Mahalle baskısı ve @drerolkose

Ekin benim çok şükür ikinci bebeğim. İlkinde yani Meriç’te; deneme yanılma netten, kitaplardan, anadan, konudan komşudan duyduklarım gördüklerimle  güzel bir çocuk yetiştirmişim çok şükür sonuç ortada (anne burada yavrusunu şahin görüyor olabilir). Şimdi diyorum biraz rahat bırakılmayı haketmemiş miyim ben? Yoook nerde. Geçen güneşli bir kış günü Ekin’i kendimce gayet güzel giydirip üstüne tulumunu çektim belki abarttım bile çünkü kız rahat hareket edemiyor tulumun içinde kapıyı çektim dış kapıdan adımımı atacağım ki komşu teyze yakaladı beni: ‘Aaaaa kızım o çocuk öyle dışarı çıkarılır mı? soğuk hava, daha çok küçük o, al al al bunu sar çocuğa üşütürsün Allah korusun’ diyerek resmen beni azarladı ve verdi torununun battaniyesini, sardı da bir güzel yolladı beni dışarı. Birşeycik diyemedim kuzu kuzu iyice lahanaya dönmüş bebemle çıktım dışarı.

Yine günlerden mahalle baskısı günü uykusuz bir geceden çıkmışım Ekin’in mızmızlığı üstünde hiç ağlamadığı kadar ağlıyor ona üzülüyorum, emzirmekten helak düşmüşüm komşular toplanmış çaylarımızı içiyoruz birisi yine ‘senin sütün yetmiyor mamaya başla’ demesin mi? dedi. Tepem attı valla, kırmak hiç istemediğim biri üstelik, sadece ‘doktor sütümün yettiğini söylüyor, kilosu ayına göre iyiymiş’ dedim. ‘sen yine de ver mama bakma doktorlara’ dedi.  Aman ne uzatıcam klasik mahalle teyzesi klasik mahalle baskısı işte dedim geçtim.

İzmir’de bugünlerde bahar değil resmen yaz havası haliyle evden aşırı aşırı sıkılmış olan ben çocuklarla parka çıkmaya can atıyorum. Bu parkta geçirdiğimiz zaman dilimi önce çocuklara sonra bana çok iyi geliyor. Ama bu parklar havaların da güzelleşmesiyle o mahalle baskısını en şiddetli şekliyle yapacak potansiyel mevcut olan  mahalle teyzeleriyle dolu. Parka adım atmadan önce tüm bildiğim duaları okuyorum.  Ama ne fayda kendi çocuğu kumla banyo yapıyor görmüyor da benim bebeye gelince ‘biraz rüzgar mı var dokunur mu bebeğe’ ya da ‘hava bugün çok sıcak terlemesin üstündekilerle’ ya da ‘sizinki de maşallah hiç durmuyor ne çok tırmandı, koşturdu terlemiştir, havlu var mı yanında sırtına koysan’ (Meriç için diyor- 5,5 yaşında) Hepi topu belki bir saat kalıyorum ama yeminlen burnumdan geliyor. Bir rahatla teyze bırak  o havluyu elinden usulca, tadını çıkar şu caanım İzmir güneşinin ve lütfen çevrendeki taze annenin de üzerinden elini çek.  

Ben sesimi çıkartmıyorum ama bir sor neden? Hemen söyleyeyim, çünkü ben köyde doğdum büyüdüm bu mahalle baskısı ne ki ben baskının alasını yaşamışım üniversiteye gidip de oradan ayrılana kadar. Okuyan kız iki tane olunca köyde haliyle bütün gözler bizim üzerimizde olurdu, oturmamız, kalkmamız, giyinmemiz, saçımız başımız hep olay.  Şimdi Erol Köse nasıl bir ünlünün üzerine gidip onu ünlü olduğuna değil doğduğuna pişman ediyor hah işte tam da öyle bir baskı vardı üzerimizde diyeyim siz anlayın. Ne yapsaydım sayın köy halkım okula şalvarla mı gitseydim? He şimdi konuşması kolay o zamanlar her duyduğuma salya sümük ağlar ‘ biz sadece arkadaşız, insan arkadaşıyla bir Tire sandviçi de mi yiyemiyecek’ diye de zırlardım. 

Ne günlerdi be! Zaten beni bir anneler bir de Erol Köse’nin gazabına uğramış ünlüler anlar 🙂

İçses ‘Ben kendimi nasıl bir yere koydum ya amman yazdım gitti’ 

merianne

Karaburun ve Nergisler – sene 2009 falan 🙂

4. Ay Uzatmaları oynuyorum

Zamanın hızına yetişmek mümkün değil. Öyle hızla hızla geçiyor ki dört ay çoktan bitti bile ve ben kendimi bu hız karşısında bir seyirci gibi hissediyorum… Ekin kızım kaptığı şifayı maalesef hala tam anlamıyla atlatabilmiş değil. İlk antibiyotiğini aldı ki ben bunun bu kadar erken aylarda olmasını hiç istememiştim. Çok şükür ki yavaş yavaş atlatıyor.  

Bu ay onunla iletişimimizin daha kuvvetli olduğunu hissediyoruz. Mesela kalabalık bir ortamda benim sesimi ayırt edip ta uzaktan bana dönüp gülümsüyor. İşte o zaman gidip o kucağında olduğu insanın elinden kapıp öpücüklere boğasım geliyor. Meriç’e ve babasına da aynı şekilde ama bana ah bana bir başka!

