Senenin En Güzel Zamanları Bunlar

Senede birkaç günü beraber geçirmek için özlem biriktirdik, hasret biriktirdik… Sonra ‘senenin hangi zamanı buluşalım’ diye konuşmaya başlayınca heyecan sardı içimizi. Ev sahibi olmak ayrı heyecan, planı yapan bendim bu sefer… O birkaç günü unutulmaz kılmak, bir yılın acısını en güzel şekilde çıkartmak istiyoruz hepimiz.

Planı yaparken daha çok önceden bizim keşfettiğimiz en güzel yerleri onlarla beraber gezmek oralara dostluğumuzun izini bırakmak istiyorum… Onlarsız yarım gezmişiz gibi tamamlamak istiyorum hatıraları…

Gündüzleri gezerek çocuklarımızı eşlerimizi de katarak eğlenip gezerken geceleri de onlar uyurken kendimize ayırdık tüm zamanı sabaha az kala uyuduk hiç istemeyerek, hiç doyamayarak birbirimize…

Her şeyden konuştuk, çocuklardan, eşlerden, üniversite yıllarımızdan… Bitmesin istedik ama kum saatinin kumları gibi geçiyordu hain zaman…

Yine nasıl geçti anlamadık, yine tadı damağımızda kaldı… Bir sonraki buluşmayı özlemle bekliyorum şimdiden…
30 Nisan gecesi gelen misafirlerimle 1 Mayıs Cuma günü Nazarköy’e gittik. Daha önce yazmıştım burayı pek bi değişiklik yok en önemli değişiklik kapanan birçok boncuk atölyesi… Önceki yazımı okumak için bir tık buraya

2 Mayıs Cumartesi günü en çok gitmek istediğim Urla Enginar Festivaline maalesef gidemedim. Nedeni aşırı kalabalıktan sıkılan kocalar ve aşırı kalabalıkta baş etmekte zorlanacağımız bebelerimiz. Urla’nın içine girdik festival alanını gördük ve kaçtık… Ama Balıklıova – Mordoğan – Karaburun turu yaptık. Daha önce gitmiştim yazmıştım bir şeyler isterseniz burayı bi tıklayın.

3 Mayıs için de planlarım olmasına rağmen dostlarım o gün öğleden sonra dönecekleri için evde zaman geçirmeyi tercih ettik.

En çok fotoğraf makinemi kullandığım zamanlar bunlar…

Bekle ki geçsin şimdi bir sene…

Üniversite arkadaşlarımla daha önceki geleneksel buluşmalarımızdan diğer yazılar…

1- https://sukriyekorkmaz.wordpress.com/2011/12/21/dostluk-guzel-sey/

2- https://sukriyekorkmaz.wordpress.com/2012/06/19/dostluk-guzel-sey-2/

3- https://sukriyekorkmaz.wordpress.com/2012/06/19/dostluk-guzel-sey-2/

 

 

 

Mahalle baskısı ve @drerolkose

Ekin benim çok şükür ikinci bebeğim. İlkinde yani Meriç’te; deneme yanılma netten, kitaplardan, anadan, konudan komşudan duyduklarım gördüklerimle  güzel bir çocuk yetiştirmişim çok şükür sonuç ortada (anne burada yavrusunu şahin görüyor olabilir). Şimdi diyorum biraz rahat bırakılmayı haketmemiş miyim ben? Yoook nerde. Geçen güneşli bir kış günü Ekin’i kendimce gayet güzel giydirip üstüne tulumunu çektim belki abarttım bile çünkü kız rahat hareket edemiyor tulumun içinde kapıyı çektim dış kapıdan adımımı atacağım ki komşu teyze yakaladı beni: ‘Aaaaa kızım o çocuk öyle dışarı çıkarılır mı? soğuk hava, daha çok küçük o, al al al bunu sar çocuğa üşütürsün Allah korusun’ diyerek resmen beni azarladı ve verdi torununun battaniyesini, sardı da bir güzel yolladı beni dışarı. Birşeycik diyemedim kuzu kuzu iyice lahanaya dönmüş bebemle çıktım dışarı.

