Kartsız da Yaşanıyor Azizim

Bu yazıyı yazmak için biraz bekledim. Çünkü bu konuda pek kendime güvenmiyordum. Ama kredi kartlı yaşantımda kredi kartıma inanılmaz güveniyormuşum. Bunu şimdi daha iyi anladım. Nasıl anladım. Dur anlatayım.

Geçenlerde arkadaşım aradı dedi ki: ‘Biz AVM’ye gidiyoruz hadi siz de gelin çocukları sinemaya bırakır biz de bir şeyler içeriz’ dedi. Olur olur dedik. Oğlunun da doğum günüymüş minik bi kutlama yapacakmışız. Biz yola koyulduk iki bebeyle. Önce doğum günü çocuğuna hediye almak için AVM’de bulunan oyuncakçıya gittik. (Haklısınız iki bebeyle oyuncakçıya gitmek bir delilikti.) Allah’tan ben bebelere girmeden önce sadece arkadaşına hediye alacağımızı belirttim. Tamam dediler. Ama gözlerinde değişik bi ışık yandı ikisinin de. Bunlar oyuncakçı da deli danalar gibi koşturup ellerinde her defasında ebatları küçülen başka bi oyuncakla karşıma geldiler. Hayır dedim ben. KARARLI olmak biz annelere öğretilen ilk ve çok önemli kural. Ama sonra o gözlerdeki masum ifadeye dayanamadım minik minik bişiler onlara da aldım kasaya gittim. Ellerim cüzdanda kredi kartı ararken sordu kasiyer nakit mi kredi kartı mı? Aaa kartım yok ki benim. Hemen etiketlerine tekrar baktım. (Görüyor musun kredi kartım olsaydı bilinçsiz bir alışveriş olacaktı.) Minik şeylerin uçuk fiyatına sinir olarak ödemeyi yaptım çıktım. 

Oradan çıkınca -ki daha ilk duraktı sinemaya gidene kadar neler görecektik- bebeleri karşıma dizdim. Bakın dedim elimde kalan para bu sinemaya yetip yetmeyeceğini bile bilmiyorum. O yüzden benden artık bir şey istemezseniz sevinirim. (Açık konuşmak da kurallarda vardı sanırım) Benimkiler bir anlayışlı ki sormayın. Meriç ‘anne seni zor durumda bırakmak istemezdim’ dedi. Nasıl dayanır anne şimdi buna yavrum benim. 

Sinema kısmına gittik ama ben başka bir boyuta geçtim durmadan toplama bölme vs. hiç sevmediğim matematik işlemleri dönüyor kafamda. Bir yandan dua ediyorum şurdan rezil olmadan çıkayım diye. Cinemaximum ne kadar pahalı ne kadar kazık bir yermiş meğer milyon kez gittiğim halde asıl kartım olmadan gittiğimde anladım. Ben hesabımı bitiremeden geldi arkadaşlar. Ben onlara durumu çaktırmadan Ekin’i sinemaya bırakmama hesabını yapmıştım (e iki kişi iki ile çarpmak demek hiç uğraşamam). Derken işyerinden bi arkadaşı görmeyeyim mi? Kesin dedim Allah gönderdi o bir melek (Beki’nin ruhu şad olsun🤗) Selamlaştık falan ama ben bi türlü ‘ya çok zor durumdayım bana biraz borç verir misin yarın veririm?’ diyemiyorum. Melek de olsa çekiniyor insan demek. Ayrıldık onunla da. Hay dedim kredi kartımı parçalayan ellerim kopaydı. (bu arada o gün yanımda olan,karşılaştığım arkadaşlarımın yaşadığım sıkıntıyı paylaşsam yardımcı olacaklarından şüphem yok ben istemedim.Alınmasınlar 😉) 

Bu kredi kartsız ilk yaşadığım zorluktu. Sonraki zorluğu online alışveriş sitelerinde yaşadım. Neyse ki oralarda alışveriş sepetini doldurup almadan çıkmaya alışmıştım. Kimseye rezil de olmuyorsun siteyle senin aranda. Aaa site sonra mail gönderiyor o başka “beni sepetinde unuttun” diyor. Bence utandırmak için yapıyor ya da hatırlatıyor gerçekten aklından çıkmasın falan istiyor. (rüyama giriyor be markafoni yapma böyle şeyler)

Şimdi kapıda ödeme yapan hesaplar yeni gözdem 😄 Bir de eşimin kredi kartını mecbur kalınca kullanıyorum valla,  misal aliexpress kapıda ödeme kabul etmiyor ne yapayım. 

