Anne Elinden…

#blogfırtınası 16. gün

Haftasonu anne ve babamı ziyarete köye gittik… Hava da öyle güzeldi ki.

Köy denince akla gelebilecek ne varsa yapmaya çalıştık. Bol bol temiz hava aldık kızlarla. Hayvanlarla oynaştılar, toprakla haşır neşir oldular, dalından meyve topladılar…

Köy denince soba olmazsa olmaz, soba varsa da kestane olmazsa olmaz. Bol bol kestane pişirdik sobanın üzerinde. Çıtır çıtır çıkardığı ses, evin içine yayılan kokusu öyle güzeldi ki o kokuyu içime çekmeye, yemelere doyamadım…

Anneme ne zamandır canımın keşkek çektiğini söyledim ama keşkek bizim oralarda öyle aman bu akşam yemeğe bi Keşkek yapalım da yiyelim denilip yapılacak bir şey değildir. O bir ritüeldir. Asıl düğün yemeğidir. Düğünlerde bir gece önceden aşçılar (bu aşçılar yine köyden teyzelerdir) ocaklara buğdayı, eti, yağı, suyu koyar az ateşle tıkır tıkır sabaha kadar pişer tatları iyice birbirine geçer. Sabah da köyün delikanlıları toplanır keşkeği imece usulü döverler, et lime lime olur… Düğün yemeği dedim ama mevlütlerde, bayramlarda ve de özel misafirlere de yapılır.

Bir de annem gibi kızımın canı çekti diye de yapılır. Annem sobanın üzerine akşam koydu malzemeleri sabaha kadar tıkır tıkır pişti bizim keşkek. Sabah kalktığımızda da annem onu bir güzel dövüyordu 🙂

keskekSabah on gibi yaptığımız kahvaltıda keşkek vardı yani. Üzerine salçalı sos yaptık ooooh misss kaç tabak yedim hatırlamıyorum. Ama iyi ki yemişim bir daha ne zaman yerim belli değil. O da öyle bir yemek ki yapıldığında yemeli sonra ısıttığında ilk anda ki lezzeti alamıyorsun.  Düğünde yediğimiz keşkeklerden fazlası vardı azı yoktu. Harikaydı. Yine olsa yine yerim.

Annem ‘neden fotoğraf çekip duruyorsun sakın kardeşine gönderme canı çeker gurbet ellerde’ dedi. Ben de anne sözü dinledim göndermedim. Alt tarafı Facebook, İnstagram, Twitter ve blogta paylaştım.

Keşkeği Ege’de bir çok yerde yedim. Bazı yörelerde hafif sulu, bazı yörelerde katı oluyor bizimkisi katıya yakın ve en güzeli 🙂 (bana göre tabi). Zamanla heryerde olduğu gibi köylerde de kolayına kaçıyorlar düğün sahipleri. Çağırıyorlar köfteci, garson vs. zahmetsiz hallediyorlar düğün yemeği işini. Ama bence imece usulü yapılan Keşkek geleneği hep sürmeli…

Temiz havalı, bol gıdalı bir hafta sonu oldu bizim için, Anneevimde kendimi çok özel hissettim, nicelerine ama yanımızda kardeşim de olsun… 😉

16. Günün Konusu: Son yediğiniz yemeği tüm detaylarıyla anlatın, ağzımız sulansın.

İlgili Link : http://tamamenatiyorum.com/2013/11/30/blog-firtinasi/

İki Renkli Kurabiye – Sıcak Yuva

  kurabiye4Ben Edirne’de üniversite öğrencisiyken hemşerim olan harika bir aileyle tanışmıştım onlar beni sık sık evlerine davet eder, özlediğim sıcak aile evi hasretini gidermemi sağlarlardı. Nefis ev yemeklerini, kekleri, börekleri yerken hazır yemek yemekten bıkmış midem de bayram ederdi. O yuvada en çok ilgimi çeken mutfak  masasının üzerindeki kavanozda her daim hazır olan görüntüsüyle göz dolduran ‘iki renkli kurabiyeler’di. Vaide ablam kızı çok sevdiği için okuldan geldiğinde atıştırsın diye yaptığını söylerdi. İşte nedense içimi ısıtmıştı bu cümle o kurabiyeler…

Yıllar sonra kardeşimle yaşadığımız bekarlık günlerimizde hem kardeşim çok sevdiği için hem bir yuvanın sıcaklığını hissetmesini istediğim için sık sık yapardım bende bu kurabiyelerden. Şimdi de kendi yuvam için keyifle yapıyorum fırındayken evin içini saran koku inanılmaz mutlu ediyor beni. İşte geçmişe götüren damağımda ve hatıralarımda hoş bir tat bırakan o İki Renkli Kurabiye’nin tarifi…