Yine günlerden mahalle baskısı günü uykusuz bir geceden çıkmışım Ekin’in mızmızlığı üstünde hiç ağlamadığı kadar ağlıyor ona üzülüyorum, emzirmekten helak düşmüşüm komşular toplanmış çaylarımızı içiyoruz birisi yine ‘senin sütün yetmiyor mamaya başla’ demesin mi? dedi. Tepem attı valla, kırmak hiç istemediğim biri üstelik, sadece ‘doktor sütümün yettiğini söylüyor, kilosu ayına göre iyiymiş’ dedim. ‘sen yine de ver mama bakma doktorlara’ dedi.  Aman ne uzatıcam klasik mahalle teyzesi klasik mahalle baskısı işte dedim geçtim.

İzmir’de bugünlerde bahar değil resmen yaz havası haliyle evden aşırı aşırı sıkılmış olan ben çocuklarla parka çıkmaya can atıyorum. Bu parkta geçirdiğimiz zaman dilimi önce çocuklara sonra bana çok iyi geliyor. Ama bu parklar havaların da güzelleşmesiyle o mahalle baskısını en şiddetli şekliyle yapacak potansiyel mevcut olan  mahalle teyzeleriyle dolu. Parka adım atmadan önce tüm bildiğim duaları okuyorum.  Ama ne fayda kendi çocuğu kumla banyo yapıyor görmüyor da benim bebeye gelince ‘biraz rüzgar mı var dokunur mu bebeğe’ ya da ‘hava bugün çok sıcak terlemesin üstündekilerle’ ya da ‘sizinki de maşallah hiç durmuyor ne çok tırmandı, koşturdu terlemiştir, havlu var mı yanında sırtına koysan’ (Meriç için diyor- 5,5 yaşında) Hepi topu belki bir saat kalıyorum ama yeminlen burnumdan geliyor. Bir rahatla teyze bırak  o havluyu elinden usulca, tadını çıkar şu caanım İzmir güneşinin ve lütfen çevrendeki taze annenin de üzerinden elini çek.  

Ben sesimi çıkartmıyorum ama bir sor neden? Hemen söyleyeyim, çünkü ben köyde doğdum büyüdüm bu mahalle baskısı ne ki ben baskının alasını yaşamışım üniversiteye gidip de oradan ayrılana kadar. Okuyan kız iki tane olunca köyde haliyle bütün gözler bizim üzerimizde olurdu, oturmamız, kalkmamız, giyinmemiz, saçımız başımız hep olay.  Şimdi Erol Köse nasıl bir ünlünün üzerine gidip onu ünlü olduğuna değil doğduğuna pişman ediyor hah işte tam da öyle bir baskı vardı üzerimizde diyeyim siz anlayın. Ne yapsaydım sayın köy halkım okula şalvarla mı gitseydim? He şimdi konuşması kolay o zamanlar her duyduğuma salya sümük ağlar ‘ biz sadece arkadaşız, insan arkadaşıyla bir Tire sandviçi de mi yiyemiyecek’ diye de zırlardım. 

Ne günlerdi be! Zaten beni bir anneler bir de Erol Köse’nin gazabına uğramış ünlüler anlar 🙂

İçses ‘Ben kendimi nasıl bir yere koydum ya amman yazdım gitti’ 

merianne

Karaburun ve Nergisler – sene 2009 falan 🙂

Akyaka’da Bir Huzurlu Tatil – 2

Geçen yazımda kocamın plansız programsız tatil fikrine katılırmış gibi görünüp, el altından nerelerde kalınır, nerelere geziler yapılmalı, kalınacak yerler vs. araştırdığımı parantez içinde söylemiştim.

Onun benim hain planlarımı anlaması çok uzun sürmedi tabi 🙂

Öncelikle dün de bahsettiğim Kadın Azmağı, Akyaka’nın en meşhur yerlerinden biri şanslıydık ki apartımız tam da Azmak manzaralıydı. Okaliptus ağaçlarının gölgesinde akşamları oturup bir yandan doğal yolla serinleyip bir yandan dere de gezen tekneleri, kazları, yüzen cengaverleri izlemek, manzaranın güzelliğini hafızama ve fotoğraf makinamın hafızasına işlemek çok zevkliydi.