Birlikte ablasının kitaplarına bakıyoruz bayılıyor öyle renkli menkli şeylere uzun uzun kocaman kocaman açarak gözlerini bakıyor adeta birazdan okumaya başlayacakmış gibi. Bana ilgisi başka diyorum ama ilk kahkahasını ablasına attı. Henüz bana öylesi güzel bir kahkaha atmadı ki yapmadığım şebeklik kalmadı. 

Bu ay diğer aylara göre az kilo almış ben hastalığına bağlıyorum, Doktorumuz ayına göre normal bu aylarda çok almaz diyor ama aşı için gittiğim Aile hekimi hemşiresi kilosunu az buluyor. Gece sık sık kalkıp emzirmemi istiyor. Ekin gece bir kez uyanıyor bende öyle 🙂 

Devletin verdiği 4 aylık doğum iznimi bitirdim 6 ay olsun bende faydalanayım çok istedim ama olmadı. Nasip. Çok şükür ki gerçekten anlayışlı bir patronum var bir anne için büyük şans çünkü istediğim dört aylık ücretsiz izni geri çevirmedi olumlu yaklaştı sağolsun. Anlayacağınız uzatmalardayım ve sayılı gün çabuk geçiyor…

Evde zaman kızlarımla güzel geçiyor her gün kapımı tıklayan iki-üç komşum var, nerdeyse her gün pişen bir kekim var, dahası benim de istediğimde kapısına dayandığım arkadaşlarım var düşündüm de evde olmak aslında o kadar da sıkıcı değil 🙂

Resim 1170

(bizim yatağımızda bizim dışımızdakiler)

Tatil ve Zenginlik

Haftalardır şubat tatili için geri sayım yapıyorduk. Kumri teyzesinin geleceği günü sabırsızlıkla beklerken doğrusunu söylemek gerekirse ben daha çok henüz annesinin karnında olan minik yeğenimi bekliyordum. Geldiklerinde bizim evde ve anne evimizde bayram havası esti. Kardeşimin karnı baya büyümüştü ve minik yeğenim teyzesini tekmelere boğdu mutluluk kaynağı oldu benim için. O zaman anladım ki anne olmak kadar güzel bir şey varsa o da teyze olmak.

Tatili köyde geçirmekle ilgili tereddütlerim vardı Ekin’i koruyamamaktan çok endişe ediyordum, düzeninin değiştiğinde başıma neler geleceğini az buçuk biliyordum ama kardeşimle de çok zaman geçirmek istiyordum. Herşeyi göze alıp gittik köye, şansımıza hava adeta bahardan kalma gibiydi. Meriç çok mutluydu en sevdikleri yanındaydı, bahçede kedilerin peşinde koşup duruyor, teyzesiyle zaman geçiriyordu ve de teyzesinin Ekin’le zaman geçirmesine pek fırsat vermiyordu. Ekin de mutluydu maması her istediğinde yanındaydı, sıcacık sobanın başında biri bırakıyor diğeri alıyor hop hop hoplatıp duruyordu. Ben de mutluydum hem çocuklarım, hem yeğenim, kardeşim hem anne babamlaydım. Hem de hava almak, değişik birşeyler yapmak çok iyi gelmişti. Sanırım en mutlumuz da annem ve babamdı. Hep beraber olmamız onların iki kişilik dünyalarına renk, ses katmıştı. 

 Meriç şımarıklık yapıp durdu bir keresinde de  dedesinden köydeki kendi odası için küçük televizyon istedi. Ben babamın tamam demesine fırsat vermeden onu alıp dışarı çıkardım, minik bir incir ağacına çıkmasına yardım ettim. Eskiden bizim yaptığımız gibi ağaca tırmandı ve bundan çok keyif aldı. Sonra ona dedim ki ”Biliyor musun Teyzenle benim eskiden senin olduğu kadar çok oyuncağımız yoktu. Ağaca çıkmak, saklambaç oynamak, toprakla, çamurla oynamak, babaannemin yaptığı bebekle oynamak, annemden ona elbiseler dikmesini istemek en büyük eğlencelerimizdi” Meriç anlattıklarımı ilgiyle dinledi. Ve ”keşke benimde çok oyuncağım olmasaydı, sizin oyunlarınız daha güzelmiş dedi. Çok güldüm bu çıkarımına ama Dedesini televizyon masrafından kurtarmış oldum böylece 😉 Bu defa da hergün kalkar kalkmaz artık kime nazını geçirirse onun elinden tutup ağaca çıkmak için bahçeye götürdü. 

Kumri Ağaçta

İşte bu güzel günler maalesef kısa sürdü ve o kadar beklediğimiz göz açıp kapayana kadar bitti. Kardeşimden ve yeğenimden ayrılmak zor geldi. Onlar gitti biz biraz daha kaldık ama bu arada hava da yağmura döndü ve Ekin maalesef şifayı kaptı. Hala keyfi yok kuzunun. Çocuğunun hasta olması, keyfinin olmaması annenin keyfini daha çok kaçırıyor. 

Bu arada anne evindeyken okuyup şükrettiğim Ayşe Kulin’e ait şu sözü sizinle de paylaşmak isterim:  “Ne güzeldir, anne ve babanızın hala çaldığınız kapının arkasında ya da hattın öbür ucunda olması…” 

Hani bazen farkında olmuyoruz ya yaşadığımız güzelliklerin zenginliklerin. İşte bu yazıda anlatmaya çalıştığım benim zenginliğimdi, çok şükür…