Ama gittiğim mağaza da hangi kart diye sormuyorlar mı? Nakit alışverişin hiç faydası yok çoğu yerde, peşin fiyatına 60 taksit yapıyor adam. (Matematiğim tavan bu aralar) Çıkıyorum gözlerim yaşlı… (şaka ya ağlamıyorum gözüme toz kaçtı)

Zorlukları olmasına rağmen hesabını kitabını bilerek yaşamak da güzel bir farkındalık bence 🤔

Kimseye kartının kıymetini bil onu benim için de öp kokla diyemediğim gibi kes parçala onu da demiyorum bunlar benim deneyimlerim. 

fotograf kredi kartlarımı parçaladığım günkü instagram paylaşımımdan… 

Senenin En Güzel Zamanları Bunlar

Senede birkaç günü beraber geçirmek için özlem biriktirdik, hasret biriktirdik… Sonra ‘senenin hangi zamanı buluşalım’ diye konuşmaya başlayınca heyecan sardı içimizi. Ev sahibi olmak ayrı heyecan, planı yapan bendim bu sefer… O birkaç günü unutulmaz kılmak, bir yılın acısını en güzel şekilde çıkartmak istiyoruz hepimiz.

Planı yaparken daha çok önceden bizim keşfettiğimiz en güzel yerleri onlarla beraber gezmek oralara dostluğumuzun izini bırakmak istiyorum… Onlarsız yarım gezmişiz gibi tamamlamak istiyorum hatıraları…

Gündüzleri gezerek çocuklarımızı eşlerimizi de katarak eğlenip gezerken geceleri de onlar uyurken kendimize ayırdık tüm zamanı sabaha az kala uyuduk hiç istemeyerek, hiç doyamayarak birbirimize…

Her şeyden konuştuk, çocuklardan, eşlerden, üniversite yıllarımızdan… Bitmesin istedik ama kum saatinin kumları gibi geçiyordu hain zaman…

Yine nasıl geçti anlamadık, yine tadı damağımızda kaldı… Bir sonraki buluşmayı özlemle bekliyorum şimdiden…
30 Nisan gecesi gelen misafirlerimle 1 Mayıs Cuma günü Nazarköy’e gittik. Daha önce yazmıştım burayı pek bi değişiklik yok en önemli değişiklik kapanan birçok boncuk atölyesi… Önceki yazımı okumak için bir tık buraya

2 Mayıs Cumartesi günü en çok gitmek istediğim Urla Enginar Festivaline maalesef gidemedim. Nedeni aşırı kalabalıktan sıkılan kocalar ve aşırı kalabalıkta baş etmekte zorlanacağımız bebelerimiz. Urla’nın içine girdik festival alanını gördük ve kaçtık… Ama Balıklıova – Mordoğan – Karaburun turu yaptık. Daha önce gitmiştim yazmıştım bir şeyler isterseniz burayı bi tıklayın.

3 Mayıs için de planlarım olmasına rağmen dostlarım o gün öğleden sonra dönecekleri için evde zaman geçirmeyi tercih ettik.

En çok fotoğraf makinemi kullandığım zamanlar bunlar…

Bekle ki geçsin şimdi bir sene…

Üniversite arkadaşlarımla daha önceki geleneksel buluşmalarımızdan diğer yazılar…

1- https://sukriyekorkmaz.wordpress.com/2011/12/21/dostluk-guzel-sey/

2- https://sukriyekorkmaz.wordpress.com/2012/06/19/dostluk-guzel-sey-2/

3- https://sukriyekorkmaz.wordpress.com/2012/06/19/dostluk-guzel-sey-2/

 

 

 

Benim Sanal Dünyam

Sanal alemle ilk münasebetim (sanırım 2004 yılıydı) canım dostum Nigar sayesinde bir mail adresi alarak başladı. Onunla mektuplaşmak çok güzeldi eminim mailleşmekte güzel olacaktı. Zaten son zamanlarda postaneydi, puldu zor gelmeye başlamıştı.  Sonrasında MSN muhabbeti çıktı o daha da eğlenceliydi özellikle benim gibi telefonla uzun uzun konuşmaktan hoşlanmayan masa başı çalışan biri için MSN harika bir olaydı.