Madem yüzemiyoruz biz de Azmakta tekne turu yaparız diyerek (bu gitmeden önce zaten araştırdığım bir geziydi) gayet uygun fiyata tekne bulduk. Tekne de bildiğiniz küçük balıkçı teknesi.  Ben gittim teknenin en başına oturdum fotoğraf çekeceğim ya,  ama en güzel fotoğraflar bende olmalı bencilliğiyle yaptığım bu hareket maalesef hüsranla sonuçlandı. O tekne döndü döndü ben kıç tarafında kaldım iyi mi? Fotoğraf çekimlerinde her karemde bir koca kafa, el, ayak o da olmadı başkasının uzattığı fotoğraf makinası oldu, benim fotoğraflar da fiyasko oldu tabi. Neyse siz siz olun fotoğraf çekecekseniz teknenin başı sonu nerede iyice hesap edin de oturun. Fotoğraflar fiyasko olsa da 40-45 dakika süren mini tekne turu gayet güzeldi. Derenin içinde küçüklü büyüklü balık grupları bi sağa bir sola kaçışıyordu ve pırıl pırıl  suyun içinde adeta  yemyeşil bir orman vardı. Nereye bakacağımızı şaşırarak, adeta kocaman bir akvaryum izler gibi  şölen yaşadık.

Azmağın suyu yat teknelerinin olduğu yerlerde denize karışıyor denize girdiğinizde de zaten kimi yerlerde soğuk kimi yerlerde ılık olarak bunu hissedebiliyorsunuz ki başlarda bir şok etkisi yapıyor 🙂 

Asıl tekne turu için İzmir’den gelecek arkadaşlarımızı bekledik. Onlar geldiklerinde güzel bir tekne ayarladık tabi yine sihirli kelime ‘huzur’ idi. Çünkü gözlemledik ki çok büyük olan teknelerde bangır bangır müzik yayını yapıldığı gibi kalabalıkta balık istifi gezi hele ki çocukla işkence gibi oluyor. Neyse ki biz çok güzel bir tekne bulduk. Oldukça konforluydu. Yolcu sayısını 15-20 kişiyle sınırlı tutan kaptanımız öncelikli olarak yolcuların rahatını düşünmüş gibiydi. Kimse sıcakta kalmadı bi kere. Güneşlenmek isteyenler için teknenin üst kısmını ayırmışlar, uyuyan, uyumak isteyen çocuklar ve teknedeki tek hamiş olan benim için kamaralarını kullanabileceğimizi bile söylediler. Müzik yoktu, doğanın, çocuklarımızın sesi bize yetti de arttı bile 🙂 Kocaman gezi teknelerinin iki katı ücret ödesek te giderseniz bizim gibi daha küçük, kalabalık olmayan teknelerle daha çok tadını çıkaracağınızı bilmenizi isterim.

Sanırım altı koya gitti teknemiz, isimlerini kesin olarak hatırlamamakla birlikte hepsinin birbirinden güzel olduğunu söylemeliyim. Ülkemizde ki her güzel koydan birine verilen isim gibi koylardan birinin adı Akvaryum Koyu idi, biri Lacivert Koy, Yer altı mağaralarının olduğu başka güzel bir koy ve beni geçen sefer gittiğimde kendine aşık eden, oradaki gibi kumu, denizin rengini başka bir yerde görmediğim için asla unutamadığım, dillere destan aşk hikayesiyle de ilgi gören Cleopatra (Sedir) Adası aklıma gelenler. Akyaka’ya gittiğinizde bir gününüzü bu tekne gezisine ayırmalısınız ve tertemiz denizde yüzmek gibisi yok. Tekne turunda Meriç’te çok eğlendi, her koyda attı kendini denize, son kişi kalana kadar da çıkmadı tekneye. Arkadaşları da yanında olunca keyifliydi her şey onun için. Bir ara teknenin dümenini bile geçirdi.  

Marmaris gezimizden zaten geçen yazımda bahsetmiştim. Öyle bir akşam üstü çıkıverdiğimiz ama bir an önce Akyaka’mıza dönmek için çabaladığımız bir gezi olmuştu. Marmaris’in merkezinden çok civarını gezmeyi sevmişizdir hep. Denizi, yeşili, mis gibi havasıyla eşsiz güzelliklere sahiptir Marmaris. Ama gece en azından bizim için çok gürültülü, kalabalık ve bunaltıcı idi kusura bakma Emmoğlu 🙂

Son günümüzde yine benim gitmeden önce araştırdığım iş yerinden arkadaşlarımın da gidip beğenmesi ile listeye eklediğim yer olan Beyobası – Yuvarlakçay’a gittik. Bu kez Muğla’da yaşayan teyze kızımı da aldık aramıza, o da benim gibi hamile,  üstelik aramızda iki hafta falan var.

