Okullu Ekin

Okullu Ekin

Ekin bebem büyüdü de okullu oldu… Hala bebeklik videolarına bakıp güldüğümüz bebek şimdi sabah kendiliğinden uyanıp ‘anne okuluma gidicem’ diyor. Ne garip…

Bazı ilkleri Meriç’imle yaşadığımdan o kadar etkilenmezmişim gibi hissediyordum ama her çocuk ayrı bir birey ayrı bir deneyim.

Okula başlamadan önce okulun ne kadar güzel bir yer olduğuyla ilgili çok konuştuk o da arada bir heyecanlandı gitmek için hevesli davrandı biz sevindik, arada bir ‘ben okula gitmek istemiyorum büyüyünce giderim’ dedi korktuk. Okula başlayınca ilk iki gün çok ağladı sabah kalktığında ‘okula gitmicem’ diyerek uyandı biz ne yapacağımızı bilemedik ama kararımızdan da taviz vermedik. Gittiği okula güvenim de tam olunca öğretmenlerinin ve kurucusunun da yardımlarıyla Ekin okula iki gün sonra isteyerek severek ve hatta koşarak gitti. Çok şükür…

Ekin daha bir rahat, daha bir keyfine düşkün, daha bi istedikleri olsun isteyen, pek kendinden ödün vermeyen çocuk. Ama tutturan zır zır ağlayan şımarık bir çocuk da değil. Bilmem anlatabildim mi? 😊 O yüzden zor olur diye düşündüğüm okul hayatı gayet güzel gidiyor. ‘Anne ödevim var’ ‘Anne bugün ne günü’ dediğinde seviniyorum çünkü sorumluluklarının far8kında olması isteyerek bunları yapması bence çok güzel.

Geçenlerde okulda çok sevdiği öğretmeni ve arkadaşlarıyla doğum gününü kutladık. Bu da bir ilk oldu. Ekin’in okulda ilk doğum günü kutlaması… Artık o tam 4 yaşında…

Tabi o yine prenses… Meriç’te görmediğim bir şey daha işte süse püse düşkünlük bi prenses edaları falan… Evde sokakta gezmede hep bir tütü giyme isteği… Aynaya bakıp ‘güzel olmayı seviyorum’ diyen bi kızın annesiyim. Biz de kabullendik o bir prenses bizim prensesimiz…

Bi yandan da bu da büyüdü be diyorum büyümesini seviyorum ama bebeklik halleri de ne güzeldi özlüyorum…

Yeni bi bebek lazım bize şimdi 😉

20161017_154932

img_20161020_102536

Kararlıyım Blog Yazmaya :)

Eskiden çocuğumun eline kürdan batsa yazardım şimdi Meriç ilkokul üçüncü sınıfın yarısını bitirmiş, zevkleri, istekleri, üzüldükleri olan bir çocuk oldu doğru dürüst okul maceramız bile yok blogta. Ekin Bebe diye bildiğiniz bıdık tam bir dilli düdük, abladan o kadar çok şey kapıyor ki. Meriç İlkokul birinci sınıftayken (bence en zor dönem) nerdeyse Ekin de okumayı söküyordu. Hiç fena da olmazdı hani şimdiden babasıyla anlaşma yapmaya çalışıyoruz ”Ekin ilkokula başladığında sen çalıştır, hayır hayır sen çalıştır” falan diye… Düşünüyorum da tam bi kabus. Valla daha çok var demeye gelmiyor bu bebe milleti bi bakmışsın gelivermiş o daha çok var dediğin zamanlara…

Bugün evde Meriç’e hamileyken tutmaya başladığım günlüğü bulup okuyunca çok duygulandım. O zamanki hislerimi okumak, Meriç’in o hallerini hatırlamak bana blogumun da amacını hatırlattı. Hafızama inat kanıtlarım olması bunları okuyup o günleri hatırlamak çok güzel.

Meriç’in ilk günlerinde yatak odamda (Meriç orada olduğu için) yemek yediğimi biliyor musunuz? Çünkü mutfakta onu özlüyormuşum. Çok güldüm buna.

aktif olduğum tek adres instagram: sukriye.korkmaz

Senenin En Güzel Zamanları Bunlar

Senede birkaç günü beraber geçirmek için özlem biriktirdik, hasret biriktirdik… Sonra ‘senenin hangi zamanı buluşalım’ diye konuşmaya başlayınca heyecan sardı içimizi. Ev sahibi olmak ayrı heyecan, planı yapan bendim bu sefer… O birkaç günü unutulmaz kılmak, bir yılın acısını en güzel şekilde çıkartmak istiyoruz hepimiz.