İki renkli Kurabiye

Malzemeler:

175 gram tereyağı

2 adet yumurta

1,5 su bardağı tozşeker

½ çay bardağı sıvıyağ 

1 su bardağı yoğurt

2 yemek kaşığı kakao

1 adet kabartma tozu

1 adet vanilya

Yaklaşık 8 su bardağı un

Yapılışı:

Oda sıcaklığında yumuşamış tereyağını şekerle birlikte karıştıralım. Yumurtaları, yoğurdu ve sıvıyağı ilave edelim. Tekrar karıştıralım. Unun yarısını, kabartma tozunu ve vanilyayı ekleyelim. Malzemeleri yoğurmaya başlayım. Azar azar un ilavesiyle kıvamlı bir kurabiye hamuru elde edelim.

kurabiyeElde ettiğimiz hamuru ikiye bölelim. Bir parçasına kakaoyu ekleyelim. Güzelce yoğurup kakaoyu yedirelim.

Hamurları iki yağlı kâğıt arasında, merdaneyle açarsak yırtılmaz ve düzgün hamurlarımız olur.

Her iki hamuru dikdörtgen şekli verebileceğimiz uzunlukta açarak ister elimizle istersek de bıçakla yanlarını keserek dikdörtgen şekli verelim. Hamurların kalınlığı büyükçe bıçak sırtı kalınlığında olmalı.

Boyutları aynı olan her iki hamuru üst üste koyalım. Bu aşamada hangi kısmının dışına gelmesini istiyorsak onu alt kısma gelecek şekilde yerleştirelim. Ben sade hamuru alta koyuyorum.

kurabiye2Ardından tekrar hamurları merdane ile 0,5 santim kalınlığına gelecek şekilde açarak inceltelim. Dikdörtgenin uzun tarafından başlayarak rulo haline getirelim. Sardığımız ruloları yaklaşık 1 saatliğine buzdolabına koyalım.

Dolaptan çıkardığımız rulo hamurları yarım santim kalınlığında dilimleyelim. 

Yağlı kağıt serdiğimiz fırın tepsisine iki parmak aralıklarla dizelim.

Önceden 180 dereceye ayarlanıp ısıtılmış fırında, yaklaşık 10-15 dakika kadar pişirelim. Bu kurabiyeleri, kabarıp hafif sararmaya başladığında hemen fırından alın ki rengi çok kuyulaşmasın.  Tepside ılındıktan sonra servis yapabilirsiniz.

Afiyet olsun…kurabiye3

7. Ay Emeklemekten Uçuşa Geçtik

Bu satırları biricik yeğenimin yanından yazıyorum. Geçen pazar günü ilk iki çocuklu uçak yolculuğumuzu yaparak Kayseri’ye geldik. Gerçi yanımızda annem de vardı ama yine de başta çok korkmuştum sonradan Ekin bebem uyudu da rahat bir nefes aldım. Kumrimle bulutların üzerinde olmanın keyfini çıkardık ta ki inişe geçtiğimiz sırada Kumrimin çişi gelene dek…

Ekin 7 aylık bir bebe oldu. Benim minik kuzum, bebek kuzenin yanında bana bir hayli büyük geldi. Bebeklikten çıkmış ta çocuk olma yolunda ilerliyor adeta. İlerliyor derken yuvarlanmanın yanında emeklemeye başladığını da söylemem gerekir. Bu onun için hayli zorlu bir macera olsa gerek. Artık onu tutabilene aşk olsun. Yapabildiği diğer beceriler, alkış ve gel gel 🙂 söylediği şeyler de bababababa, baba değil ama dikkatinizi çekerim 🙂

Aylardır salyaları akıtıyor, ne bulsa ağzına atıyor güya damağını kaşıyor ama görünürde diş falan yok, bekliyoruz bakalım. Meriç 7 aylık olduğunda diş çıkarmıştı. 

Ek gıda olayı tam iyi gidiyor diyorum ki sabırsız Ekin emmek istiyor ve benim onun için hazırladığım yemek boşa gidiyor. Yoğurdu sevdirmek için mücadele ediyorum ama içine ne koydumsa beğendiremedim. İki günde bir günlük sütle yapıyor ve genelde kendim yiyorum 😦 Eğer açsa çorbaları, meyve püresini ve ona özel yaptığım meyveli muhallebiyi severek yiyor. 

Şu an kardeşimin evinde altı kız (annem,ben,kardeşim, Meriç, Ekin ve Ela) çok güzel zaman geçiriyoruz sayılı gün işte, tadını çıkarmaya çalışıyoruz…

Ela’nın fotoğraf albümü için bir tık.