Beyobası, Akyaka’ya 30-40 dk mesafede Muğla Fethiye yolu üzerinde bir köy. Beyobası tabelasından saptıktan sonra girdiğimiz dar, toprak yol pek de güzel değildi ve açıkcası o kadar kişiyi sürüklediğim için neredeyse suçluluk duymaya başlıyordum ki hedeflediğimiz yere gelince, eşimin, arkadaş, çocuk ve akrabalarımın yüzündeki mutluluğu görünce rahat bir nefes aldım. ‘O kadar yolu geldiğimize değdi’ dediklerinde ben daha çok mutlu oldum. Bildiğiniz köy burası ama orayı farklı ve özel kılan Yuvarlakçay. Otuz bin dönümlük araziyi besleyen, çevre halkının göz bebeği olan bir dere. Biz de bu derenin olanca haşmetiyle içinden geçtiği bir tesise girdik. Bir de ne görelim orası başka bir alem ve elin turisti çoktan keşfetmiş de keyfini çıkarıyor. Doğal klimalı bir mekan, öyle serin öyle güzel ki, hemen şelale manzaralı bir köşe bulup kurulduk. Ayaklarımızı suya sokup çıkarmamız bir oluyor soğuktan. 

Büyüklere kiremitte alabalık, çocuklara kiremitte köfte söyledik. Deniz balığının yeri  yasak olmasına rağmen ayrıdır benim için ama burada yediğim alabalıkta oldukça lezzetliydi. Kendimi öyle kaptırmışım ki balığı silip süpürdükten sonra balığın tabakta kalan yağını ekmeğe bana bana yerken buldum kendimi 🙂 

Civarda dolaşıp fotoğraf çekmek istedim ama çaydan uzaklaştıkça hava öyle çok değişiyordu ki sıcakta hiç iyi bir fikir olmadığını görüp, bi kaç börtü böcek çektikten sonra Beyobasından ayrıldık. Arkadaşlarımızla Akyaka’da vedalaştık, ne yalan söyliyeyim asıl zoru Akyaka’dan vedalaşmaktı. Akyaka için bir hafta iyi bir süre aslında, daha uzun olsa belki sıkıcı gelirdi ne var ki şu anda yazmak yerine yeniden oraları yaşamak isterdim. 

Biz Muğla’ya doğru devam ederken eşimin merakıyla girdiğimiz yeni bir sapakta Seyirtepe oldu. Eşim seçti diye demiyorum tek güzel yanı Akyaka ve civarına son kez tepeden bakmaktı. Yürüyüş yolu kamelyalar falan yapılmış ama öylece de bırakılmış, terkedilmiş bir görünümü vardı. Tırsmadım desem yalan olur. Ama duyduk ki buralarda kamp kurup, doğa yürüyüşü yapılıyormuş. Sanırım baharda falan yapıyorlardır. Biz almayalım dedik ve Teyze kızını evine bıraktıktan sonra Çine’de bir gözleme molası verip İzmir’e, evimize doğru durmaksızın yol aldık.

Eve vardığımızda da insanın evi gibisi yok dedik tabi 🙂

Akyaka’da bir huzurlu tatil – 1

Akyaka tarihi, doğası, mimarisi ile diğer turizm beldelerinden farklı olarak sakin, bozulmamış doğası ile de şirin bir beldedir. Ormanlarla çevrili tepeleri, dağları tertemiz deniziyle gelişmek ayağına bozulmasın ne olur diye dualar ettiğim bir yerdir aynı zamanda. 