Planı yaparken daha çok önceden bizim keşfettiğimiz en güzel yerleri onlarla beraber gezmek oralara dostluğumuzun izini bırakmak istiyorum… Onlarsız yarım gezmişiz gibi tamamlamak istiyorum hatıraları…

Gündüzleri gezerek çocuklarımızı eşlerimizi de katarak eğlenip gezerken geceleri de onlar uyurken kendimize ayırdık tüm zamanı sabaha az kala uyuduk hiç istemeyerek, hiç doyamayarak birbirimize…

Her şeyden konuştuk, çocuklardan, eşlerden, üniversite yıllarımızdan… Bitmesin istedik ama kum saatinin kumları gibi geçiyordu hain zaman…

Yine nasıl geçti anlamadık, yine tadı damağımızda kaldı… Bir sonraki buluşmayı özlemle bekliyorum şimdiden…
30 Nisan gecesi gelen misafirlerimle 1 Mayıs Cuma günü Nazarköy’e gittik. Daha önce yazmıştım burayı pek bi değişiklik yok en önemli değişiklik kapanan birçok boncuk atölyesi… Önceki yazımı okumak için bir tık buraya

2 Mayıs Cumartesi günü en çok gitmek istediğim Urla Enginar Festivaline maalesef gidemedim. Nedeni aşırı kalabalıktan sıkılan kocalar ve aşırı kalabalıkta baş etmekte zorlanacağımız bebelerimiz. Urla’nın içine girdik festival alanını gördük ve kaçtık… Ama Balıklıova – Mordoğan – Karaburun turu yaptık. Daha önce gitmiştim yazmıştım bir şeyler isterseniz burayı bi tıklayın.

3 Mayıs için de planlarım olmasına rağmen dostlarım o gün öğleden sonra dönecekleri için evde zaman geçirmeyi tercih ettik.

En çok fotoğraf makinemi kullandığım zamanlar bunlar…

Bekle ki geçsin şimdi bir sene…

Üniversite arkadaşlarımla daha önceki geleneksel buluşmalarımızdan diğer yazılar…

1- https://sukriyekorkmaz.wordpress.com/2011/12/21/dostluk-guzel-sey/

2- https://sukriyekorkmaz.wordpress.com/2012/06/19/dostluk-guzel-sey-2/

3- https://sukriyekorkmaz.wordpress.com/2012/06/19/dostluk-guzel-sey-2/

 

 

 

Çocuk Hakkı – Çocuk Haklı

Sürekli ‘daha dün gibi’ dediğimi fark ettim, peki neydi benim zamanla alıp veremediğim…

 Yeni yıl gelmişcesine süslenmiş yine sokaklar, alışveriş merkezleri, ben zamanı durdurmaya, yavaşlatmaya çalıştıkça bu yeniye olan heyecanı anlamıyorum.

 Son zamanlarda bloguma da giremiyorum, iş yerinde wordpress sakıncalı siteler arasına girdi, evde malum iki bebe ile ilhamın gelmesini beklemek hayli olasılıksız.

 Geçen Facebook sayfamda Çocuk Hakları Günü dolayısıyla paylaştığım yazı çok düşündürdü beni ‘Çocuğun en temel hakkı, çocuk olma hakkıdır’ yazıyordu. Meriç’i düşündüm, zaten sık sık düşünüyorum, onun gibi hayalperest, oyun oynarken kendini kaybeden bir çocuğu saatlerce ödev yapmaya mahkum etmenin haksızlık olduğunu düşündüm. Haksızlık evet ama bir yandan da buna mecbur hatta bunun yanında çok şeye daha da mecbur yine maalesef.

