Güvenmek – Güvenmemek

Güvensiz bir dünyada özgüvenli çocuklar yetiştirme derdindeyiz.

Sabah okula gidecek çocuğumu ben uyandırmaya kıyamazken okulda öğretmenin ya da başkasının sözlü ya da fiziksel şiddetine uğrayabileceği düşüncesi beynimi yiyor. Zaten Eğitim Sistemine güvenmiyorum.

Çocuğuma sağlıklı şeyler yedireyim içireyim diye çabalarken parkta uzatılan çikolata veya şeker canımı sıkıyor. Yok, sana değil teyze o paketin üzerinde yazanlara ve yazmayanlara güvenmiyorum. (sana da neden güveneyim gerçi)

Özgüvenli çocuğum yürüme mesafesindeki okuluna kendisi gitmek istediğinde beynimde şimşekler çakıyor. Tabi ki sana güveniyorum yavrum ama yolda karşına çıkabilecek insanlara güvenmiyorum.

Ohh hayat güzel hava güzel çimlere yalınayak bassın çocuklar derken ya kendini bilmezin biri kırdığı şişeyi yerlere saçtıysa diye vazgeçip salamıyorum. Deniz mevsimi gelmiş hadi cumburlop suya diye sevinirken bebeler yine insanların, fabrikaların denizi nasıl kirlettiğini görünce hevesim kursağımda kalakalıyorum. Doğaya güvenimi yitirmek istemiyorum 😦

E ne kaldı kim kaldı güvenilecek. He doğru özgüvenli yetiştirdim ben onu kendine güvensin.

Not: Aslında çok önceden yazmıştım bu yazıyı o zaman okuduğum haberlerin de etkisiyle. Daha acımasızdı, hafifletilmiştir…
12783900_442160572641548_2034800918_n

İlk İmza

İlk İmza

14 Şubat’ta Meriç ilk Merkezi sınavına girdi (BİLSEM). Sınavın sonucuna odaklanıp da kaç puan alacak diye bir heyecan yapmadık ama bir ‘ilk’ olduğu için heyecanlandık. Meriç’te hiç heyecanlı değildi sadece meraklıydı biraz.

Sınavı bırakıp ağlayarak annesine koşan çocuklar vardı. Ne yazık, çocukların hayatın koşturmacasına bu kadar erken katılmaları. Buna hep üzülmüşümdür ama cevap aynı ‘ne yapalım sistem böyle’.

Meriç sınavı ağlayıp bana koşmadı ama erkenden çıktı. Sanırım yarım saat falan sürdü. Olsun. Sisteme olan bağlılığımızı yerine getirmiştik sonuçta.

Sorular çok kolaymış, bu kadar olacağını tahmin etmiyormuş, normalde çok zor sınavmış anlattı durdu. Peki sorulardan cevaplardan, kodlamadan ziyade sınavda en çok etkilendiği kısım neymiş biliyor musunuz? İlk kez resmi bir yere imza atmış olması. Çok heyecanlanmış bunu yaparken. Ama çok güzel atmış. Gözleri parlıyordu anlatırken.

Aynı anda benim de gözlerim doluyordu… İlk imza…

Not: Daha önce telefonumdan göndermeye çalıştığım ama yazım hatalarını sonradan Özgün’ün uyarısıyla farkederek yazdığım yazımı uzun aradan sonra düzenleyebiliyorum 😦 Sınav sonucu geldi  (kazanamadı) sonra başka sınavlara girdi falan…12729657_1672295223040403_1837172945_n(1)

Kültür Turu

Geçen hafta sonu uzun bir aradan sonra sinemaya gittik yine bir çocuk filmine tabi ki. Ekin doğduktan sonra ben Meriç’in sinema keyfine pek eşlik edemedim. Babasıyla ve arkadaşlarıyla gitti benimle de bi iki kez gitmiştir belki. Kendi yaşıma uygun sinemaya ise ne zaman gittim hiç hatırlamıyorum. Bu kez Meriç’te ben de beraber gitmeyi çok istedik. Sonra acaba Ekin’i de mi alsak, yok yok almayalım, sinema da sıkılır kesin, ağlar pişman eder bizi derken neticede Ekin’i de aldık yanımıza. Destek kuvvet babayı kapıda hazır ettik tabi 😊