Kahve bahane 😉

033

5. Ay Aşık oluyorum Eyvah!

Ekin’in bu ayı oldukça hareketliydi. Zaten kolları ayakları hiç durmuyordu ama bu ay daha başkalaştı bu hareketler. Ana kucağında artık bir dakika bile durmuyor hatta yere serdiğim örtüsünden bile yuvarlanıp olmayacak yerlere giriyor. Bu hareketli hallerini gören dedesi dayanamayıp yürüteç almış 🙂 Ben Meriç’te yine hediye olarak geldiği halde hiç kullanmamıştım ama sanırım Ekin’de kullanacağım. Şimdilik oturtmuyorum sadece üzerinde güzel oyuncakları var onlarla oynatıyorum. Hareketli şeylere bayılıyor bu sallanan bir ayak olsa bile. 

Oturmaya ve hatta ayağa kalkmaya çalışıyor. Bizi yanına çekmek için onu kucağa almamız için çok dil döküyor bu bazen melodik sesler şeklinde olsa da onu kucaklamamışsak bu sevimli sesler feryada dönüşüyor. Mesela şu an ben babası alsın diye beklerken sanırım babası da benim almamı bekliyor sonunda kazanan elbette Ekin oluyor 🙂

Bu ay en çok aramızdaki bağın daha da güçlendiğini hissettim.  Beni gördüğünde gülücükler atıp kollarını uzatıyor onu alacağımdan emin, onu doyuracağımdan emin. Aynı şekilde babası ve ablasına da sevgisini gülücüklerle gösteriyor. Meriç ile karşılaştırdığımda hareketli olmaları aynı ama sakinlik yönünden Ekin daha sakin ve etrafına bol gülücük atan bir bebek. Meriç’i güldürmek öyle kolay olmazdı. 

Sürekli inceleme halinde daha doğrusu keşif halinde bu halleri çok sevimli, onun farkındalığı arttıkça ilişkimiz daha güzelleşiyor. Tepkilerini keyifle izliyoruz. 

Hani bebeğimin doğumuyla içimi kaplayan sevgisi vardı ya artık o aşka dönüşüyor… 

Bu arada  az önce kazanan ben olmuştum babası almıştı Ekin’i kucağına ama sonra o meşhur cümlesini etmesi uzun sürmedi ‘Annesi acıkmış kızım’ 

Bu arada çok şükür kızımı emziriyorum ama Meriç’in yeme sorununu ek gıdaya geç başlamamıza bağladığım için Ekin’de bu geçişte zorlanmamak amacıyla ek gıdaya geçişe alıştırma turları yapmaya başladık. Doktorumuz da bu konuda bizi destekleyici bir yol gösterdi buna çok sevindim. Açıkçası desteklemese de başlayacaktım biliyorum biliyorum örnek blog olarak  gösterilmem zor ama beni iştahsız çocuğa sahip olan annelerin iyi anlayacağını düşünüyorum. Ekin şu anda çok istekli görünüyor yemek masasında bizim yediklerimizle çok ilgili ve ona verdiğim alıştırma yiyecekleriyle de öyle.

Çok şükür bu ay kilosunu hem doktorumuz hem aile hekimi hemşiremiz beğendi ayrıca rota virüs aşısının ikincisini yaptırdık.  Bu maalesef devletin karşılamadığı bir aşı ve ağızdan yapılıyor bu yüzden gayet rahattım aşı odasında bu kez. Demek ki parayı basınca acı da olmuyor 😀 

İşte böyle güzel bir ayı daha geride bıraktık… 

(Bir gece vakti ben sanırım sızmışım ya da sızmak üzereyim o hala kitabı inceliyor)

Resim 1208    

Süt ve Ürünleri…

Her şey sütçünün kapıyı çalmasıyla başladı…

Tam da bu pastorize süt mü, kapı sütü mü tartışmalarının gündemde olduğu zamanlardı. Baktım annem ne derse haklı çıkıyor, ne gibi işlemlerden geçtiği, nasıl şartlardan bize ulaştığı belli olmayan pastörize sütü bir kenara bırakıp nereden geldiği belli olan kapı sütünü almaya karar vermiştim. Yani inekten bize sahibi aracılığıyla ulaşan sütten yana kullanmıştım ben o ara kararımı. Dolayısıyla tam da o sırada kapıda beliriveren sütçüyü görünce pek bir sevindim nerdeyse adama sarılıcam seni Allah gönderdi diye. Çünkü yan komşum bu sütçüye çok güveniyor, nerden geldiğini falan biliyor, içim nedense rahat. O günlerde iştahla kilolarca süt aldım.