 Bu yıl İngilizce kursuna başladı, geçen yıl da başlamıştı da bırakmıştık sıkılınca, bu yıl ‘alsa iyi olur’ dedi sınıf öğretmeni ‘İngilizce önemli’. E bana göre de Matematik dersi önemli. İnternetten eğlenceli matematik testleri falan alıyorum, eğlenceli olursa sıkılmayacak sanki. Meriç sıkıntıya gelemeyen bir çocuk, geniş zamanları seven, geniş oyun zamanı, geniş yemek zamanı, geniş kitap okuma, geniş resim yapma… Bunlara zaman kalsın diye de sıkıştırılmış ödev zamanı ayarlıyor kendince. Nasıl mı? Yazısı okunmayacak kadar kötü oluyor mesela biran önce bitsin telaşıyla, isteksizliğiyle yaptığı için. Problemlerin çözümleri de öyle alakasız sonuçlar. Ben sinirden deliye dönmüşken de ‘ben daha önemliyim, ödev değil’ deyiveriyor. ‘Tabi ki’ diyorum ‘sen önemlisin’.

 Düşünüyorum daha minnacık, kıyamıyorum ama ‘sen her şeyden önemlisin boş ver kızım ödevini yapmayıver bugünde’ de diyemiyorum. Çünkü tutarsız davranmış olacağım bu kez de. Arkadaşlar anlatıyor kendi çocuklarını, okuldan gelir gelmez ödevinin başına geçen de var Meriç gibi yapan da ödevinin başına geçip mutsuz olan yani, aklı oyunda kalan… Kıyaslamıyorum ki kimseyle onu. O apayrı bir kişilik, bazen sinir harbi de yaşasak onun o kendine münhasır kişiliğine de hayal dünyasına da hayranım ki ben. Keşke diyorum hayat onun istediği gibi olsa. Mesela hayvanları çok seviyor ‘hayvan bakıcısı’ olacağım diyor, ‘veteriner ol’ diyorum, hayvan bakıcısı olmakta kararlı, o hayvanları sevgisiyle iyileştirecekmiş. Bunun için okumaya gerek yokmuş. Paranın pulun ehemmiyetinin olmadığı ne güzel yaşlar… 

 Çocuklarımızın çocuk olma hakkını maalesef erkenden kendi ellerimizle alıyoruz. Çocuklar ilkokuldan itibaren o sınav senin bu sınav da senin bir yarışın, koşturmacanın içinde buluveriyorlar kendilerini. Açıkcası ara ara tökezlediğim bu koşturmacanın içine, zamanın, sistemin acımasız çarkına çocuklarımı da katmak istemezdim. Çocuk çocuk olmalı derken çok ciddiyim ama bu çarkın dışına nasıl çıkılır bilmiyorum. Erkin Koray örneği var evet ama o da pişmanmış kızını okula göndermediğine baksanıza.

 

Akşam olsun da kızlarıma kavuşayım diye beklerken bu ödevler, sınavlar bize fazla geliyor…

 meriç

 

Ekin ile İki Yıl

Ekin’im…

Sen gelmeden önce çok kitap okudum. Artık kendimi daha deneyimli hissediyordum bebek bakımı konusunda ama olsun, hiç uyku problemi yaşamayalım, hiç emzirme, yemek sorunumuz olmasın istedim. Öncelikle daha rahat bir anne olmaya kararlıydım bu kez. İşte hamile olduğumu öğrenmem, kalp atışlarını duymamla Tracy, Ferber, mahallenin mutlu bebeği vb. uzmanların kapılarını tıklamış anlattıkları yöntemleri harmanlamış ama artık iyice kafası karışmış bir anneydim.

Bu yüzden gardımı aldım bekliyorum diyemedim, daha çok endişeliydim ve endişelendiğim tek şey de uyku problemi, yemek problemi vs. değildi. İki çocuklu hayatın bize yaşatacaklarına dair endişelerim vardı. Tabi ki biricik ablanın tepkilerini, aranızın nasıl olacağını da dert ediyordum. Açıkçası ablanı öyle çok seviyordum ki seni de onu sevdiğim kadar sevebilecek miydim hiç bilmiyordum bunu da merak ediyordum.

Ve sonra sen geldin, nasıl güzel bir bebektin daha ilk bakışta sevilmeyecek gibi değildin hani, o an aşık oldum, hayran kaldım, seni o an çok sevdim çok, ablanı sevdiğim kadar hem de…

Ne uyku problemi ne emzirme, ne o ne bu. Hırçın bir nehirden sonra dalgasız bir denizde keyifte gibiydim adeta. Ya ben baya tecrübelenmiştim ya da sen gerçekten sorunsuz bir bebektin. İki yaşını bitirmeden yaz başında yine çeşitli uzman görüşleri, blogcu annelerin görüşlerini harmanlayıp iyi bir Tuvalet Eğitimi vermeye niyetlenmişken, sen açıkça ‘ben daha hazır değilim’ mesajını verince (hani şu eline kakanı aldığın) bırakmıştım bende. Yaz sonunda tekrar denediğimizde ise şaşırtıcı derecede hızlı bir şekilde beze veda ettik. Yine bütün yöntemler elimizde patladı.