Yine bu aralarda fotoğraf tutkum beni çeşitli fotoğraf siteleriyle tanıştırdı. Fotokritik, EFC, Pozitifstil gibi siteler sayesinde ortak tutkusu, hobisi, aşkı fotoğraf olan binlerce kişiyle aynı ortamda olmak inanılmaz keyifliydi. Fotoğraf yükleyip yorumları beklemek, çok sevdiğin fotoğrafçıdan olumsuz da olsa yorum almak, ama en güzeli olumlu yorum almak bana çok iyi geliyordu. Ve tabi diğer fotoğrafçıların galerilerinde gezinmek, yaptıkları yorumları okumak da bir o kadar ufkumu genişletiyordu. Fotoğrafın buluşturduğu sanaldan gerçeğe dönüşen çok güzel dostluklarım oldu bu sayede. Bazılarıyla hiç görüşmedik ama kendimi çok yakın hissettiğim kişiler oldular.

Sonra efendim yıllardan 2007 ben Meriç’e hamileyim Facebook diye bir şey girdi hayatımıza. İlkokul arkadaşını bile bulabiliyormuşsun dediler. Sanal alem zaten ondan sonra iki döneme ayrıldı Facebook’tan önce Facebook’tan sonra…

Tanıdığım eşim dostumu eklediğim gibi tanımadığım yüzlerce fotoğrafçı arkadaşım da listemdeydi. Çok garipti. Yine önceleri Fotokritik’in uzantısı gibi kullanmaya başladık kendimizce çektiğimiz sanatsal fotoğraflarımızı paylaştık daha çok. Sonra Mevlana, Hayyam, Özdemir Asaf gibi ünlü şair düşünür ve yazarların sözlerini, şiirlerini paylaştık. Amman ne güzeldi. Beğene beğene geldik bugünlere… Şimdi gittiğimiz yerleri, yaptığımız kekleri, çocuğumuzun ay ay fotoğraflarını çoğunu tanımadığımız insanlara açtığımız bi acaip mecra oldu.

Sonra çoluk çocuğa da karışınca blog dünyasının kapılarını araladım Bu kız uyumuyor ne yapsam? Çok uyudu özledim. Kakasını tuvalete yapıyor ama çişini tutamıyor gibi paylaşımlarımı rahatça yapabildiğim blogger anneler ile tanıştım ve onlar vazgeçilmezim oldular. Bir gün bende hayatımı bu blogta toplamaya karar verdim. Tarihe not düşmelik anılarım oldu. Yazmak en güzeliydi.  

Günlerden bir gün Twitter diye bir kuş geldi gagaladı camımızı eksik kalmadık çok şükür buyur ettik kendisini sanal hayatımıza. Hatta kendisini o kadar sevdim ki ben Facebook’umu dondurdum bir süre. Laf sokmalık, bilgi almalık, bilgi vermelik güzel bir platformdu twitter. Hem kendi kendine konuşuyormuşsun gibi ama yüzlerce kişi duyuyor seni vay be! Ama tarihe geçen Gezi Olayı ile en Twitter daha bi değer kazandı benim için. Zaten ondan sonra Twitter sadece laylaylom yeri olmaktan öteye gitti… 

Ve şimdilik en son olarak -en azından benim için- Akıllı telefon hayatımıza girince İnstagram diye başka bir oluşumun içinde buldum kendimi. İnanılmaz bir serüven orası. Herkes zengin, herkes okuyor, herkes geziyor, herkesin bahçeli ve kocaman salonlu evi var. Çocuklarına çok çok acaip aktiviteler yaptırıyorlar sanırım hem zenginler hem en hakiki üstün zekalı çocuklar yetiştiriyorlar. Bana başlarda zenginlerin hayatını dikizliyormuş hissi gelse de meraktan mıdır nedendir kopamadığım bir mekan oldu. Genelde yine twitter, facebook’tan edindiğim arkadaşlarım var ama meğer hepsi zenginmiş, en güzel yerlerde tatil yapar, her gece başka alemlere dalarlarmış arkadaşlarım. İnstagram tozpembe, soap opera… Bak bak iç geçir 😉 Ve inanmazsın herkes kahve tiryakisi… O fincanlar ah o fincanlar… (benim de var he ) 

İnstagram’da bir de ünlüler falan da var gerçi heryerde varlar da işte burada da aktifler senin benim gibi ‘spordayım’, ‘yemekteyim’ falan gibi paylaşım yapıyorlar (peh sanki onlar uzayda yaşıyordu saçma oldu) gerçi baksan benim arkadaşlarımın paylaşımlarının da ondan kalır yanı yok ya neyse. O ünlü bir fotoğraf paylaşıyor hooop haydi herkes orada hayranlığını yazan mı, çamur atan mı ararsın, ayyy çok güzelmiş bunu nerden aldın Demet Abla! diyen mi? girişimci ruhların reklamlarını mı bulmazsın çok çok acaip. Hadi bu ünlü sana cevap verdi ‘Milanadon aldım o çantayı’ dediiii eee napıcan gidip alacan mı? Ay ne bileyim belki alırsın.