Filmin ismi ‘İyi Bir Dinazor’. Film nasıldı derseniz bir çocuk filmi için fazla bi duygusal geldi bana. Filmin en duygulandığım sahnesinde Meriç’e döndüm baktım ki o da ağlamak üzere. Belki ona kıyamadığımdan o kadar duygusal olmasına gerek var mıydı bilemedim. Ama genel olarak ben ve kızlar çok beğendik. Ekin mi? O da çok beğendi. Ne ağladı ne zırladı güzel güzel izledi. İlk sinema deneyimi hiçte korktuğumuz gibi olmadı.

Hafta içi iki gün izin aldım kızlarımla tatilde keyifli zaman geçirelim istedim. Ama bir yandan da araştırdım. İzmir’de harika müzeler var. Rota falan çizdim. Ama Meriç’in rotası farklıydı haliyle onun istediği oldu. Ege Üniversitesi kampusünün içinde yer alan Tabiat Müzesine gittik. Meriç daha önce okul gezisinde gitmişti ama müze bu tekrar tekrar gidilebilir. Neyse gitmeden evde bi hazırlık bi telaş ama en telaşlımız Ekin. Neden mi yana döne makas ve kırmızı kurdele arıyor çünkü. Makası eline almış:
-Anne makası buldum,
-Ekin makası ne yapacaksın?
-Anne müzeye gidiyoruz ya. Müzenin kapısına kırmızı kurdele uzatacağız sonra onu makasla keseceğiz.
(Allah Allah bi açılıştan falan bahsediyor galiba.)
-Ekin sen nerde gördün bunu peki?
-Anne Kuzucuk ve arkadaşları müze yaptılar ya orda kırmızı kurdeleyi makasla kestiler ya!
-!!!*?^+%&
Çizgi filmden bahsediyor, müze olayı kafasında böyle kalmış demek.

Meriç’ten de bi kuple gelsin o zaman…

Artık resimsiz kitaplar okuyor kendisi. Geçen akşam bana döndü ve dedi ki:
-Anne sen hep diyordun ya büyüyünce senin de resimsiz kitapların olacak, o zaman hayalinde canlanacak resimler diye,
-Evet kızım.
-Ben hep sanıyordum ki ben büyüdükçe kitaplarımın içindeki resimler kaybolacak…
!!!*+?%&

Kararlıyım Blog Yazmaya :)

Eskiden çocuğumun eline kürdan batsa yazardım şimdi Meriç ilkokul üçüncü sınıfın yarısını bitirmiş, zevkleri, istekleri, üzüldükleri olan bir çocuk oldu doğru dürüst okul maceramız bile yok blogta. Ekin Bebe diye bildiğiniz bıdık tam bir dilli düdük, abladan o kadar çok şey kapıyor ki. Meriç İlkokul birinci sınıftayken (bence en zor dönem) nerdeyse Ekin de okumayı söküyordu. Hiç fena da olmazdı hani şimdiden babasıyla anlaşma yapmaya çalışıyoruz ”Ekin ilkokula başladığında sen çalıştır, hayır hayır sen çalıştır” falan diye… Düşünüyorum da tam bi kabus. Valla daha çok var demeye gelmiyor bu bebe milleti bi bakmışsın gelivermiş o daha çok var dediğin zamanlara…

Bugün evde Meriç’e hamileyken tutmaya başladığım günlüğü bulup okuyunca çok duygulandım. O zamanki hislerimi okumak, Meriç’in o hallerini hatırlamak bana blogumun da amacını hatırlattı. Hafızama inat kanıtlarım olması bunları okuyup o günleri hatırlamak çok güzel.

Meriç’in ilk günlerinde yatak odamda (Meriç orada olduğu için) yemek yediğimi biliyor musunuz? Çünkü mutfakta onu özlüyormuşum. Çok güldüm buna.

aktif olduğum tek adres instagram: sukriye.korkmaz

Çocuk Hakkı – Çocuk Haklı

Sürekli ‘daha dün gibi’ dediğimi fark ettim, peki neydi benim zamanla alıp veremediğim…

 Yeni yıl gelmişcesine süslenmiş yine sokaklar, alışveriş merkezleri, ben zamanı durdurmaya, yavaşlatmaya çalıştıkça bu yeniye olan heyecanı anlamıyorum.