Benim Akyaka sevdamsa bundan sanırım 10 yıl öncesine dayanıyor. O zaman dört özgür kız olarak, kardeşim ve iki kız arkadaşımla gitmiştik. Çok güzel bir tatildi ve ben Akyaka’ya o zaman hayran kalmıştım. Mis gibi havasına, denizine, koylarına, şirin beyaza boyalı begonvillerle çevrelenmiş evleri ve pansiyonlarına, mimarisine, en çok da o zamanlar oldukça sıkıntılı bol virajlı olan bir yoldan sonra sürpriz gibi, ‘evet sizi biraz yorduk ama işte ödülünüz bu’ der gibi karşımıza çıkıveren Akyaka manzarasına aşık olmuştum.

Sonra ne zaman o yoldan geçsem aklım Akyaka’da kaldı. Evlendikten sonra da sanırım bir sonbahar günü  Fethiye dönüşü saptık Akyaka Sapağından işte o gün eşim de hayran kaldı. Hep bir ara gidelim dedik de yol üstü uğranan bir yerden öte plan yapmadık üzerine. Bu yıl ise ilk kez plansız bir tatil yaptık. (Aslında Antalya – Adrasan planımız vardı da o kadar yolu göze alamadığımdan iptal oldu) Bu kez önceden ne yer ne güzergah belirledik. Akyaka’ya gidelim mi gidelim dedik sadece. (Aramızda kalsın ama aslında plan yapmayan sadece eşimdi. Ben Akyaka’da nereler gezilmeli, ne tür turlara katılmalı, civarda nerelere gidilir nerelerde kalınır gibi çalışmalarımı el altından yürüttüm. Plansız çıkmam arkadaş!)

Akyaka yolunda yine hummalı bir çalışma, yine zorlu virajlar olsa da ödülümüz olan Akyaka manzarası ile şenlendik. O sapaktan içeri girince kendimi dış dünyadan soyutladım. Suratımda kocaman bir gülümseme yanımda biricik canım ailem ve Akyaka vardı… Deniz’e çok yakın olan yerlerde yer bulamadık, Azmak Deresine yakın olsun o zaman dedik ve de manzarasıyla çok sevdiğimiz bir apart bulduk. Tatilde yemek ile uğraşmak sıkıcı gelse de nedense orada bana o bile zor gelmedi. Kahvaltıları ben diğer öğünleri ise eşimle anlaşmalı olarak beraber hazırladık. Bazen de kendimizi ödüllendirip hatta yasak delip dışarıda balık yedik.

Erken saatlerde kalkan ben olduğum için önce fotoğraf makinamı alıp dere boyunca hem yürüyüş yaptım hem fotoğraf çektim, geldiğimde hala uyuyan çekirdek aileme kahvaltı hazırladım. Kahvaltı sonrası ben ve kızım Azmak boyunca ilerleyip kah muhabbet edip gülüşerek, kah kedilerle, kazlarla oynaşarak kah mavi kapak toplayarak deniz kenarındaki yerimizi aldık. Benim denize girme sürem on dakikayı buluyorsa Meriç’in suyla kaynaşması on saniyeyi geçmiyordu her defasında. Bu arada ne doktorumu aradım ne bilene danıştım denizi öyle çok seviyorum ki zaten bir dolu yasağım var bari denizin tadını çıkarayım diyerek attım kendimi denizlere… Bebeğimin zevkten taklalar attığını hissettim, Kumrim zaten bir su kuşu değmeyin keyfimize. Ama zaten sık sık acıkan bir hamiş olarak deniz de iyice acıktırdığından, yanımda getirdiğim meyvelerde kesmediğinde, üstelikte güneşin tepeye çıktığı zamanlarda en büyük sorunum aparta gidebilmek için Meriç’i denizden çıkmaya ikna etmek oldu. Biraz daha biraz dahalarımız bitmek bilmedi.

Bu yıl Kumrinin aslında kolluksuz yüzmesini istedik çok da güzel yüzdüğü halde kolluksuz yüzemeyeceği gibi bir endişe yaşadığından biz de kolluklarının havasını indirdik. Yani bir yerde sadece psikolojik destek oldu onların varlığı. Bu arada bunu da bir bilene danışmadım siz bana bakmayın 🙂

Öğle arası gittiğimiz apartımızda kocacığımın ellerinden çıkma yemeğimizi yiyerek bir güzel dinlendik  zorla denizden çıkardığım Kumrinin uykunun kollarına kendini bırakması pek de zaman almadı haliyle.  Benim gündüz uyuma gibi bir zevkim hiç olmadı hamileyken de bu değişmedi ben bu araları kitap okuyarak geçirdim. Öğleden sonra saat 16- 16:30 gibi de tekrar denize koştuk, bu kez babamızla.