Sevmiyorsan ne işin var her platformda kapat hesaplarını bak işine de diyebilirsiniz de sevmiyorum diyen mi oldu? Seviyorum bizim ailenin paylaşımcı ruhu da benim, sizi de seviyorum hem 😉

 Ana girişimci – Hülya Çobanoğlu Cinsçiçekci’nin o güzel instagram yazısından sonra kendi sanal alemimin kronolojisine bir bakayım dedim işte bende durum bu 🙂

ingt

Dostlarımla…

dostlar45k Dostlar Buluşması 2014 konulu organizasyonumuzu da gerçekleştirdik. Offf bir sene daha bekle şimdi derdindeyim şu an…

Bu yıl İkinci kez Bilecik’te can dostum Nigar ve biraz daha genişleyen ailesinin yeni evinde toplaştık. Yeni minik bi ev sahibimiz daha vardı ismi Sare… Aslında tüm yazının konusu bile olabilir, o kadar çok sevdim ki. Bebek kokusunu, sakinliğini, dinginliğini… Öylece duruyor ama inanılmaz huzur veriyor…

Daha iki aylık olmasına rağmen çok iyi bir evsahibi. Annesi gezi planı yapmış, ben planı okurken yoruldum o bizle gezerken ‘gık’ demedi. Maceracı, gezenti aileye böyle bir Bebek Maşallah! Evet yazının tamamını ele geçirmek üzere 😉

Senenin en kıymetli bi kaç gününü doya doya geçirdik. Tam da istediğimiz gibi, hiç kasmadan telaş etmeden… Sabahları erken kalkıp uzuuun kahvaltılar yaptık. İlk gün Bilecik’in keşfedilmemiş yerlerini keşfetmeye çıktık. Şaka şaka yok öyle bir yer 🙂 Ama olsun yine de güzel yerlerdi, çocukların kendi kendilerine eğlendiği dolayısıyla bizim rahat muhabbet edebildiğimiz yer olması kafiydi zaten. Yeşillikler içinde doğanın kucağında mutlu saatler geçirdik. Geceleri yatma saatini geçe aldık zamanı en iyi değerlendirmek için.

İkinci gün yine erken kalkıp uzunnn bi kahvaltı ve sonra ver elini Eskişehir. Hep gitmek istediğim bir şehirdi, can dostlarımla birlikte gitmek varmış. Eskişehir’i gezip görünce Göknurcuğumun memleketini neden bu kadar sevdiğini anladım. Çünkü  İzmir’den sonra yaşanılacak şehir orası. Deniz yok ama bir çay (Porsuk) millete eğlence olmuş, bu kadar mı iyi değerlendirilir, adamlar yapmış abi. Hareketli, renkli, enerjik, yaşayan, nefis bir şehir işte. En çok uçsuz bucaksız gibi gelen Sazova Bilim Kültür ve Sanat Parkı‘’nı, Porsuk Çayının kenarındaki cafelerin canlılığını sevdim.

Eve döndüğümüzde adamakıllı yorulmuşuz ama yine de kolay teslim etmedik uykuya kendimizi, saçma bi film izledik. Biraz balkon muhabbeti derken daha fazla dayanamayıp uyuduk. 

Ertesi sabah son uzunnn kahvaltımızı yaptık hani Cemal Süreya demiş ya ‘Kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı’ aynen öyle hele de en sevdiğin dostların yanındaysa daha bi mutlu…

Kahvaltı sonrası benim planım çoluğu çocuğu toparlayıp eve doğru yola çıkmaktı, ertesi gün okul var, çocukların banyosu, beslenmesi şusu busu. Ama öyle olmadı. ‘Bi kahve içelim bi yerde öyle gidin’ dedi ev sahiplerimiz. Gittik kahve içtik, çay içtik… ‘Hadi biz kalkalım’ dedik, bu kez ‘geçen geldiğinizde gitmiştik ama şimdi çok değişti bir de şurayı görün’ dedi ev sahiplerimiz orayı da gördük derken saat hayli geç oldu. Birbirimizden ayrılmak ne kadar zor olsa da Canım Tülücüğümün yolda durup biryerlerde birşeyler içelim teklifini kabul edemedim. Çocukların banyosu falan malum.