Birgün sohbet esnasında Gıda Mühendisi olan arkadaşım Serar’a danıştım ben bu kararımı. O iyi bir marka pastörize süt kullanmamdan yanaydı. Üstelik daha önce bu iyi markalardan birinde çalışıp ortamını görmüş, güvenmiş ki bana tavsiye ediyordu. Çok mantıklı geldi. Sütçü sonra yine kapımı çaldığında ilk gördüğüm zamanki sevinçli halimden eser yoktu. Teşekkür edip almayacağımı söyledim gerisin geri gönderdim adamı. Artık sütü pastörize kutu da, yoğurdu da hazır alıyordum.

Ne olduysa ben doğum iznimde evde kaldığım zaman da oldu. İçimdeki ev kadını meğer dışarı çıkmayı dört gözle bekleyip dururmuş. Yan komşumu süt alırken gördüm, bende alayım iki kilo dedim. Aldığım sütü yoğurt yaptım. Ve ev halkı benim yaptığım yoğurdu çok beğenince bundan sonra yoğurdumuzu kendim yapmaya karar verdim. Sütçü de bu yeniden dönüşümü yadırgamadı, sağolsun. En son geldiğinde biraz abarttım fazla süt aldım. Hep kafamda olan bir peynir tarifi vardı. Onu denemek istedim. Tarif şöyle:

1 Kilo süt

2 diş sarımsak

1 limonun suyu

2 çay kaşığı tuz

1 tatlı kaşığı çörek otu

Sütü kaynatıp, içine limon suyunu, tuzu, ince rendelenmiş sarımsağı ve çörek otunu ilave ediyoruz. Süt kesilip topak oluşmaya başladığında 10 dakika kadar bekletip tülbentin içine alıyoruz ve iyice süzülmesi için yüksekçe bir yere asıyoruz. (ben mutfak dolabının kapağına astım altına bir  kase koydum.) İşte bu kadar akşam yaptım sabah hazırdı. Bu arada asıl tarifte sarımsak tozu yazıyordu. Ben hazır tozları tercih etmediğimden sarımsak kullandım. Pek ağız tadımıza göre değildi sanırım sarımsağın yoğun hissedilmesinden.  Ama kendi peynirim olduğundan yedim yedirdim. Bir daha ki sefere farklı yaparım olur biter.

Sonra Süzme yoğurt yaptım. Hep annem yapar gönderirdi öyle kolay ki neden kendim yapmayayım dedim. Sonuç harika oldu.

Onu da şöyle yaptım: akşam 2 kilo (kendi yaptığım) yoğurdu tülbentin içine aldım, süzgünün içine koyup sabaha kadar bekledim. Sabah kahvaltıda bir kase içine koydum, üzerine zeytinyağı gezdirip, pul biber ve kekik koyup afiyetle yedim 🙂

İnsanın böyle büyüklerinden gördüğü şeyleri yapması ayrı mutlu ediyor. Aslında bütün sevincim ondan. Ve çok iyi biliyorum artık bunları yapmak için makinaların olduğunu. Almayı çok da düşündüm ama daha önce alıp da kullanmadığım bir sürü ıvır zıvırın yanında yerini alacakları kaygısıyla almaktan vazgeçtim. Ki gerekte yok bence ya da siz bilirsiniz 🙂

Afiyet şifa olsun…

sütlü

Akyaka’da Bir Huzurlu Tatil – 2

Geçen yazımda kocamın plansız programsız tatil fikrine katılırmış gibi görünüp, el altından nerelerde kalınır, nerelere geziler yapılmalı, kalınacak yerler vs. araştırdığımı parantez içinde söylemiştim.

Onun benim hain planlarımı anlaması çok uzun sürmedi tabi 🙂

Öncelikle dün de bahsettiğim Kadın Azmağı, Akyaka’nın en meşhur yerlerinden biri şanslıydık ki apartımız tam da Azmak manzaralıydı. Okaliptus ağaçlarının gölgesinde akşamları oturup bir yandan doğal yolla serinleyip bir yandan dere de gezen tekneleri, kazları, yüzen cengaverleri izlemek, manzaranın güzelliğini hafızama ve fotoğraf makinamın hafızasına işlemek çok zevkliydi.