Tatilimizin son iki gününde çok sevdiğimiz çocuklu arkadaşlarımız da bize katıldı. Buna en çok Meriç sevindi.  Sevdiği arkadaşlarıyla denizde, kumda oynamak onu daha da mutlu etti.

Akşam olduğunda salına salına (yorgunluktan) aparta doğru yol aldık. Ama her gün önce Azmak kenarında serinleyip, ayaklarımızı dereye soktuk, birbirimizi ıslatma oyunları oynadık, derenin buz gibi suyunda yüzenleri içimiz titreyerek izledik. Bizim grupta o kadar cesaretlisi çıkmadı arkadaşımızın ayağı kayıp düşen oğlundan başka 🙂

Akşam aparta girdikten sonra yemek yemek dışında dışarı çıktığımız olmadı Kumri zaten 21:00 gibi uyuyor ya da yorgunluktan bayılıyor demeliyim. Sadece bir akşam Marmaris’e gittik. Hem Amcaoğlumu görmek hem de biraz da Marmaris havası solumak için ama yorgunluktan bayılacaktık neredeyse hatta Kumri bayıldı oturduğumuz yerde uyudu, babası ve amca oğlum onu kucakta taşımak zorunda kaldılar. Ben ve kocam Marmaris’in gürültülü, kalabalık ortamına yabancı kaldık, kendi memleketimizde yabancı gibi hissederken turistler sanki ezelden oralıymış gibi tadını çıkarıyorlardı, dansın, içkinin, mekanların… Amcaoğlum yaşının da etkisiyle bizi o bar bu bar gezdirmek istese de biz artık bir dur dedik. Gerçekleri itiraf ettik. Kalabalığın, gürültünün bizim için yorucu olduğunu mümkünse sakin bir yerde oturmak istediğimizi söyledik. Çok mümkün olmadıysa da nispeten sakin sahilde bir yerde oturduk. Amcaoğluna biz huzur da huzur dedikçe siz de takmışsınız huzura dedi.  E o genç tabi kanı kaynıyor 🙂 Neyse Akyaka’ya döndükte huzuru tekrar bulduk.

Bir haftacık ama anlata anlata bitiremediğim tatilimin sonraki bölümünde çıktığımız tekne turları civar yerlerde gidip gördüğümüz yerlerle ilgili izlenimlerim olacak sıkılmadıysanız devamı yarın 🙂

Kemalpaşa Yiğitler Köyü- Piknik

 Gezmeyi tozmayı çok seven biri olmama rağmen piknik olayını sevmediğimi daha önce de yazmıştım. Sevmem için salatayla, bulaşıkla, tabak bardakla uğraşmamam, su, tuvalet sorunu yaşamamam vs. falan gerekiyor. 

Çok şükür kocam da öle piknik olayının müptelası biri değil, doğayla içiçe bir yerde bir köşede gözleme ayran içelim kafi bizim için. Ama Kumricik sanırım okul arkadaşlarından duymuş olacak ki geçenlerde bize ‘anne baba biz hiç pikliğe gitmedik’ dedi. O böyle söyleyince ana baba yüreği dayanır mı dayanmaz tabi. Geçen hafta sonunda üç aile olarak bir piklik organizasyonu yaptık ve Kemalpaşa Yiğitler Köyü’ne gittik. Daha önce ismini duyup hiç gitmediğim bir yerdi. Doğasına hayran kaldım dev ağaçların arasında akan bir derenin kenarına kurduk masamızı ve evet salata ile uğraştık, illa ki evde unuttuğumuz önemli şeyler oldu, önce sakinliğinden dolayı daha da hayran kaldığımız mekanda sonradan illa ki mangal kokuları birbirine karıştı, illaki çocuklar düştü bir yerleri incindi ağladı illa ki bulaşık sırası oldu gibi sıradan piklik halleri işte. 