Boyun ve kilondan pek belli olmasa da konuşmanı duyan daha büyük olduğunu sanır. Her şeyi anlıyor, cevap veriyorsun, şarkılar söylüyorsun… Müziğe bayılıyorsun, sen kulağını vermiş müzik dinlerken rahatsız edilmekten hiç hoşlanmıyorsun… Bir de ablanla kardeş kavgalarınız var ki evlere şenlik 🙂

Ablan bu ara çok meşgul, sana doğum günü partisi hazırlıyor, ihtiyaç listesi, davetli listesi, davetiyeler…Belki arada kızıyor falan ama o da seni çok seviyor merak etme.

Ekin’im canım kızım, iyi ki doğdun, iyi ki bizimlesin, hep birlikte nice mutlu yıllarımız olsun… Seni çok seviyoruz…Annen – Baban – Ablan…

EKİN5EKİN1K

Kardeş Şart Değil Belki Ama Candır

Bu sabah Meriç’in beslenmesi için Elmayı dilimleyip koydum, bi parçasını da Ekin’e verdim. Diğer elini uzattı ‘Meliç’ dedi… Meriç’e de götürecekmiş elma. Şaşırdım ama daha çok duygulandım. Ufacık boyu var yaptığı şeye bak.

Sonra aklıma eskilerden bir anı geldi. Ben Ortaokuldayım, kardeşim İlkokulda. Okullarımız farklı yerlerde, öğle yemeği saatinde beslenmemi çıkardım yemek için, o da ne? Kardeşimin beslenmesi de benim çantamda kalmış, vermeyi unutmuşum. Nasıl üzüldüm, nasıl suçluluk hissettim ve kendime kızdım hala dün gibi hatırlıyorum. Hatta ağladığımı da hatırlıyorum. Gidip ulaştırmamın imkanı yok, çocuk aç kaldı benim yüzümden. Ama ben de aç kaldım yemedim, yiyemedim o sandviçi.

Küçüklüğümüzde çok iyi anlaştığımız söylenemezdi hatta annem hep kedi köpek benzetmesi yapardı aramızdaki ilişki için. Ama bu vicdansız olmamı gerektirmiyordu tabi. Kardeştik biz netice de.

Büyüdükçe aramızdaki  bağ güzelleşti. Üniversite de en çok hissettim onu ne kadar çok sevdiğimi. Annemi babamı nasıl seviyorsam, özlüyorsam öyleydi… Belki hep öyleydi ama birarada olunca farkedemiyorduk didişmekten.

Şimdi en yakın arkadaşım, dostum, kanım, canım… Uzakta olsak sesini duymadan geçirdiğim bi günüm yok. Sesinin bi tınısından anlıyorum üzgün mü, sinirli mi, mutlu mu… Bu aralar üzgün benim canım kardeşim. Minicik Ela’mız biraz rahatsız. Çok önemli bir şey değil, İnşallah geçecek ama evlat işte. Onun halsiz duruşu, iştahsızlığı, tam geçti derken ateşlenivermesi nasıl bütün annelerin kabusuysa Kardeşim için de öyle. Tabi o orada öyle üzgünken ben nasıl mutlu olabilirim. Teyze yüreği de anne yüreğinden farklı değilmiş. Nasıl ki yavrularımın hastalığında kalbim yerinden çıkacak gibi oluyorsa, Ela’cığımın hastalığında da aynı şekilde.  Bir an önce iyileşsin diye dua ediyorum.

