Bir Reklam

Beni bilirsiniz reklam yapmayı sevmem. Blogumda reklama yer verdiğim de görülmemiştir -öyle bir teklif de gelmedi zaten gelse neden olmasın :P- IMG_20131127_150444

Bu yazı her ne kadar reklam görüntülü olsa da az önce elime ulaşan hediye büyük kare afillikitap’ın sevinciyle içimden geldiğinden yazıyorum. Bu arada bu ikinci hediye afillikitap’ım daha önce de facebook’ta düzenledikleri İlkbahar konulu yarışmayı kazanıp afilli ödülümü almıştım. Ben kendilerini fotoğraf sevdalısı biri olarak çok beğeniyorum. Fotoğraf baskısıyla uğraşmıyorsunuz, bastırdığınız fotoğrafları albüme sığdırmak için uğraşmıyorsunuz. Birinin albümden fotoğraf tırtıklama endişesi yaşamıyorsunuz. Ne yapıyorsunuz bilgisayarınıza kaydettiğiniz fotoğrafları afillikitap’ın sitesinden kolaylıkla albüme dönüştürüyorsunuz. Sayısız seçeneğiniz var ister tek sayfaya tek fotoğraf ister kolaj yapın. Harika!

Bir de sürekli kampanyaları oluyor kargo bedava, 24 sayfası bedava, öğretmenler günü geldi bedava, sonbahar geldi bedava vs. gibi. Siz de bir gözatın önce verdiğim linkten benim fotokitabıma göz atın isterseniz 🙂 Sadece Ekin’imin doğum günü fotoğraflarını yükledim baktım hala boş sayfam var Meriç’imin İlkokul macerasının ilk günlerini de ekledim. Böylece hayatımızın en önemli iki dönüm noktasını bir kitapta birleştirmiş oldum. 🙂

işte afilli  link’im 🙂  http://editor.afillikitap.com/share/album.aspx?album=2f54036330634842a36d6f3fcc68960183a3c79c06264506978bb3f36b534886&idEmp=1&lang=tr_TR

O kadar reklam yaptım ama bu kitap bana afillikitap’ın bir hediyesi değil, pek muhterem, nazik, hamarat, aktif, enerjik, sosyal bir blog yazarı  Esra Oruç nam-ı diğer @latigul (http://www.latigul.com/) tarafından hediye edildi. Blogunu takibe almanızı tavsiye ederim. Annelik, moda, sağlık, alışveriş, sohbet, muhabbet ve herşey üzerine bir blog. Ben kendisini Facebook, Twitter, İnstagram’dan hayranlıkla izliyorum ne yalan söyliyeyim. Birbirinden güzel fotoğraflarıyla kendimden geçiyorum misal bir aşure yapıyor fotoğraflayıp paylaşıyor sanırsın sanat eseri. İşte bir gün onun blogunda yaptığı afillikitap çekilişine katıldım. Ve o kadar kişi başvurmuş bana mı çıkacak demiş olacağım ki takip etmedim sonucunu. Meğer bana çıkmış. Sağolsun bu zarif hanımefendi amannn ben o kadar duyurdum lütfedip geri dönseydi dememiş bıraktığım mail adresinden bana ulaştı. Ben de bu hediyeyi havada kaptım 😉 Kendisine tekrar çok teşekkür ederim. Benim ve ailem için müthiş bir hediye…

 

Kendiliğinden…

Bugün sağanak yağışlı bir güne uyandık İzmir’de. Evden çıkış saatimizde iyice bastıran yağmur yarım saat uğraşıp düzleştirdiğim saçlarımı saniyeler içerisinde  bozup kabarttı. Kendimi Külkedisi gibi hissettim o an… Yağmurun yolumuzu nasıl sele çevirdiğinden işe geç kaldığımızdan değil de saçıma verdiğim emeğin bir anda boşa gitmiş olmasından bahsetmemi de kadın aklıma veriyorum sevgili okur 🙂

Neyse efendim asıl bahsetmek istediğim bu sel tufanın sonrasında şehrimi kaplayan kara bulutlar, çiseleyen yağmurun bende yarattığı melankolik durumdu aslında. Bu hava ile çok eskilere gittim ta Meriç’in bebekliğine, geçen yıllarla birlikte büyümesini izledim fotoğraflarda, sonra onüç aydır abla olmasına kadar geldim de birlikte büyümelerini seyrettim… Yine zamanın nasıl çabuk geçtiğine şaşırarak…

Ekin’e hamileyken kafamı kurcalayan soru iki kardeş arasında nasıl denge kuracağımdı. İki çocuklu arkadaşlarıma hep soruyordum nasıl sağladınız bu dengeyi diye. Aldığım cevap genelde birbirine yakın oluyordu ‘zamanla kendiliğinden geliştiği şeklinde’ o zaman çok anlamlandıramıyordum, sanki bir formülü vardı da onu arıyordum.