 Son zamanlarda bloguma da giremiyorum, iş yerinde wordpress sakıncalı siteler arasına girdi, evde malum iki bebe ile ilhamın gelmesini beklemek hayli olasılıksız.

 Geçen Facebook sayfamda Çocuk Hakları Günü dolayısıyla paylaştığım yazı çok düşündürdü beni ‘Çocuğun en temel hakkı, çocuk olma hakkıdır’ yazıyordu. Meriç’i düşündüm, zaten sık sık düşünüyorum, onun gibi hayalperest, oyun oynarken kendini kaybeden bir çocuğu saatlerce ödev yapmaya mahkum etmenin haksızlık olduğunu düşündüm. Haksızlık evet ama bir yandan da buna mecbur hatta bunun yanında çok şeye daha da mecbur yine maalesef.

 Bu yıl İngilizce kursuna başladı, geçen yıl da başlamıştı da bırakmıştık sıkılınca, bu yıl ‘alsa iyi olur’ dedi sınıf öğretmeni ‘İngilizce önemli’. E bana göre de Matematik dersi önemli. İnternetten eğlenceli matematik testleri falan alıyorum, eğlenceli olursa sıkılmayacak sanki. Meriç sıkıntıya gelemeyen bir çocuk, geniş zamanları seven, geniş oyun zamanı, geniş yemek zamanı, geniş kitap okuma, geniş resim yapma… Bunlara zaman kalsın diye de sıkıştırılmış ödev zamanı ayarlıyor kendince. Nasıl mı? Yazısı okunmayacak kadar kötü oluyor mesela biran önce bitsin telaşıyla, isteksizliğiyle yaptığı için. Problemlerin çözümleri de öyle alakasız sonuçlar. Ben sinirden deliye dönmüşken de ‘ben daha önemliyim, ödev değil’ deyiveriyor. ‘Tabi ki’ diyorum ‘sen önemlisin’.

 Düşünüyorum daha minnacık, kıyamıyorum ama ‘sen her şeyden önemlisin boş ver kızım ödevini yapmayıver bugünde’ de diyemiyorum. Çünkü tutarsız davranmış olacağım bu kez de. Arkadaşlar anlatıyor kendi çocuklarını, okuldan gelir gelmez ödevinin başına geçen de var Meriç gibi yapan da ödevinin başına geçip mutsuz olan yani, aklı oyunda kalan… Kıyaslamıyorum ki kimseyle onu. O apayrı bir kişilik, bazen sinir harbi de yaşasak onun o kendine münhasır kişiliğine de hayal dünyasına da hayranım ki ben. Keşke diyorum hayat onun istediği gibi olsa. Mesela hayvanları çok seviyor ‘hayvan bakıcısı’ olacağım diyor, ‘veteriner ol’ diyorum, hayvan bakıcısı olmakta kararlı, o hayvanları sevgisiyle iyileştirecekmiş. Bunun için okumaya gerek yokmuş. Paranın pulun ehemmiyetinin olmadığı ne güzel yaşlar… 

 Çocuklarımızın çocuk olma hakkını maalesef erkenden kendi ellerimizle alıyoruz. Çocuklar ilkokuldan itibaren o sınav senin bu sınav da senin bir yarışın, koşturmacanın içinde buluveriyorlar kendilerini. Açıkcası ara ara tökezlediğim bu koşturmacanın içine, zamanın, sistemin acımasız çarkına çocuklarımı da katmak istemezdim. Çocuk çocuk olmalı derken çok ciddiyim ama bu çarkın dışına nasıl çıkılır bilmiyorum. Erkin Koray örneği var evet ama o da pişmanmış kızını okula göndermediğine baksanıza.