Madem yüzemiyoruz biz de Azmakta tekne turu yaparız diyerek (bu gitmeden önce zaten araştırdığım bir geziydi) gayet uygun fiyata tekne bulduk. Tekne de bildiğiniz küçük balıkçı teknesi.  Ben gittim teknenin en başına oturdum fotoğraf çekeceğim ya,  ama en güzel fotoğraflar bende olmalı bencilliğiyle yaptığım bu hareket maalesef hüsranla sonuçlandı. O tekne döndü döndü ben kıç tarafında kaldım iyi mi? Fotoğraf çekimlerinde her karemde bir koca kafa, el, ayak o da olmadı başkasının uzattığı fotoğraf makinası oldu, benim fotoğraflar da fiyasko oldu tabi. Neyse siz siz olun fotoğraf çekecekseniz teknenin başı sonu nerede iyice hesap edin de oturun. Fotoğraflar fiyasko olsa da 40-45 dakika süren mini tekne turu gayet güzeldi. Derenin içinde küçüklü büyüklü balık grupları bi sağa bir sola kaçışıyordu ve pırıl pırıl  suyun içinde adeta  yemyeşil bir orman vardı. Nereye bakacağımızı şaşırarak, adeta kocaman bir akvaryum izler gibi  şölen yaşadık.

Azmağın suyu yat teknelerinin olduğu yerlerde denize karışıyor denize girdiğinizde de zaten kimi yerlerde soğuk kimi yerlerde ılık olarak bunu hissedebiliyorsunuz ki başlarda bir şok etkisi yapıyor 🙂 

Asıl tekne turu için İzmir’den gelecek arkadaşlarımızı bekledik. Onlar geldiklerinde güzel bir tekne ayarladık tabi yine sihirli kelime ‘huzur’ idi. Çünkü gözlemledik ki çok büyük olan teknelerde bangır bangır müzik yayını yapıldığı gibi kalabalıkta balık istifi gezi hele ki çocukla işkence gibi oluyor. Neyse ki biz çok güzel bir tekne bulduk. Oldukça konforluydu. Yolcu sayısını 15-20 kişiyle sınırlı tutan kaptanımız öncelikli olarak yolcuların rahatını düşünmüş gibiydi. Kimse sıcakta kalmadı bi kere. Güneşlenmek isteyenler için teknenin üst kısmını ayırmışlar, uyuyan, uyumak isteyen çocuklar ve teknedeki tek hamiş olan benim için kamaralarını kullanabileceğimizi bile söylediler. Müzik yoktu, doğanın, çocuklarımızın sesi bize yetti de arttı bile 🙂 Kocaman gezi teknelerinin iki katı ücret ödesek te giderseniz bizim gibi daha küçük, kalabalık olmayan teknelerle daha çok tadını çıkaracağınızı bilmenizi isterim.

Sanırım altı koya gitti teknemiz, isimlerini kesin olarak hatırlamamakla birlikte hepsinin birbirinden güzel olduğunu söylemeliyim. Ülkemizde ki her güzel koydan birine verilen isim gibi koylardan birinin adı Akvaryum Koyu idi, biri Lacivert Koy, Yer altı mağaralarının olduğu başka güzel bir koy ve beni geçen sefer gittiğimde kendine aşık eden, oradaki gibi kumu, denizin rengini başka bir yerde görmediğim için asla unutamadığım, dillere destan aşk hikayesiyle de ilgi gören Cleopatra (Sedir) Adası aklıma gelenler. Akyaka’ya gittiğinizde bir gününüzü bu tekne gezisine ayırmalısınız ve tertemiz denizde yüzmek gibisi yok. Tekne turunda Meriç’te çok eğlendi, her koyda attı kendini denize, son kişi kalana kadar da çıkmadı tekneye. Arkadaşları da yanında olunca keyifliydi her şey onun için. Bir ara teknenin dümenini bile geçirdi.  

Marmaris gezimizden zaten geçen yazımda bahsetmiştim. Öyle bir akşam üstü çıkıverdiğimiz ama bir an önce Akyaka’mıza dönmek için çabaladığımız bir gezi olmuştu. Marmaris’in merkezinden çok civarını gezmeyi sevmişizdir hep. Denizi, yeşili, mis gibi havasıyla eşsiz güzelliklere sahiptir Marmaris. Ama gece en azından bizim için çok gürültülü, kalabalık ve bunaltıcı idi kusura bakma Emmoğlu 🙂

Son günümüzde yine benim gitmeden önce araştırdığım iş yerinden arkadaşlarımın da gidip beğenmesi ile listeye eklediğim yer olan Beyobası – Yuvarlakçay’a gittik. Bu kez Muğla’da yaşayan teyze kızımı da aldık aramıza, o da benim gibi hamile,  üstelik aramızda iki hafta falan var.