En sevdiğim kısmı dört kadın çıktığımız doğa yürüyüşü idi. Ki hiç iyi trekking tecrübesi olmayan benim için çok maceralı bir yürüyüş oldu. Bir yandan kekik, kuzu kulağı, çiçek topladık bir yandan mis gibi doğayı ciğerlerimize çektik.  Kaybolmadık ama yolumuza çeşitli büyük engeller çıktı. Kendimi (göbeğimi) bir yandan fotoğraf makinamı kollamaya çalışmak zor oldu. Sağ salim kocalarımıza, çocuklarımıza kavuşunca derin bir oh! çektik 🙂

Çocuklarda gün boyu çok eğlendi, koştular, zıpladılar ara ara dereye ayaklarını soktular en eğlendikleri kısım da bu oldu galiba. 

Günün sonunda hepimiz, mangal kokusunu saç diplerimizde hissederek evin yolunu tuttuk. Kumrimin aklında kalmasın diye gittik, isterse yine gideriz ama herşey bir yana benim piklik konusundaki fikrimi değişmedi. Pikliğe gideceğime köyüme gider ceviz altında kurarım mangal masamı oh mis! 

Ve işte fotoğraflar…

Zeytin Ağacım…

Gözümü açtım Zeytin ağacıyla tanıştım. Babam da öyle, dedem de, onun dedesi de…

Ben herkesin zeytin ağacı vardır sanırdım çocukken, herkes yemeğini zeytin yağıyla pişirir sanırdım, herkes kahvaltı sofrasında kendi zeytininden yer sanırdım.

Değilmiş. O zaman ben herkes benim gibi şanslı değilmiş diye düşündüm, memleketimden uzak nereye gitsem özledim zeytin ağacını, memleketimden uzak olmanın burukluğunu daha da hissettirdi bir de onun yokluğu… 

Zeytin ağacı kuşaklar boyu ailemizin en sadık dostu olmuş, bebekliklerimizde salıncağımız dalına kurulmuş, eşsiz gövdesinde sakinleşmişiz. Onun kocaman gövdesinde saklanarak oynamışız saklambaçımızı, en büyük çocukluk atraksiyonumuzu, en büyük ağacın, en tepesine çıkarak yapmışız. Ya da gölgesine uzanmışız boylu boyunca kollarımızı başımızın altında kenetleyip uçsuz bucaksız dalları arasından sızan güneşe anlatmışız deli dolu hayallerimizi…

Her hali başka güzeldir de en sevdiğim yaş aldıkça artan heybeti, gösterişli gövdesinde çoğalan kabuklarıdır, hep yeşildir, nazı kaprisi de yoktur. ilk beş-altı yıl ürün alamazsın belki ama sonra yağmurunu alsın yeter ki torunlarının torunlarına daha da sonraki kuşaklara yeter de artar, yağa, zeytine boğar. Az şey ister çok şey verir, neler mi? Yağ, meyve, sabun bir de şimdilerde yaprağından çay… 

Sabırlıdır zeytin ağacı, onunla aynı iklimde yaşıyorsan sen de öğrenirsin sabırlı olmayı. İlkbaharda çiçeklenmeye, Eylül- Kasım aylarında renk değiştirmeye başlar yeşilden mora sonra siyaha döner. Zeytin hasadı başlı başına bir yazı konusu olmalı aslında. Eğer eşle dostla imece usulü yapılıyorsa soğuk havaya rağmen eğlenceli geçer, sıcacık anı olarak kalır bir sonraki hasada kadar. (Teknolojinin gelişmesi zeytin toplama konusunda da kolaylık sağladı, daha az insanla daha az hasarla toplanıyor şimdilerde)

Zeytin ağacının benim, ailem ve memleketim için değerinden, öneminden bahsettim de mitolojide de ayrı önemi değeri vardır, kutsal anlamlar taşır, yeniden doğuşun, barışın sağlığın, güzelliklerin sembolüdür, hakettiği değeri en çok kutsal kitaplarda bulur. Zeytin ağacı kadar efsaneleşen bir başka ağaç da yoktur. İnsanlığın barış ümidi olmuştur zeytin dalı… 

Nerdeyse fotoğraf çekmeye başlamamla ”Zeytin” konulu belgesel Fotoğraf serisinin kafamda şekillenmesi aynı zamanlarda olmuşmasına rağmen hala gerçekleştirememiş olmanın üzüntüsünü yaşarım bir de ben. (Tarihe not düşülsün ki gereken yapılsın) 24.12.2011