 

Akşam olsun da kızlarıma kavuşayım diye beklerken bu ödevler, sınavlar bize fazla geliyor…

 meriç

 

Benim Sanal Dünyam

Sanal alemle ilk münasebetim (sanırım 2004 yılıydı) canım dostum Nigar sayesinde bir mail adresi alarak başladı. Onunla mektuplaşmak çok güzeldi eminim mailleşmekte güzel olacaktı. Zaten son zamanlarda postaneydi, puldu zor gelmeye başlamıştı.  Sonrasında MSN muhabbeti çıktı o daha da eğlenceliydi özellikle benim gibi telefonla uzun uzun konuşmaktan hoşlanmayan masa başı çalışan biri için MSN harika bir olaydı.

Yine bu aralarda fotoğraf tutkum beni çeşitli fotoğraf siteleriyle tanıştırdı. Fotokritik, EFC, Pozitifstil gibi siteler sayesinde ortak tutkusu, hobisi, aşkı fotoğraf olan binlerce kişiyle aynı ortamda olmak inanılmaz keyifliydi. Fotoğraf yükleyip yorumları beklemek, çok sevdiğin fotoğrafçıdan olumsuz da olsa yorum almak, ama en güzeli olumlu yorum almak bana çok iyi geliyordu. Ve tabi diğer fotoğrafçıların galerilerinde gezinmek, yaptıkları yorumları okumak da bir o kadar ufkumu genişletiyordu. Fotoğrafın buluşturduğu sanaldan gerçeğe dönüşen çok güzel dostluklarım oldu bu sayede. Bazılarıyla hiç görüşmedik ama kendimi çok yakın hissettiğim kişiler oldular.

Sonra efendim yıllardan 2007 ben Meriç’e hamileyim Facebook diye bir şey girdi hayatımıza. İlkokul arkadaşını bile bulabiliyormuşsun dediler. Sanal alem zaten ondan sonra iki döneme ayrıldı Facebook’tan önce Facebook’tan sonra…

Tanıdığım eşim dostumu eklediğim gibi tanımadığım yüzlerce fotoğrafçı arkadaşım da listemdeydi. Çok garipti. Yine önceleri Fotokritik’in uzantısı gibi kullanmaya başladık kendimizce çektiğimiz sanatsal fotoğraflarımızı paylaştık daha çok. Sonra Mevlana, Hayyam, Özdemir Asaf gibi ünlü şair düşünür ve yazarların sözlerini, şiirlerini paylaştık. Amman ne güzeldi. Beğene beğene geldik bugünlere… Şimdi gittiğimiz yerleri, yaptığımız kekleri, çocuğumuzun ay ay fotoğraflarını çoğunu tanımadığımız insanlara açtığımız bi acaip mecra oldu.

Sonra çoluk çocuğa da karışınca blog dünyasının kapılarını araladım Bu kız uyumuyor ne yapsam? Çok uyudu özledim. Kakasını tuvalete yapıyor ama çişini tutamıyor gibi paylaşımlarımı rahatça yapabildiğim blogger anneler ile tanıştım ve onlar vazgeçilmezim oldular. Bir gün bende hayatımı bu blogta toplamaya karar verdim. Tarihe not düşmelik anılarım oldu. Yazmak en güzeliydi.  

Günlerden bir gün Twitter diye bir kuş geldi gagaladı camımızı eksik kalmadık çok şükür buyur ettik kendisini sanal hayatımıza. Hatta kendisini o kadar sevdim ki ben Facebook’umu dondurdum bir süre. Laf sokmalık, bilgi almalık, bilgi vermelik güzel bir platformdu twitter. Hem kendi kendine konuşuyormuşsun gibi ama yüzlerce kişi duyuyor seni vay be! Ama tarihe geçen Gezi Olayı ile en Twitter daha bi değer kazandı benim için. Zaten ondan sonra Twitter sadece laylaylom yeri olmaktan öteye gitti… 