Sağ salim döndüğümüzde Çoçukların banyosunu yaptırıp, uyutacak zamanı buldum ama keşke yolda durup Tülaylarla birşeyler içseydik demeden edemedim. Yine tadı damağımda kaldı…

Kızlara Not 1: Herşey harikaydı, şahaneydi, eşsizdi ama bu buluşmadan ‘aklında en çok yer eden ne’ derseniz kızlar: ‘İlerde … yapacağım’ dediğimde ‘senin ilerin mi kalmış’ diyen Nigi’min sözü derim 😉

Demeseydi iyiydi yahu. Çünkü hala ileride yapmayı düşündüğüm el işlerim var benim. Kanaviçe yapacağım, bebelere kıyafetler dikip, öreceğim, bol bol fotoğraf çekeceğim.

Kızlara Not 2: Bir de sizi çok seviyorum, nice buluşmalarımız olsun, her defasında çoğalalım ama eksilmeyelim…

Son bişi : Kocalarımıza kocaman bir teşekkür gönderelim, bu buluşmalarımızı destekleyip iyi birer arkadaş oldukları için, çocuklarımıza da çok teşekkür ederim her buluşmada biraz daha büyüyüp bize yaşlandığımızı hatırlatsalar da anlaştıkları ve uyumları için…dostlar3k

Şenlikli Buluşma

      selcuk4k    Aylin, Eray ve Ayşe lise arkadaşlarım. O yıllarda kıymeti çok da bilinmiyor ama bu çok özel bir arkadaşlıkmış, kardeşlik kadar özel. Düşünüyorum da birlikte büyümüşüz aslında. Birbirimizin ne sırlarına ortak olmuşuz, ne küslükler, ne sevinçler yaşamışız… Bu arkadaşlığı dolu dolu yaşamış olmak çok güzel, en güzeli de hala kopmamış olmamız… Bir ara Ayşe kaç yıllık arkadaşız onu hesaplamaya çalışıyordu çok eski bi tarihti Milattan Önce gibi bişi hatırlamıyorum 🙂

Şimdi büyüdük çoluk çocuğa karıştık. Aylin Marmaris, Antalya, İstanbul dolaşırken bir anda Selçuk’a konuverdi. Çok mutlu olduk onun da yakınlarımızda olmasına. Ve Organizasyon İşleri Başkanı olarak kızlara ‘Aylin’e hoşgeldine gidelim ‘ dedim. ‘Aaa süper olur gidelim bir gün’ dediler. Ben ‘bir gün’ kelimesinden hiç hazzetmeyen ve konuşulan şeylerin havada kalmasından rahatsızlık duyan biri olarak bu işi elime aldım ve organizasyonu başarılı bir şekilde gerçekleştirdim. Aman ne var abartacak dört arkadaş buluşmuşsunuz demeyin rica edicem. Bu dört arkadaşın eşi var, işi var, herşeyden önemlisi bebeleri var, bu bebelerin hastalığı var, sınavları var bi dolu şey var yani.

İşte böyle biz dört lise arkadaşı, kıymetli eşlerimiz, minik yavrularımızla önce Aylin’in yeni şehri ve yeni yuvasını sonra Şirince’nin tarihi ve turistik sokaklarını şenlendirdik. Yanımızdaki insanlar güzel olunca,  zamanın nasıl geçtiğini anlamadan yaşarken mekanın önemi olmuyor aslında. Çocuklar gibi şendik… Çok eğlendik…  Uzun bir aradan sonra muhabbetimize kaldığımız yerden devam ettik, işte benim en sevdiğim kısım burasıydı…

Bundan sonraki buluşma İzmir’de olacak büyük ihtimalle,  bu çok güzel ama korkarım her gittiğimde bir daha da gelmem dediğim Sasalı Doğal Yaşam Parkında geçecek 🙂 Hımm ne diyordum yanındaki insanlarla birarada olmaktan zevk alıyorsak mekanın ne önemi var. Hı hı 🙂selcuk8kselcuk9kselcuk11kselcuk13kselcuk19kselcuk30kselcuk49kselcuk54kselcuk5kselcuk3kselcuk71kselcuk7kselcuk18kselcuk17kselcuk16k

selcuk15kselcuk28selcuk69k

Anne Elinden…

#blogfırtınası 16. gün

Haftasonu anne ve babamı ziyarete köye gittik… Hava da öyle güzeldi ki.