Birlikte atıyor biricik kardeşimle kalbimiz… Hep de öyle olacak umarım. Kardeş şart demiyorum, elbette herkesin kendi kararı ama kardeş candır. Dilerim kızlarım da bunu erken farkeder ve birbirlerini hiç kırmazlar…

elam3

Dostlarımla…

dostlar45k Dostlar Buluşması 2014 konulu organizasyonumuzu da gerçekleştirdik. Offf bir sene daha bekle şimdi derdindeyim şu an…

Bu yıl İkinci kez Bilecik’te can dostum Nigar ve biraz daha genişleyen ailesinin yeni evinde toplaştık. Yeni minik bi ev sahibimiz daha vardı ismi Sare… Aslında tüm yazının konusu bile olabilir, o kadar çok sevdim ki. Bebek kokusunu, sakinliğini, dinginliğini… Öylece duruyor ama inanılmaz huzur veriyor…

Daha iki aylık olmasına rağmen çok iyi bir evsahibi. Annesi gezi planı yapmış, ben planı okurken yoruldum o bizle gezerken ‘gık’ demedi. Maceracı, gezenti aileye böyle bir Bebek Maşallah! Evet yazının tamamını ele geçirmek üzere 😉

Senenin en kıymetli bi kaç gününü doya doya geçirdik. Tam da istediğimiz gibi, hiç kasmadan telaş etmeden… Sabahları erken kalkıp uzuuun kahvaltılar yaptık. İlk gün Bilecik’in keşfedilmemiş yerlerini keşfetmeye çıktık. Şaka şaka yok öyle bir yer 🙂 Ama olsun yine de güzel yerlerdi, çocukların kendi kendilerine eğlendiği dolayısıyla bizim rahat muhabbet edebildiğimiz yer olması kafiydi zaten. Yeşillikler içinde doğanın kucağında mutlu saatler geçirdik. Geceleri yatma saatini geçe aldık zamanı en iyi değerlendirmek için.

İkinci gün yine erken kalkıp uzunnn bi kahvaltı ve sonra ver elini Eskişehir. Hep gitmek istediğim bir şehirdi, can dostlarımla birlikte gitmek varmış. Eskişehir’i gezip görünce Göknurcuğumun memleketini neden bu kadar sevdiğini anladım. Çünkü  İzmir’den sonra yaşanılacak şehir orası. Deniz yok ama bir çay (Porsuk) millete eğlence olmuş, bu kadar mı iyi değerlendirilir, adamlar yapmış abi. Hareketli, renkli, enerjik, yaşayan, nefis bir şehir işte. En çok uçsuz bucaksız gibi gelen Sazova Bilim Kültür ve Sanat Parkı‘’nı, Porsuk Çayının kenarındaki cafelerin canlılığını sevdim.

Eve döndüğümüzde adamakıllı yorulmuşuz ama yine de kolay teslim etmedik uykuya kendimizi, saçma bi film izledik. Biraz balkon muhabbeti derken daha fazla dayanamayıp uyuduk. 

Ertesi sabah son uzunnn kahvaltımızı yaptık hani Cemal Süreya demiş ya ‘Kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı’ aynen öyle hele de en sevdiğin dostların yanındaysa daha bi mutlu…

Kahvaltı sonrası benim planım çoluğu çocuğu toparlayıp eve doğru yola çıkmaktı, ertesi gün okul var, çocukların banyosu, beslenmesi şusu busu. Ama öyle olmadı. ‘Bi kahve içelim bi yerde öyle gidin’ dedi ev sahiplerimiz. Gittik kahve içtik, çay içtik… ‘Hadi biz kalkalım’ dedik, bu kez ‘geçen geldiğinizde gitmiştik ama şimdi çok değişti bir de şurayı görün’ dedi ev sahiplerimiz orayı da gördük derken saat hayli geç oldu. Birbirimizden ayrılmak ne kadar zor olsa da Canım Tülücüğümün yolda durup biryerlerde birşeyler içelim teklifini kabul edemedim. Çocukların banyosu falan malum.

Sağ salim döndüğümüzde Çoçukların banyosunu yaptırıp, uyutacak zamanı buldum ama keşke yolda durup Tülaylarla birşeyler içseydik demeden edemedim. Yine tadı damağımda kaldı…

Kızlara Not 1: Herşey harikaydı, şahaneydi, eşsizdi ama bu buluşmadan ‘aklında en çok yer eden ne’ derseniz kızlar: ‘İlerde … yapacağım’ dediğimde ‘senin ilerin mi kalmış’ diyen Nigi’min sözü derim 😉

Demeseydi iyiydi yahu. Çünkü hala ileride yapmayı düşündüğüm el işlerim var benim. Kanaviçe yapacağım, bebelere kıyafetler dikip, öreceğim, bol bol fotoğraf çekeceğim.