Ve şimdilik en son olarak -en azından benim için- Akıllı telefon hayatımıza girince İnstagram diye başka bir oluşumun içinde buldum kendimi. İnanılmaz bir serüven orası. Herkes zengin, herkes okuyor, herkes geziyor, herkesin bahçeli ve kocaman salonlu evi var. Çocuklarına çok çok acaip aktiviteler yaptırıyorlar sanırım hem zenginler hem en hakiki üstün zekalı çocuklar yetiştiriyorlar. Bana başlarda zenginlerin hayatını dikizliyormuş hissi gelse de meraktan mıdır nedendir kopamadığım bir mekan oldu. Genelde yine twitter, facebook’tan edindiğim arkadaşlarım var ama meğer hepsi zenginmiş, en güzel yerlerde tatil yapar, her gece başka alemlere dalarlarmış arkadaşlarım. İnstagram tozpembe, soap opera… Bak bak iç geçir 😉 Ve inanmazsın herkes kahve tiryakisi… O fincanlar ah o fincanlar… (benim de var he ) 

İnstagram’da bir de ünlüler falan da var gerçi heryerde varlar da işte burada da aktifler senin benim gibi ‘spordayım’, ‘yemekteyim’ falan gibi paylaşım yapıyorlar (peh sanki onlar uzayda yaşıyordu saçma oldu) gerçi baksan benim arkadaşlarımın paylaşımlarının da ondan kalır yanı yok ya neyse. O ünlü bir fotoğraf paylaşıyor hooop haydi herkes orada hayranlığını yazan mı, çamur atan mı ararsın, ayyy çok güzelmiş bunu nerden aldın Demet Abla! diyen mi? girişimci ruhların reklamlarını mı bulmazsın çok çok acaip. Hadi bu ünlü sana cevap verdi ‘Milanadon aldım o çantayı’ dediiii eee napıcan gidip alacan mı? Ay ne bileyim belki alırsın.

Sevmiyorsan ne işin var her platformda kapat hesaplarını bak işine de diyebilirsiniz de sevmiyorum diyen mi oldu? Seviyorum bizim ailenin paylaşımcı ruhu da benim, sizi de seviyorum hem 😉

 Ana girişimci – Hülya Çobanoğlu Cinsçiçekci’nin o güzel instagram yazısından sonra kendi sanal alemimin kronolojisine bir bakayım dedim işte bende durum bu 🙂

ingt

Sustum…

Bazen güzel şeyler paylaşmak günah gibi geliyor. Plastik mermiyle ölen çocuklar, ihmal sonucu ölen çocuklar, ne şekilde olursa olsun ölen çocuklar… Haksızlıkla elde edilmiş seçimler, ben yaptım oldu yasakları… Böyle bir ortamda nasıl bahar geldi, heryer çiçek börtü böcek, lay lay lom denilir, nasıl ‘kızım grip oldu kaç gündür uykusuzum’ diye dert yanılır bilemedim.

Bilemediğimden yazamadım. Canım çok yandı ama o çocukların annelerinin acısının yanında ne ki deyip sustum…

Vicdanı olmayan insanları tanıdım öylesine ne denilir bilemedim, sustum…

Çocuklarıma güzel günler göreceğiz diyemediğimden sustum…

 

 

 

Yok Gibi Yaşamak

Tam olarak kendini bu yalan dünyaya ne zaman kapatmıştı bilmiyorum. Babannemin ölümünde başsağlığına geldiğinde gördüm onu o halde. Hiç konuşmadığı gibi hiç bir duygu belirtisi de yoktu. Konuşulanları anlamak ya da cevap vermek gibi bir derdi de yok gibiydi. Bedenen yakınımızda olsa da ruhen çok çok uzaklardaydı. Bakışlarından belliydi. Anneme sordum sonra ‘nesi var?’ diye. Uzun zamandır böyleymiş. Konuşmuyormuş hiç kimseyle, gülmüyormuş, ağlamıyormuş, öyle uzaktaymış hep bakışları. Çok içime dokundu büyük yengenin o hali. ‘Yok’ gibiydi…

Ben kendimi bildim bileli oğluna ait evin bahçesindeki iki minik odalı evde yalnız yaşadı sonra oğlu hastalandı, vefat etti o da bir süre sonra kızının yanına yerleşti.