Şimdi on üç aydır bizim evde de kendiliğinden gelişen yeni bir denge var. Ve bana da sorsalar bu dengeyi nasıl sağladın diye verecek cevabım yok. Evimizdeki her birey farklı bir karakter. İşte o karakterlere göre değişen bir denge bu. Dolayısıyla başkasının formülü bana benim formülüm başkasına yaramaz. İsmi hiç lazım olmayan bir profesörün kardeşlikle, dengeyle ilgili söylediği ne varsa kendi gibi yalan çıktı bu durumda. Onun yazıp söylediği şeyleri yapsam Meriç asla kabullenmezdi. O diyor ki çocuklardan birine sarılırken ‘seni daha çok seviyorum’ de, diğerine sarılırken de ‘seni daha çok seviyorum’ de. Meriç böyle birşey söylesem ‘sen nasıl bir annesin, kardeşimi neden daha az seviyorsun, onun da sevgiye ihtiyacı var, o daha bebek’ der sonra oturur ağlardı.

Bizde de kendiliğinden gelişti işte her şey. Meriç kardeşi olmasını çok istedi, kız kardeşim olsun diye oturdu geceleri dua etti. Biz kızkardeşi olacağını söylediğimizde havalara uçtu. Kardeşi doğduktan sonra onu herşeye dahil ettik, beraber baktık, beraber öptük, beraber sarıldık… Zorluklarını da gördü, güzelliklerini de. İlk zamanlar hayal kırıklığı da yaşadı ‘keşke hemen büyüse’ dedi. Onunla faaliyet yapmamı istediğinde kardeşi uyandı, bahçeye çıkmak istediğinde kardeşinin uykusu geldi. ‘Anne abla olmak zormuş’ da dedi. Ama genel olarak abla olmayı sevdi. Okuldan geldiğinde bana merhaba demeden kardeşinin yanına koştu. Gururlanarak herkese ‘ben Ekin’in ablasıyım’ dedi. Korudu kolladı. Kıskandığı da oldu itiraf da etti. Kardeşini sevip sevip sonra kendisine dönüp ‘zaten kardeşin senin kadar tatlı değil’ diyenlerin ikiyüzlülüğünü hemen yüzüne vuruverdi. ‘Benim kardeşim tatlı, zaten siz de şaka yapıyorsunuz, komik değil, zaten buna gerek de yok’ dedi.

Son on üç ayda herşey mükemmel değildi tabi, uykusuz kaldığım da oldu, yorgunluktan ölmek üzereyken misafir ağırladığımda, isyan ettiğimde oldu, ağladığımda belki ama anne kalbi diye bir şey var olumsuzlukları siliveriyor geriye verdikleri mutluluklar kalıyor. Yoksa insan ikinci bebeğe nasıl cesaret edebilir ki değil mi?

 IMG_11650190769062

 

Tırmık

Bir kaç hafta önce aynı şehirde yaşamamıza rağmen çeşitli sebeplerle bir türlü görüşemediğimiz arkadaşım Esin’le şeytanın bacağını kırdık. Ve Esin 7,5 yaşındaki ikizleriyle bize geldi. Çocuklarımız anlaştı kaynaştı, çok güzel bir gündü…

Ta ki muhabbetin en koyu yerinde Kumri feryat figan, ağlaya zırlaya apartmanı ayağa kaldırana kadar. Sitenin bahçesinde kediyi severken (zebellah gibi bir kedi bu arada) tırmalamış öyle büyük bişi değil iki nokta şeklinde. Önce bi korktum ama tırmıktan birşey olmaz diye düşündüğüm için çok da büyütmedim. Sabunla güzelce yıkayıp baticon sürdük. Ama bizimkinin canı kıymetli o elini kıpırdatmadı bile korkusundan. Kırılmış gibi davrandı adeta.