Beyobası, Akyaka’ya 30-40 dk mesafede Muğla Fethiye yolu üzerinde bir köy. Beyobası tabelasından saptıktan sonra girdiğimiz dar, toprak yol pek de güzel değildi ve açıkcası o kadar kişiyi sürüklediğim için neredeyse suçluluk duymaya başlıyordum ki hedeflediğimiz yere gelince, eşimin, arkadaş, çocuk ve akrabalarımın yüzündeki mutluluğu görünce rahat bir nefes aldım. ‘O kadar yolu geldiğimize değdi’ dediklerinde ben daha çok mutlu oldum. Bildiğiniz köy burası ama orayı farklı ve özel kılan Yuvarlakçay. Otuz bin dönümlük araziyi besleyen, çevre halkının göz bebeği olan bir dere. Biz de bu derenin olanca haşmetiyle içinden geçtiği bir tesise girdik. Bir de ne görelim orası başka bir alem ve elin turisti çoktan keşfetmiş de keyfini çıkarıyor. Doğal klimalı bir mekan, öyle serin öyle güzel ki, hemen şelale manzaralı bir köşe bulup kurulduk. Ayaklarımızı suya sokup çıkarmamız bir oluyor soğuktan. 

Büyüklere kiremitte alabalık, çocuklara kiremitte köfte söyledik. Deniz balığının yeri  yasak olmasına rağmen ayrıdır benim için ama burada yediğim alabalıkta oldukça lezzetliydi. Kendimi öyle kaptırmışım ki balığı silip süpürdükten sonra balığın tabakta kalan yağını ekmeğe bana bana yerken buldum kendimi 🙂 

Civarda dolaşıp fotoğraf çekmek istedim ama çaydan uzaklaştıkça hava öyle çok değişiyordu ki sıcakta hiç iyi bir fikir olmadığını görüp, bi kaç börtü böcek çektikten sonra Beyobasından ayrıldık. Arkadaşlarımızla Akyaka’da vedalaştık, ne yalan söyliyeyim asıl zoru Akyaka’dan vedalaşmaktı. Akyaka için bir hafta iyi bir süre aslında, daha uzun olsa belki sıkıcı gelirdi ne var ki şu anda yazmak yerine yeniden oraları yaşamak isterdim. 

Biz Muğla’ya doğru devam ederken eşimin merakıyla girdiğimiz yeni bir sapakta Seyirtepe oldu. Eşim seçti diye demiyorum tek güzel yanı Akyaka ve civarına son kez tepeden bakmaktı. Yürüyüş yolu kamelyalar falan yapılmış ama öylece de bırakılmış, terkedilmiş bir görünümü vardı. Tırsmadım desem yalan olur. Ama duyduk ki buralarda kamp kurup, doğa yürüyüşü yapılıyormuş. Sanırım baharda falan yapıyorlardır. Biz almayalım dedik ve Teyze kızını evine bıraktıktan sonra Çine’de bir gözleme molası verip İzmir’e, evimize doğru durmaksızın yol aldık.

Eve vardığımızda da insanın evi gibisi yok dedik tabi 🙂

Zebra Kek

Hafta sonu ne zamandır aklımda olan daha çok görüntüsü ile beni cezbeden Zebra Kek’i yaptım. Tarifi hangi yemek içmek sitesinden aldığımı hatırlamıyorum benim yemek tarifleri klasörümden diyeyim de havam olsun 🙂 her ne kadar milyon tane sitenin tariflerinden oluşan bir klasör olsa da.

Zebra Kek

Malzemeler : 

4 adet yumurta
1 su bardağı şeker
1 su bardağı süt
1 su bardağı sıvı yağ
2 su bardağı un
1 paket kabartma tozu
1 paket vanilya
2 yemek kaşığı kakao

Yapılışı : Yumurta ve şekeri beyazlayana kadar çırpın. Daha sonra süt, sıvıyağ, un, kabartma tozu ve vanilyayı ekleyerek karıştırmaya devam edin. Kek hamurunu oluşturun. Hazırladığınız hamuru iki eşit parçaya bölün ve ayırdığınız hamurlardan birine kakaoyu ekleyin. Yaklaşık 22-23cm çapındaki yağlanmış yuvarlak tepsinin tam ortasına hamurlardan sırayla 3 er yemek kaşığını dökün(yani 3 yemek kaşığı kakaolu, 3 yemek kaşığı vanilyalı). Bu işlemi yaparken ara vermeyinve yayılmasını beklemeyin siz koydukça kendisi yayılacaktır.  Daha önceden ısıtılmış fırında 160 derecede keki pişirin.

Ben biraz acele edip kakaolu ve sade hamuru iki eşit parçaya bölmek için uğraşmadım göz kararı yaptım ama tutturamadım. Sade kısmı ortada geniş yer tuttu bu yüzden, siz eşit ayırın 🙂 Ben de ortasına fotoğraftaki gibi şekil yaptım eşim ve benim baş harflerimizle 🙂 Tadı da bizim ev halkı tarafından beğenildi ben de azıcık tadına bakabildim malum o da yasaklı listesinde.