Bizim orda şikayet etmez yaşlı nineler, dedeler, teyzeler… Hep bir kabulleniş hali vardır onlarda. ‘Oğlum ilgilenmedi, gelinim bakmadı’ demezler, ‘aman onların düzeni huzuru bozulmasın da ben şuracıkta bi soğan bi kuru ekmekle idare ederim derler’ ölene dek öyle yaşar giderler, zaten hayattaki tek amaçları budur ‘kimseye muhtaç olmadan yaşamak…’

Ama o ne olmuştu da bu kadar küsmüştü hayata, insanlara… O zaman ölü gibi yaşamak bu olsa gerek diye düşünüp içim acımıştı haline. Aileden, eşten, dosttan hatta torunlarından vazgeçip ölümü beklemek nasıl mümkün olabilirdi ki? İntiharın sessiz hali adeta… 😦

Öldüğünde ailenin büyüklerinden birini daha kaybetmiş olmanın burukluğunu yaşasam da ‘kurtulmuş’ demeden edemedim…Benim için garip ve acıklı bir hikayeydi bu… Bitti…

Bir Ben var Bende…

#blogfırtınası 4. gün

İşte özlemini duyduğun hayat başladı… İçinde hissettiğin tarifsiz şey ne? bir boşluk mu? Nasıl olur, hayat şimdi başlıyor senin için, heyecan, coşku, merak çok şey olabilir ama neden boşluk… Çok şey biriktirmiştin yıllarca, yapacak çok şeyin vardı. İstediğin oldu, nihayet emekli oldun çok sevdiğin evindesin. Hem de daima orada olacaksın…

Yapacak yığınla kek pasta tarifin var, çikolata parçaları, fındık kırıkları, çeşitli unlar, kremşanti, nişasta… bak binbir hevesle aldığın yumakların da orada kanaviçene kaldığın yerden devam edebilirsin… Ah çocuklarıma örerim diye aldığın onca yumak… Başlanmış ama bitirilememiş… İşte hepsi elinin altında. Hepsi için gerekli olan zamanın var artık. Bir kahve koyar fincana düşünürsün hangisinden başlayacağını… Neden heyecanlı değilsin neden bu kadar hüzünlüsün be kadın! Ağlayacak mısın yoksa?

Fotoğraf ya fotoğraf, ona da mutlaka zaman ayırmalısın hadi en güzel fotoğrafını çek de as şu duvara artık, bak hala boş… Hani demiştin ya buraya kendi çektiğim fotoğrafı asacağım diye… Ne düşünüyorsun? Anladım karar veremiyorsun gene, çocuklarının fotoğrafını mı çekip assan yoksa Meriç Nehrini mi yeniden çekip assan? E ikisini de çek ve as…

Sonunda gözlerini aldın uzaklardan da kalktın o koltuktan. Sofrayı hazırlıyorsun… Evdesin ve böylesi özensiz bir sofra mı kuracaksın? Ah sadece iki tabak öyle mi?

Bir dakika ya çocuklar??? Ne biri evlendi mi? Ya diğeri? Üniversite de öyle mi?… Onun için mi bu hüzün? Ağlıyor musun?

Zaman geçmiş demek o kadar… Şimdi sen evdesin onlar yoklar… Kanaviçe yapmaya bol zamanın var, eteğinden çekiştirecek bir bebeğin yok ortada ama senin gözlerin eskisi gibi görmüyor, yapamıyorsun. O kadar pasta tarifi var bekleyen yapsan ne olacak çocukların yanında değil, senin de malum dikkat etmen gerek, yapamıyorsun… O yarım kalmış örgüler… Kime olacak artık… Fotoğraf peşinde koşacak dermanın da yok ki… Çekeyim desen ellerin titriyordur net olmaz… Artık hayat bundan sonra sana flu zaten…

Not. Bugün fırtınanın 4.günüymüş meğer, sonradan katıldığım fırtınanın 3 ve 4. gün yazıları aynı günde yayınlıyorum.