Kızlara Not 2: Bir de sizi çok seviyorum, nice buluşmalarımız olsun, her defasında çoğalalım ama eksilmeyelim…

Son bişi : Kocalarımıza kocaman bir teşekkür gönderelim, bu buluşmalarımızı destekleyip iyi birer arkadaş oldukları için, çocuklarımıza da çok teşekkür ederim her buluşmada biraz daha büyüyüp bize yaşlandığımızı hatırlatsalar da anlaştıkları ve uyumları için…dostlar3k

Bir Sevgililer Günü Anısı

Sevgililer günü yazısı yazacağım aklıma gelmezdi ama bugün facebook, twitter, instagram kısacası bütün sosyal alem, Google Amca bile sevgi böcüğü modunda, mail kutuma düşen sevgililer günü kutlamaları, kampanyaları da cabası. Kalpler, tektaşlar, çoktaşlar istesen de kaçamıyorsun. Hatta bu ara ciddi ciddi sardığım ilk oyun olan Hay Day bile ev yapımı sevgililer günü kurabiyesi yapmamı istedi.

 Biz bu günü kendimizce özel bulmadığımızdan kutlamıyoruz, tamamen ticari amaçlı bunlar şekerimmm. Şimdi aranızda ‘tabi kocan hatırlayıp bi tam tur bileklik almıyor, onu da geçtim bir orkide bir papatya bile göndermiyor, şiir neyim de yazmıyor ondan böyle yok efendim ticari, yok saçma gibi’ karalamalar yapıyorsun diyenleriniz olabilir. Hımmm hakkınız da olabilir ama yok ya kocam bana hediye alacaksa yarın alsın ya da bir ay sonra alsın sorun olmaz yani.

 Ama ben bugün asıl mazide bir gün hatta evliliğimizin ilk yıllarında kocamın bana aldığı hediyeyi yıllar sonra tarihe not olsun diye yazıyorum… Ben ne zaman anlatacak olsam kocam ‘duymayan kaldı mı?’ diye soruyordu duymayan kalmasın dedim 😉

 Şimdi… evliliğimizin ilk ya da ikinci sevgililer gününü yaşıyoruz, ikimizde ticari amaçlı bir gün olduğunu birbirimizin kafasına iyice sokmuşuz ‘yani kimse birbirinden hediye falan beklemiyor’. Kocacım iş çıkışı beni eve bıraktı ekmek almaya gitti. Ben de çekmişim eşofmanları telaşla akşam yemeğimizi hazırlıyorum. Gitti gelmez, gitti gelmez… Ben sinirlenmişim de birazcık, derken kapı çaldı, açtım kapıyı, tam çemkiricem ‘nerde kaldın?’ diye o da ne?!! Elinde kocaman bir paket!!! Benim gözlerim bi parladı tabi. O an ticariymiş, saçmaymış hiç umurumda değildi valla huyumuz kurusun kadın milletinin hediyenin cazibesine kapılması bu kadar saniyelik bir olay işte.

 Ayyyy benim yelkenler suya indiği gibi ağzım kulaklarıma vardı, hatta eteklerim zil çaldı… Kırmızılı janjanlı ambalajlı hediyemi aldım elime, paket büyük olduğu gibi ağır da. ‘Allah Allah ne olabilir ki bu’ diye hızlıca düşünürken o an kafamda bir ampul yandı (yanmaz olasıca) ‘nolur olmasın nolur olmasın’ diye dua ede ede açtım ki bir de ne göreyim ‘Düdüklü Tencere’!!! Ben alı al moru mor oldum. Karşımda mutluluktan deliye dönmemi en sevgi pıtırcığı halimle kendisine sarılmamı bekleyen bir adam elimde de düdüklü tencere var. Gülsem mi ağlasam mı bilemediğim zamanlardan birini yaşadım o an. Bir seçenek daha var ama sevgililer gününde cinnet geçirdi manşetlerinde yer almamak adına onu hemen es geçtim 😉

 Ne mi yaptım gülme krizine yakalandım, delirmiş gibi güldüm durdum. Bu defa kocam bozuldu, (napim benim de sinirlerim bozuldu) O ana kadar benim gözümden kaçmış olan (tabi koca paketi görünce) çiçek demetini uzatarak, ‘beğeneceğini düşünmüştüm geçenlerde alsak mı demiştin’ dedi. Ben de kendisine teşekkür edip sevgililer gününü kutladım. Sarıldık falan… Allah için çiçekler çok güzeldi. Amaaa bu iş orada bitmedi tabi. Her sevgililer gününde ya da sevgililer günü muhabbetinde bu olay anlatıla anlatıla efsane oldu.