Bu hali kurs öğretmeninin de dikkatini çekmiş, ders bitiminde bizi çekip ‘çok canı yanıyor elini kıpırdatamıyor bir doktora götürseniz’ dedi. Meriç’e sorduğumuzda da  acıdığından değil ama korktuğundan kıpırdatmadığını söyledi ama benim içime bir kurt düştü bi kere. Doğru bir polikliniğe gittik. Olayın nasıl olduğunu bizim ne yaptığımızı hepsini anlattık nöbetçi doktora. O da ilk müdahale gayet iyi biz de tetanoz aşısı yapalım dedi. Aşıyı yaptı, yarayı tekrar temizleyip kapattı.

Ama Meriç bu arada yine aşıdan korktuğu için, elinin acıyacağını düşündüğü için durmadan ağlıyor.

O gün öyle geçti…

Ertesi gün günlerden Pazar. 10 Kasım Atatürk’ümüzü anma töreninde Meriç’in öğretmeni ile konuştuk. Meriç hemen anlatmış tabi. Öğretmeni dedi ki benim de çocuğumun çenesinden Köpek dişini geçirdi kuduz aşısı yaptılar. Ben de ‘şükür gerek görmediler’ dedim ama içime düşen kurt yerleşir gibi oldu. Tören bitimi hemşire olan arkadaşımla laflayarak eve gidiyoruz ona da anlattım ‘tırmık maceramızı’ ve tetanoz aşısı yaptılar dedim. O da ‘ne alaka tetanoz aşısına ne gerek var kuduz aşısı yapmaları gerekirdi’ dedi. Ben ‘yok canım tırmıkla kuduz mu olurmuş’ dedim ama o içimdeki kurt beslendi büyüdü de büyüdü.

 Tabi benim çocuğumu kaç kere tırmaladı, hiç birşey olmadı diyen de çok oldu ama özellikle netten okuduklarımdan sonra ben artık yerimde duramaz hale geldim bir kere. Korku ve endişe ile aile hekimimizi aradım ‘aslında tırmıkla bişi olmaz desinler diye bakıyorum’ ama o da beni hemen Kuduz Tedavi Merkezi diye bir yere yönlendirdi. 

Kumriyi okuldan aldık ve merkeze gittik. Kumriye yol boyu anlatıyorum aşı olman gerekebilir, bu aşı seni kediden geçecek herhangi bir rahatsızlığa karşı koruyacak diye diye onu alıştıracağım güya ama hep en başa tekrar tekrar dönüyor, sorular, sorular… Ben de korkudan üç buçuk atıyorum haberi yok. Bir de aşı ile ilgili de bir sürü yan etki bilmem ne okudum içimde depremler oluyor resmen.  

Merkeze vardığımızda, Kumri gibi tırmık yiyen, ısırılan çok kişi vardı sırada. Sıra bize geldiğinde olayı anlattık, kaydımızı aldılar ‘kediyi gözden kaçırmayın şu şu tarihlerde bizi arayıp kedi ile ilgili durum bildirin’ dediler.

O günlerin son günüydü bugün çok şükür kedi hayatta. İşyerinde milletin diline düştüm kedi tırmığı yüzünden zırlayan anne olmam sebebiyle ama olsun  ben tedbirimi alayım da varsın dalga geçsinler… Bu olay da tarihe not edilsin…

İki Renkli Kurabiye – Sıcak Yuva

  kurabiye4Ben Edirne’de üniversite öğrencisiyken hemşerim olan harika bir aileyle tanışmıştım onlar beni sık sık evlerine davet eder, özlediğim sıcak aile evi hasretini gidermemi sağlarlardı. Nefis ev yemeklerini, kekleri, börekleri yerken hazır yemek yemekten bıkmış midem de bayram ederdi. O yuvada en çok ilgimi çeken mutfak  masasının üzerindeki kavanozda her daim hazır olan görüntüsüyle göz dolduran ‘iki renkli kurabiyeler’di. Vaide ablam kızı çok sevdiği için okuldan geldiğinde atıştırsın diye yaptığını söylerdi. İşte nedense içimi ısıtmıştı bu cümle o kurabiyeler…

Yıllar sonra kardeşimle yaşadığımız bekarlık günlerimizde hem kardeşim çok sevdiği için hem bir yuvanın sıcaklığını hissetmesini istediğim için sık sık yapardım bende bu kurabiyelerden. Şimdi de kendi yuvam için keyifle yapıyorum fırındayken evin içini saran koku inanılmaz mutlu ediyor beni. İşte geçmişe götüren damağımda ve hatıralarımda hoş bir tat bırakan o İki Renkli Kurabiye’nin tarifi…

İki renkli Kurabiye

Malzemeler:

175 gram tereyağı

2 adet yumurta

1,5 su bardağı tozşeker

½ çay bardağı sıvıyağ 

1 su bardağı yoğurt

2 yemek kaşığı kakao

1 adet kabartma tozu

1 adet vanilya

Yaklaşık 8 su bardağı un

Yapılışı:

Oda sıcaklığında yumuşamış tereyağını şekerle birlikte karıştıralım. Yumurtaları, yoğurdu ve sıvıyağı ilave edelim. Tekrar karıştıralım. Unun yarısını, kabartma tozunu ve vanilyayı ekleyelim. Malzemeleri yoğurmaya başlayım. Azar azar un ilavesiyle kıvamlı bir kurabiye hamuru elde edelim.

kurabiyeElde ettiğimiz hamuru ikiye bölelim. Bir parçasına kakaoyu ekleyelim. Güzelce yoğurup kakaoyu yedirelim.

Hamurları iki yağlı kâğıt arasında, merdaneyle açarsak yırtılmaz ve düzgün hamurlarımız olur.

Her iki hamuru dikdörtgen şekli verebileceğimiz uzunlukta açarak ister elimizle istersek de bıçakla yanlarını keserek dikdörtgen şekli verelim. Hamurların kalınlığı büyükçe bıçak sırtı kalınlığında olmalı.

Boyutları aynı olan her iki hamuru üst üste koyalım. Bu aşamada hangi kısmının dışına gelmesini istiyorsak onu alt kısma gelecek şekilde yerleştirelim. Ben sade hamuru alta koyuyorum.

kurabiye2Ardından tekrar hamurları merdane ile 0,5 santim kalınlığına gelecek şekilde açarak inceltelim. Dikdörtgenin uzun tarafından başlayarak rulo haline getirelim. Sardığımız ruloları yaklaşık 1 saatliğine buzdolabına koyalım.

Dolaptan çıkardığımız rulo hamurları yarım santim kalınlığında dilimleyelim. 

Yağlı kağıt serdiğimiz fırın tepsisine iki parmak aralıklarla dizelim.

Önceden 180 dereceye ayarlanıp ısıtılmış fırında, yaklaşık 10-15 dakika kadar pişirelim. Bu kurabiyeleri, kabarıp hafif sararmaya başladığında hemen fırından alın ki rengi çok kuyulaşmasın.  Tepside ılındıktan sonra servis yapabilirsiniz.

Afiyet olsun…kurabiye3

Etme Bulma Dünyası

Bizim ödev sorunumuz tam gaz devam ediyor.

Her gün diyorum  ‘kızım ödevini biz gelmeden bitirmeye çalış ki’ akşam beraber oyun oynamaya, kitap okumaya vaktimiz kalsın’. ‘Tamam anne’ diyor ama genelde ödevler tamamlanmış olmuyor. Bahaneleri de çok: ‘hava çok güzeldi dışarı çıkmak istedim’ ‘Ödev çoktu canım istemedi.’ ‘Arkadaşım geldi onunla oynamak zorunda kaldım.’ vs…

Böyle olunca akşam evde kıyamet kopuyor, ödev yapmak istemiyor. Ağlıyor, zırlıyor… E boşver yapma da diyemiyoruz, öğretmenimiz kesinlikle yapılacak diyor. Geçen sayfalarca ödev yaptık, iki satırı atlamışız öğretmeni hemen not yazmış ‘ödev yapmadan gelindi.’ Böyle bir not almak da hiç hoş olmuyor açıkcası.

Geçenlerde odasında bebekleriyle oynayan Kumriyi dinledim çaktırmadan.  Akşamları ödev yapmamak konusunda direnen Kumri o değil sanki. Okulda ne öğrendiyse bebeklerini karşısına dizmiş onlara öğretiyor, yapamayanlara kızıyor, bağırıyor, tahtaya o kalemi öyle sert sert vuruyor ki benim bile ödüm koptu. Hatta onlarla oynarken yeni kelimeler (okulda öğrenmediklerinden) türetiyor, bu inanılmaz hoşuma gitti.  Şimdi madem okulda güzel güzel öğreniyorsun bebeklerine öğretmenlik bile yapıyorsun neden bize zorluk çıkarıyorsun? Ödevini uğraştırmadan yapsan da beraber mutlu mesut akşamlarımız olsa daha iyi olmaz mı?

Ama o bebekler seni öyle bağırtıp duruyor ya oh olsun sana Kumri sen bunu hakettin, etme bulma dünyası be annemmm!