(altta da yeni bir zebra kek denemesi fotoğrafımı ekledim bu kez daha ölçülü, daha sanatsal icra ettim :))

 

Yaşasın yemek içmek!

Evde kaldığım o bir hafta da mutfakta keyifli zaman geçirdim. Meriç’in komşularımızla kutladığımız doğum günü için pasta, poaça, mercimek köftesi yaptım. Tariflerini çeşitli sitelerden almıştım ve sürekli yaptığım beni yanıltmayan tarifler olduğu için zorlanmadım. 

Benim en çok hoşuma giden ilk kez denediğim Gül şerbetiydi. Çok basit bir tarifi var. Tesadüfen bir arkadaşımdan duyup yaptığım, herkesin de pek beğendiği bir içecek oldu. Komşularım çocukluk günlerinde annelerinin yaptığı tadı aldıklarını söylediğinde ise çok mutlu oldum. Bu ara ne varsa eskilere olan özlemimden olsa gerek anne, anneanne, babanne tadını aldığım şeyleri çok önemsiyorum. Ve benim gibi bunu önemseyen insanlara ikram ettiğimde daha da keyif alıyorum.

Hazır olan şeylerden uzak durmak için elimden geleni yapıyorum. Mesela hazır meyve sularındansa sık sık limonata yapıyorum. Geçtiğimiz hafta da http://www.portakalagaci.com’dan portakal suyuyla yapılan limona tarifi aldım. Nefis oldu nefis.

Önce Gül Şerbetini nasıl yaptığımı anlatayım, öncelikle belirteyim ki ne tarifi aldığım kişi ölçü verdi ne ben ölçü bildireceğim tamamen göz kararı olayını devreye sokuyoruz. Efeniim ben annemin bahçesinden topladığım taze gülün taç yapraklarını toplayıp güzelce yıkadım. Şehirdeki güllerden yapmış olsaydım sanırım sirkeli suda bekletirdim. Biraz limontuzu, gül yaprakları ve suyu kavanozlara pay ettim. Kavanozların kapaklarını sıkıca kapayıp, güneşte üç gün dinlendirdim. Sonrasında kavanozdaki suyun rengi gülün rengine döndü bu görüntü için bile değerdi 🙂 Son işlem olarak şerbeti süzüp, içine damak tadımıza göre şeker  katarak, soğuması için dolaba koydum.

Görüntü şöyle bişi oldu 🙂

Portakal Ağacından aldığım Portakallı Limonata için de tarif şöyle:

Portakallı Limonata:

Malzemeler:

  • 4,5 su bardağı su
  • 1 su bardağı toz şeker
  • 1 su bardağından 2 parmak eksik taze sıkılmış limon suyu
  • 1 su bardağından 2 parmak eksik taze sıkılmış portakal suyu
  • 2 tatlı kaşığı limon kabuğu rendesi
  • 1 tatlı kaşığı portakal kabuğu rendesi
  • buz kalıpları
  • limon dilimleri

Hazırlanması:

  1. Derin bir cezvede 1,5 su bardağı suyu ve 1 su bardağı şekeri kaynatın. Kaynamaya başlayınca altını kısıp 10 dakika daha kaynamaya bırakın. Daha sonra altını kapatıp ılınmasını bekleyin. Ilınınca sürahiye alıp limon ve portakal suları ile kabuklarını ekleyin. Buzdolabında 1 saat soğutup ardından kalan suyu ilave edin. Buz kalıpları ve dilerseniz limon dilimleri ile servis yapın.

Ben bu tarifle yaptığım limonatamın fotoğrafını iki kez yapmış olmama rağmen çekemedim, daha önce  sade limonla yaptığım limonatamın fotoğrafını ekliyorum.

Serar’la Çiçekliköy Kahvaltısı

Haftasonu yine herşey çok güzeldi. Fotoğrafın bana kazandırdığı güzel dostlardan biri olan Serar’la hep bir plan yapmak istiyor ama onun iş seyahatlerinden fırsat bulup bu planları gerçekleştiremiyorduk. Japonya, Kanada, Çin derken neyse ki yuvaya döndü de Çinden Çiçekliköye geçtik. Onun enerjisine hayranım ben çiçekliköye gidip gelip yorulduğumu söylerken o hep havada uçan bir kuş adeta 🙂 Sabah dokuzda Kumri ve beni evimizden aldı.