İlgili Link http://tamamenatiyorum.com/2013/11/30/blog-firtinasi/

Kendiliğinden…

Bugün sağanak yağışlı bir güne uyandık İzmir’de. Evden çıkış saatimizde iyice bastıran yağmur yarım saat uğraşıp düzleştirdiğim saçlarımı saniyeler içerisinde  bozup kabarttı. Kendimi Külkedisi gibi hissettim o an… Yağmurun yolumuzu nasıl sele çevirdiğinden işe geç kaldığımızdan değil de saçıma verdiğim emeğin bir anda boşa gitmiş olmasından bahsetmemi de kadın aklıma veriyorum sevgili okur 🙂

Neyse efendim asıl bahsetmek istediğim bu sel tufanın sonrasında şehrimi kaplayan kara bulutlar, çiseleyen yağmurun bende yarattığı melankolik durumdu aslında. Bu hava ile çok eskilere gittim ta Meriç’in bebekliğine, geçen yıllarla birlikte büyümesini izledim fotoğraflarda, sonra onüç aydır abla olmasına kadar geldim de birlikte büyümelerini seyrettim… Yine zamanın nasıl çabuk geçtiğine şaşırarak…

Ekin’e hamileyken kafamı kurcalayan soru iki kardeş arasında nasıl denge kuracağımdı. İki çocuklu arkadaşlarıma hep soruyordum nasıl sağladınız bu dengeyi diye. Aldığım cevap genelde birbirine yakın oluyordu ‘zamanla kendiliğinden geliştiği şeklinde’ o zaman çok anlamlandıramıyordum, sanki bir formülü vardı da onu arıyordum.

Şimdi on üç aydır bizim evde de kendiliğinden gelişen yeni bir denge var. Ve bana da sorsalar bu dengeyi nasıl sağladın diye verecek cevabım yok. Evimizdeki her birey farklı bir karakter. İşte o karakterlere göre değişen bir denge bu. Dolayısıyla başkasının formülü bana benim formülüm başkasına yaramaz. İsmi hiç lazım olmayan bir profesörün kardeşlikle, dengeyle ilgili söylediği ne varsa kendi gibi yalan çıktı bu durumda. Onun yazıp söylediği şeyleri yapsam Meriç asla kabullenmezdi. O diyor ki çocuklardan birine sarılırken ‘seni daha çok seviyorum’ de, diğerine sarılırken de ‘seni daha çok seviyorum’ de. Meriç böyle birşey söylesem ‘sen nasıl bir annesin, kardeşimi neden daha az seviyorsun, onun da sevgiye ihtiyacı var, o daha bebek’ der sonra oturur ağlardı.

Bizde de kendiliğinden gelişti işte her şey. Meriç kardeşi olmasını çok istedi, kız kardeşim olsun diye oturdu geceleri dua etti. Biz kızkardeşi olacağını söylediğimizde havalara uçtu. Kardeşi doğduktan sonra onu herşeye dahil ettik, beraber baktık, beraber öptük, beraber sarıldık… Zorluklarını da gördü, güzelliklerini de. İlk zamanlar hayal kırıklığı da yaşadı ‘keşke hemen büyüse’ dedi. Onunla faaliyet yapmamı istediğinde kardeşi uyandı, bahçeye çıkmak istediğinde kardeşinin uykusu geldi. ‘Anne abla olmak zormuş’ da dedi. Ama genel olarak abla olmayı sevdi. Okuldan geldiğinde bana merhaba demeden kardeşinin yanına koştu. Gururlanarak herkese ‘ben Ekin’in ablasıyım’ dedi. Korudu kolladı. Kıskandığı da oldu itiraf da etti. Kardeşini sevip sevip sonra kendisine dönüp ‘zaten kardeşin senin kadar tatlı değil’ diyenlerin ikiyüzlülüğünü hemen yüzüne vuruverdi. ‘Benim kardeşim tatlı, zaten siz de şaka yapıyorsunuz, komik değil, zaten buna gerek de yok’ dedi.

Son on üç ayda herşey mükemmel değildi tabi, uykusuz kaldığım da oldu, yorgunluktan ölmek üzereyken misafir ağırladığımda, isyan ettiğimde oldu, ağladığımda belki ama anne kalbi diye bir şey var olumsuzlukları siliveriyor geriye verdikleri mutluluklar kalıyor. Yoksa insan ikinci bebeğe nasıl cesaret edebilir ki değil mi?

 IMG_11650190769062