 Benim doğum günüm Ocak’ta ardından Şubat ayında sevgililer günü olunca tuzluya patlayacak adam napsın doğum günümde hediye aldığında başlıyor ‘bu hediyeyi sana bugün kutladığımız doğum günün, sonrasında kutlamayacağım sevgililer günü, anneler günü ve diğer unutacağım günler için veriyorum’ diye. Zaten anlattığım gibi bu işi beceremiyor da, e ben de zaten saçma buluyorum dolayısıyla sorun yok, biz böyle mutluyuz. Yok be kendimi kandırmıyorum valla bak!

Bu günü özel bulan sevgilisi olan olmayan herkesin Sevgililer Gününü kutlarım…

 Bi not: O düdüklü tencereyi 10 sene önce almayı düşünmüş olsam da kocam da hangi akla hizmet edip bana sevgililer günü hediyesi olarak almışsa da ben kullanmaya henüz geçen yılın ortalarında başladım. Düdüklü tencere benim için bir öcüden farksızdı. Ama şimdi aramız iyi.

Bi not daha: Kocacığım hediye almayı beceremiyor desem de bazen öyle güzel süprizler yapar ve hediyeler alır ki, zevkli adamdır aslında vesselam, eee beni almasından da belli değil mi? 🙂

 Daha küçük bi not, bi rica : Aramızda kalsın lütfennn 😉

 

 

Bir Ben var Bende…

#blogfırtınası 4. gün

İşte özlemini duyduğun hayat başladı… İçinde hissettiğin tarifsiz şey ne? bir boşluk mu? Nasıl olur, hayat şimdi başlıyor senin için, heyecan, coşku, merak çok şey olabilir ama neden boşluk… Çok şey biriktirmiştin yıllarca, yapacak çok şeyin vardı. İstediğin oldu, nihayet emekli oldun çok sevdiğin evindesin. Hem de daima orada olacaksın…

Yapacak yığınla kek pasta tarifin var, çikolata parçaları, fındık kırıkları, çeşitli unlar, kremşanti, nişasta… bak binbir hevesle aldığın yumakların da orada kanaviçene kaldığın yerden devam edebilirsin… Ah çocuklarıma örerim diye aldığın onca yumak… Başlanmış ama bitirilememiş… İşte hepsi elinin altında. Hepsi için gerekli olan zamanın var artık. Bir kahve koyar fincana düşünürsün hangisinden başlayacağını… Neden heyecanlı değilsin neden bu kadar hüzünlüsün be kadın! Ağlayacak mısın yoksa?

Fotoğraf ya fotoğraf, ona da mutlaka zaman ayırmalısın hadi en güzel fotoğrafını çek de as şu duvara artık, bak hala boş… Hani demiştin ya buraya kendi çektiğim fotoğrafı asacağım diye… Ne düşünüyorsun? Anladım karar veremiyorsun gene, çocuklarının fotoğrafını mı çekip assan yoksa Meriç Nehrini mi yeniden çekip assan? E ikisini de çek ve as…

Sonunda gözlerini aldın uzaklardan da kalktın o koltuktan. Sofrayı hazırlıyorsun… Evdesin ve böylesi özensiz bir sofra mı kuracaksın? Ah sadece iki tabak öyle mi?

Bir dakika ya çocuklar??? Ne biri evlendi mi? Ya diğeri? Üniversite de öyle mi?… Onun için mi bu hüzün? Ağlıyor musun?

Zaman geçmiş demek o kadar… Şimdi sen evdesin onlar yoklar… Kanaviçe yapmaya bol zamanın var, eteğinden çekiştirecek bir bebeğin yok ortada ama senin gözlerin eskisi gibi görmüyor, yapamıyorsun. O kadar pasta tarifi var bekleyen yapsan ne olacak çocukların yanında değil, senin de malum dikkat etmen gerek, yapamıyorsun… O yarım kalmış örgüler… Kime olacak artık… Fotoğraf peşinde koşacak dermanın da yok ki… Çekeyim desen ellerin titriyordur net olmaz… Artık hayat bundan sonra sana flu zaten…

Not. Bugün fırtınanın 4.günüymüş meğer, sonradan katıldığım fırtınanın 3 ve 4. gün yazıları aynı günde yayınlıyorum.