İnternetten bir kaç yer bakmıştık ama kesinleştirmemiştik. Oraya gidip dolaştık bir yerde karar kıldık kahvaltı için. Güzel de bir yerdi. Hani ben şehrin ortasında kurulan köy kahvaltısı adını verdikleri şeyi sevmiyorum ya işte burası gerçek köy idi. Kiraz bahçesini bozup kahvaltı salonu yapmışlar, bolca kiraz ağaçları olan bir yer, bahçesinde ördekler dolaşıyor, arılar masamızdaki ballara saldırıyor falan. Karşıda manzaramız ise oldukça iç açıcıydı çam ağaçlarıyla çevrili bir dağ, altında dere…

Herşey böyle güzelken kahvaltıyı pek beğenmemiş olmamız enterandı tabi, Çünkü gerçek köy de köy kahvaltısı değildi servis ettikleri. Ama Serar da bende bulunduğumuz ortamdan keyif almaya çalışan insanlar olduğumuzdan bunu sorun etmektense eğlenceli hale getirdik. Kumri zaten eğlenmeye dünden hazır. Parkında oynayıp, ağaçlarından kiraz topladı. Gitme vakti gelince gitmek istemedi Kumricik. Serar yine bizi evimize bırakıp giderken Kumri bu kez de Serar’dan ayrılmak istemedi. Serarcımla yakında yine güzel bir buluşma yapacağız zira tadı damağımızda kaldı.

Biz eve gelip bi kaç eşya alıp bu kez kumrinin babasıyla Bayındır yollarına düştük. Orada sağanak yağmurla karşılandık ama sonrasında güzel bir tatil geçirdik. Annemlerim kiraz bahçesine gittik ki kesinlikle daha güzeldi. Ben bahçeyi öylesine güzel görmeyi beklemediğimden fotoğraf makinasız çıkmıştım yola ama maalesef pişman oldum, oysa sizin de görmenizi isterdim bahçemizi. Kiraz toplamaya doyamadık, kendimize, komşularımıza, iş arkadaşlarımıza derken epeyce topladık. Kumri bu kez de köyden dönmek istemedi ‘biraz tatil yapayım diyorum da’ dedi bize 🙂

 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

 

Yeşil Kivi’den Mahlepli Kurabiye

Yeşilkivi severek takip ettiğim bir yemek sitesi. Yemek sitelerini takip ederken en çok önem verdiğim şey site sahibinin denediği tarifler olması. Önce sen ye sana bişi olmazsa ben yerim mantığı sanırım 😛

Mahlepli kurabiye hep yapmak istediğim bir tarifti, aylar öncesi mahlepimi aldım ama bi türlü yapamamıştım. Komşumun oğlunun doğum günü partisine ne yapsak diye düşünürken aklıma geliveren tarifi sonuç çok güzel olduğu için sizlerle paylaşmak istedim. Kalabalık misafirler için ideal.

Malzemeler ve tarif aşağıdaki gibi. Ben susamım bitince geri kalanını çörekotuyla yapmaya karar verdim ve çörek otuyla yaptıklarımın içine pul acı biber koyup hamuru tekrar karıştırdım.  Ve bu haliyle de çok güzel oldu o yüzden acı ile aranız iyiyse tavsiye ediyorum. 

Tarifin orjinali burda.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Malzemeler:

  • 250 gr tereyağı yada margarin (oda ısısında yumuşamış)
  • 1 çay bardağı zeytinyağı
  • 2 yumurta (sarısı içine, akı dışına)
  • yarım kahve fincanı sirke
  • yarım çay bardağı şeker
  • 2 yemek kaşığı yoğurt
  • 1 paket kabartma tozu
  • tatlı kaşığı tuz
  • 2 tatlı kaşığı mahlep
  • 6 su bardağı un
  • 1 kase susam
  • Acılı kurabiyeler için istediğiniz kadar pul acı ve çörek otu

Yapılışı:

  1. Un, susam ve yumurta akı hariç tüm malzemeyi iyice karıştırın.
  2. Unu karışıma bardak bardak ekleyerek yumuşak ve ele yapışmayan bir hamur hazırlayın.
  3. Hamurun üzerini streç filmle kapatarak 15 dakika buzdolabında dinlendirin.
  4. Hamurdan irice parçalar kopartın, biraz yoğurun ve oklava kalınlığında rulolar yapın.
  5. Ruloları 2 cm uzunluğunda verev kesin.
  6. Kurabiyeleri önce çırpılmış yumurta akına ardından susama batırıp yağlı kağıt serdiğiniz tepsiye dizin.
  7. 180 dereceli önceden ısınmış fırında üzerleri kızarana dek pişirin

Afiyet olsun!