Köy denince akla gelebilecek ne varsa yapmaya çalıştık. Bol bol temiz hava aldık kızlarla. Hayvanlarla oynaştılar, toprakla haşır neşir oldular, dalından meyve topladılar…

Köy denince soba olmazsa olmaz, soba varsa da kestane olmazsa olmaz. Bol bol kestane pişirdik sobanın üzerinde. Çıtır çıtır çıkardığı ses, evin içine yayılan kokusu öyle güzeldi ki o kokuyu içime çekmeye, yemelere doyamadım…

Anneme ne zamandır canımın keşkek çektiğini söyledim ama keşkek bizim oralarda öyle aman bu akşam yemeğe bi Keşkek yapalım da yiyelim denilip yapılacak bir şey değildir. O bir ritüeldir. Asıl düğün yemeğidir. Düğünlerde bir gece önceden aşçılar (bu aşçılar yine köyden teyzelerdir) ocaklara buğdayı, eti, yağı, suyu koyar az ateşle tıkır tıkır sabaha kadar pişer tatları iyice birbirine geçer. Sabah da köyün delikanlıları toplanır keşkeği imece usulü döverler, et lime lime olur… Düğün yemeği dedim ama mevlütlerde, bayramlarda ve de özel misafirlere de yapılır.

Bir de annem gibi kızımın canı çekti diye de yapılır. Annem sobanın üzerine akşam koydu malzemeleri sabaha kadar tıkır tıkır pişti bizim keşkek. Sabah kalktığımızda da annem onu bir güzel dövüyordu 🙂

keskekSabah on gibi yaptığımız kahvaltıda keşkek vardı yani. Üzerine salçalı sos yaptık ooooh misss kaç tabak yedim hatırlamıyorum. Ama iyi ki yemişim bir daha ne zaman yerim belli değil. O da öyle bir yemek ki yapıldığında yemeli sonra ısıttığında ilk anda ki lezzeti alamıyorsun.  Düğünde yediğimiz keşkeklerden fazlası vardı azı yoktu. Harikaydı. Yine olsa yine yerim.

Annem ‘neden fotoğraf çekip duruyorsun sakın kardeşine gönderme canı çeker gurbet ellerde’ dedi. Ben de anne sözü dinledim göndermedim. Alt tarafı Facebook, İnstagram, Twitter ve blogta paylaştım.

Keşkeği Ege’de bir çok yerde yedim. Bazı yörelerde hafif sulu, bazı yörelerde katı oluyor bizimkisi katıya yakın ve en güzeli 🙂 (bana göre tabi). Zamanla heryerde olduğu gibi köylerde de kolayına kaçıyorlar düğün sahipleri. Çağırıyorlar köfteci, garson vs. zahmetsiz hallediyorlar düğün yemeği işini. Ama bence imece usulü yapılan Keşkek geleneği hep sürmeli…

Temiz havalı, bol gıdalı bir hafta sonu oldu bizim için, Anneevimde kendimi çok özel hissettim, nicelerine ama yanımızda kardeşim de olsun… 😉

16. Günün Konusu: Son yediğiniz yemeği tüm detaylarıyla anlatın, ağzımız sulansın.

İlgili Link : http://tamamenatiyorum.com/2013/11/30/blog-firtinasi/

8.Ay – Kıpır Kıpır Bebe

Bu aylarda anlatacak çok şey oluyor hangi birini anlatsam bilemiyorum. Çok hareketli kıpır kıpır. Şöyle durayım anamın verdiği çıngırağı iki sallayayım annem de rahat etsin demiyor maşallah! Emekleme de dünya rekoru kıracak. Ben salonda bırakıp mutfağa giriyorum anında hop dibimde bitiyor. Sıralamaya da başladı hanfendi bi keyifli bi keyifli.

Güzel tepkiler veriyor, mesela kahkahalar atıyor ya da ablası elinden oyuncağını aldığında ağlıyor (başladık bakalım) Bize sesleniyor kimse anlamasa da biz anlıyoruz 🙂

Geçen ay uçakla ilk tatilimize gitmiştik bu ay da arabayla 7-8 saatlik bir yol gittik. Çok şükür yolculuğumuz iyi geçti biz evin kızları hep uyuduk. Yolculuğumuz sonunda Tekirdağ’a ulaştığımız da da oldukça hareketli günler geçirdik benim çok sevdiğim dostlarımla. Ekin Bebeğim nerdeyse gık demedi bu tempoya ama en sonunda babanne ziyaretimizde  ateşlendi. İlk ateşlenmesiydi çok yükselmedi ama suçluluk duygusu yüzünden sıkıntılı anlar geçirdim. Nerdeyse ateşlendiğini duyan gören herkes ateş düşürücü vermemi istedi bense çok yükselmediği sürece ilaç verme taraftarı değilim vermedim. Bu arada yaşadığı her huysuzluğu, değişikliği, ateşi de hala çıkartamadığı dişlere veriyoruz, bakalım ne zaman çıkacaklar. Ve çıktıklarında herşey güllk gülistanlık mı olacak.