İlgili Link http://tamamenatiyorum.com/2013/11/30/blog-firtinasi/

Kendiliğinden…

Bugün sağanak yağışlı bir güne uyandık İzmir’de. Evden çıkış saatimizde iyice bastıran yağmur yarım saat uğraşıp düzleştirdiğim saçlarımı saniyeler içerisinde  bozup kabarttı. Kendimi Külkedisi gibi hissettim o an… Yağmurun yolumuzu nasıl sele çevirdiğinden işe geç kaldığımızdan değil de saçıma verdiğim emeğin bir anda boşa gitmiş olmasından bahsetmemi de kadın aklıma veriyorum sevgili okur 🙂

Neyse efendim asıl bahsetmek istediğim bu sel tufanın sonrasında şehrimi kaplayan kara bulutlar, çiseleyen yağmurun bende yarattığı melankolik durumdu aslında. Bu hava ile çok eskilere gittim ta Meriç’in bebekliğine, geçen yıllarla birlikte büyümesini izledim fotoğraflarda, sonra onüç aydır abla olmasına kadar geldim de birlikte büyümelerini seyrettim… Yine zamanın nasıl çabuk geçtiğine şaşırarak…

Ekin’e hamileyken kafamı kurcalayan soru iki kardeş arasında nasıl denge kuracağımdı. İki çocuklu arkadaşlarıma hep soruyordum nasıl sağladınız bu dengeyi diye. Aldığım cevap genelde birbirine yakın oluyordu ‘zamanla kendiliğinden geliştiği şeklinde’ o zaman çok anlamlandıramıyordum, sanki bir formülü vardı da onu arıyordum.

Şimdi on üç aydır bizim evde de kendiliğinden gelişen yeni bir denge var. Ve bana da sorsalar bu dengeyi nasıl sağladın diye verecek cevabım yok. Evimizdeki her birey farklı bir karakter. İşte o karakterlere göre değişen bir denge bu. Dolayısıyla başkasının formülü bana benim formülüm başkasına yaramaz. İsmi hiç lazım olmayan bir profesörün kardeşlikle, dengeyle ilgili söylediği ne varsa kendi gibi yalan çıktı bu durumda. Onun yazıp söylediği şeyleri yapsam Meriç asla kabullenmezdi. O diyor ki çocuklardan birine sarılırken ‘seni daha çok seviyorum’ de, diğerine sarılırken de ‘seni daha çok seviyorum’ de. Meriç böyle birşey söylesem ‘sen nasıl bir annesin, kardeşimi neden daha az seviyorsun, onun da sevgiye ihtiyacı var, o daha bebek’ der sonra oturur ağlardı.

Bizde de kendiliğinden gelişti işte her şey. Meriç kardeşi olmasını çok istedi, kız kardeşim olsun diye oturdu geceleri dua etti. Biz kızkardeşi olacağını söylediğimizde havalara uçtu. Kardeşi doğduktan sonra onu herşeye dahil ettik, beraber baktık, beraber öptük, beraber sarıldık… Zorluklarını da gördü, güzelliklerini de. İlk zamanlar hayal kırıklığı da yaşadı ‘keşke hemen büyüse’ dedi. Onunla faaliyet yapmamı istediğinde kardeşi uyandı, bahçeye çıkmak istediğinde kardeşinin uykusu geldi. ‘Anne abla olmak zormuş’ da dedi. Ama genel olarak abla olmayı sevdi. Okuldan geldiğinde bana merhaba demeden kardeşinin yanına koştu. Gururlanarak herkese ‘ben Ekin’in ablasıyım’ dedi. Korudu kolladı. Kıskandığı da oldu itiraf da etti. Kardeşini sevip sevip sonra kendisine dönüp ‘zaten kardeşin senin kadar tatlı değil’ diyenlerin ikiyüzlülüğünü hemen yüzüne vuruverdi. ‘Benim kardeşim tatlı, zaten siz de şaka yapıyorsunuz, komik değil, zaten buna gerek de yok’ dedi.

Son on üç ayda herşey mükemmel değildi tabi, uykusuz kaldığım da oldu, yorgunluktan ölmek üzereyken misafir ağırladığımda, isyan ettiğimde oldu, ağladığımda belki ama anne kalbi diye bir şey var olumsuzlukları siliveriyor geriye verdikleri mutluluklar kalıyor. Yoksa insan ikinci bebeğe nasıl cesaret edebilir ki değil mi?

 IMG_11650190769062