Acaba gerçekten geç çıkan diş sağlam olur mu? Meriç 7 aylıkken çıkartmıştı ilk dişini ve maşallah 7 yaşına girdi hala onları kullanıyor tastamam 🙂 arkadaşlarının dişleri çoktan değişmeye başladı bile.

Bu ayın ilklerinden biri de ilk kez denize ayaklarını sokmuş olması. Daha fazlasını yapamadım evet korktum. Pimripikli annelik hanesine bir çizik daha 🙂

Veee en sıkıcı konudan henüz bahsetmedim, işe başlamama sayılı günler kaldı. Neyse bahsetmeyeceğim de yeterince zor bir şey benim için zırlayarak sizi de sıkmak istemem…

İşte böyle havalar da bir ısındı ki İzmir’de çekilir gibi değil, onbir kilo fazlalıkla daha zormuş sıcağa katlanmak 😦 İşe başlayınca verirsin diyorlar…

işte bu kadar büyüdüm!

 

Tatil ve Zenginlik

Haftalardır şubat tatili için geri sayım yapıyorduk. Kumri teyzesinin geleceği günü sabırsızlıkla beklerken doğrusunu söylemek gerekirse ben daha çok henüz annesinin karnında olan minik yeğenimi bekliyordum. Geldiklerinde bizim evde ve anne evimizde bayram havası esti. Kardeşimin karnı baya büyümüştü ve minik yeğenim teyzesini tekmelere boğdu mutluluk kaynağı oldu benim için. O zaman anladım ki anne olmak kadar güzel bir şey varsa o da teyze olmak.

Tatili köyde geçirmekle ilgili tereddütlerim vardı Ekin’i koruyamamaktan çok endişe ediyordum, düzeninin değiştiğinde başıma neler geleceğini az buçuk biliyordum ama kardeşimle de çok zaman geçirmek istiyordum. Herşeyi göze alıp gittik köye, şansımıza hava adeta bahardan kalma gibiydi. Meriç çok mutluydu en sevdikleri yanındaydı, bahçede kedilerin peşinde koşup duruyor, teyzesiyle zaman geçiriyordu ve de teyzesinin Ekin’le zaman geçirmesine pek fırsat vermiyordu. Ekin de mutluydu maması her istediğinde yanındaydı, sıcacık sobanın başında biri bırakıyor diğeri alıyor hop hop hoplatıp duruyordu. Ben de mutluydum hem çocuklarım, hem yeğenim, kardeşim hem anne babamlaydım. Hem de hava almak, değişik birşeyler yapmak çok iyi gelmişti. Sanırım en mutlumuz da annem ve babamdı. Hep beraber olmamız onların iki kişilik dünyalarına renk, ses katmıştı. 

 Meriç şımarıklık yapıp durdu bir keresinde de  dedesinden köydeki kendi odası için küçük televizyon istedi. Ben babamın tamam demesine fırsat vermeden onu alıp dışarı çıkardım, minik bir incir ağacına çıkmasına yardım ettim. Eskiden bizim yaptığımız gibi ağaca tırmandı ve bundan çok keyif aldı. Sonra ona dedim ki ”Biliyor musun Teyzenle benim eskiden senin olduğu kadar çok oyuncağımız yoktu. Ağaca çıkmak, saklambaç oynamak, toprakla, çamurla oynamak, babaannemin yaptığı bebekle oynamak, annemden ona elbiseler dikmesini istemek en büyük eğlencelerimizdi” Meriç anlattıklarımı ilgiyle dinledi. Ve ”keşke benimde çok oyuncağım olmasaydı, sizin oyunlarınız daha güzelmiş dedi. Çok güldüm bu çıkarımına ama Dedesini televizyon masrafından kurtarmış oldum böylece 😉 Bu defa da hergün kalkar kalkmaz artık kime nazını geçirirse onun elinden tutup ağaca çıkmak için bahçeye götürdü. 

Kumri Ağaçta

İşte bu güzel günler maalesef kısa sürdü ve o kadar beklediğimiz göz açıp kapayana kadar bitti. Kardeşimden ve yeğenimden ayrılmak zor geldi. Onlar gitti biz biraz daha kaldık ama bu arada hava da yağmura döndü ve Ekin maalesef şifayı kaptı. Hala keyfi yok kuzunun. Çocuğunun hasta olması, keyfinin olmaması annenin keyfini daha çok kaçırıyor. 

Bu arada anne evindeyken okuyup şükrettiğim Ayşe Kulin’e ait şu sözü sizinle de paylaşmak isterim:  “Ne güzeldir, anne ve babanızın hala çaldığınız kapının arkasında ya da hattın öbür ucunda olması…” 

Hani bazen farkında olmuyoruz ya yaşadığımız güzelliklerin zenginliklerin. İşte bu yazıda anlatmaya çalıştığım benim zenginliğimdi, çok şükür…

Sonbaharın vedası…

Pazar sabahı Ekin’i uyutup, babasının yanına yatırdım ve her zamanki gibi erkenden uyanan Kumrimle yürüyüşe çıktık. Benim asıl niyetim hem Kumrimle kardeşi olmadan zaman geçirmek hem de bir kaç kare fotoğraf çekebilmekti, fotoğraf aşkı olanlar beni anlar ancak, o deklanşör sesini uzun süre duymazsanız eksik kaldığınızı hissedersiniz. Tamam evde kızlarımı çekiyorum, yaptığım kekleri börekleri falan çekiyorum ama gönlümdeki fotoğrafçılık bu değil tabi. Önce park ziyareti yaptık. Bizimki oynadı, zıpladı, koşturdu, böcek aradı, güzel taşlar buldu. Yetmedi köpek, kedi fotoğrafı çekti, o da yetmedi ‘anne şunu çek bunu çek’ diye beni yönlendirdi 🙂

Anladım ki o da özlemiş dışarıda başbaşa geçirdiğimiz zamanları. Bir kere kardeşini de alıp gitmiştik, Ekincik öyle ağlamıştı ki geri dönmek zorunda kalmıştık o zaman, Meriç üzülmüştü  ama yine de anlayış göstermişti. Benim de içime dokunmuştu onun hali.

O gün Ekin’in uykusu uzun sürdü de biz de soğuk falan dinlemeden boş sokakların tadını çıkardık. Kumrim eğlendi. Ben bir kaç kare fotoğraf çektim, kendime geldim. İnanmazsınız belki ama nefes aldığımı hissettim. Arkadaşlarımızla yaptığımız fotoğraf gezilerimizi de çok özledim. Acaba ne zaman çıkabileceğim tekrar? 

Kızımla çıktığım fotoğraf gezisinden fotoğraflar… Sonbaharın vedasını şehrin arasına sıkışmış bir parkta yakaladık, sonbahara özgü renkleri kış günü bulmakta İzmir’e has güzelliklerden biri olsa gerek.

Modelliği kızım yaptı, model çocuk olunca sonbaharın fotoğraflarda tamamlayıcısı olan kırmızı şemsiye böyle komik oldu,kırmızı  çocuk şemsiyesi 🙂 

çiçi şemsiye boncuk yaprak meric3 meric2 meriç halka

Atlı karınca dönüyor dönüyor…

Fotoğraf makinama hakettiği ilgiyi gösteremediğim için üzülüyorum hiç fırsatım olmuyor ne yazık ki. Hatta terzi kendi söküğü dikemezmiş derler ya doğru dürüst hamilelik fotoğrafım bile yok. Ama düğünlere giderken yanıma almayı unutmuyorum o zaman da çektiklerim bildiğiniz hatıra fotoğrafından öte olmuyor, ailenizin şipşakçısı muamelesi yapılıyor biraz ama olsun hiç değilse o işe yarasın.

Geçenlerde bir düğünde ona bile izin verilmeyecekti nerdeyse, salonun fotoğrafçısı geldi ‘profesyonel makina ile fotoğraf çekmek yasak’ dedi. ‘Neden, ben kendi masamı çekiyorum ne sakıncası var’ dedim de iyi tamam diye mırıldandı gitti. O da ekmek parası derdinde tabi. 

Geçenlerde fuarda yapılan bir düğüne giderken kocama ‘biraz erken çıkalım da fırsattan istifade Lunaparka falan gidip çekim yapalım’ dedim. Bu fikir en çok Meriç’in hoşuna gitti tabi.

Sizlerle de hatıra fotoğrafı ile karışık Lunapark çekimimizi paylaşmak istedim.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.