Anne Elinden…

#blogfırtınası 16. gün

Haftasonu anne ve babamı ziyarete köye gittik… Hava da öyle güzeldi ki.

Köy denince akla gelebilecek ne varsa yapmaya çalıştık. Bol bol temiz hava aldık kızlarla. Hayvanlarla oynaştılar, toprakla haşır neşir oldular, dalından meyve topladılar…

Köy denince soba olmazsa olmaz, soba varsa da kestane olmazsa olmaz. Bol bol kestane pişirdik sobanın üzerinde. Çıtır çıtır çıkardığı ses, evin içine yayılan kokusu öyle güzeldi ki o kokuyu içime çekmeye, yemelere doyamadım…

Anneme ne zamandır canımın keşkek çektiğini söyledim ama keşkek bizim oralarda öyle aman bu akşam yemeğe bi Keşkek yapalım da yiyelim denilip yapılacak bir şey değildir. O bir ritüeldir. Asıl düğün yemeğidir. Düğünlerde bir gece önceden aşçılar (bu aşçılar yine köyden teyzelerdir) ocaklara buğdayı, eti, yağı, suyu koyar az ateşle tıkır tıkır sabaha kadar pişer tatları iyice birbirine geçer. Sabah da köyün delikanlıları toplanır keşkeği imece usulü döverler, et lime lime olur… Düğün yemeği dedim ama mevlütlerde, bayramlarda ve de özel misafirlere de yapılır.

Bir de annem gibi kızımın canı çekti diye de yapılır. Annem sobanın üzerine akşam koydu malzemeleri sabaha kadar tıkır tıkır pişti bizim keşkek. Sabah kalktığımızda da annem onu bir güzel dövüyordu 🙂

keskekSabah on gibi yaptığımız kahvaltıda keşkek vardı yani. Üzerine salçalı sos yaptık ooooh misss kaç tabak yedim hatırlamıyorum. Ama iyi ki yemişim bir daha ne zaman yerim belli değil. O da öyle bir yemek ki yapıldığında yemeli sonra ısıttığında ilk anda ki lezzeti alamıyorsun.  Düğünde yediğimiz keşkeklerden fazlası vardı azı yoktu. Harikaydı. Yine olsa yine yerim.

Annem ‘neden fotoğraf çekip duruyorsun sakın kardeşine gönderme canı çeker gurbet ellerde’ dedi. Ben de anne sözü dinledim göndermedim. Alt tarafı Facebook, İnstagram, Twitter ve blogta paylaştım.

Keşkeği Ege’de bir çok yerde yedim. Bazı yörelerde hafif sulu, bazı yörelerde katı oluyor bizimkisi katıya yakın ve en güzeli 🙂 (bana göre tabi). Zamanla heryerde olduğu gibi köylerde de kolayına kaçıyorlar düğün sahipleri. Çağırıyorlar köfteci, garson vs. zahmetsiz hallediyorlar düğün yemeği işini. Ama bence imece usulü yapılan Keşkek geleneği hep sürmeli…

Temiz havalı, bol gıdalı bir hafta sonu oldu bizim için, Anneevimde kendimi çok özel hissettim, nicelerine ama yanımızda kardeşim de olsun… 😉

16. Günün Konusu: Son yediğiniz yemeği tüm detaylarıyla anlatın, ağzımız sulansın.

İlgili Link : http://tamamenatiyorum.com/2013/11/30/blog-firtinasi/

O Hep Yazmalı

255720_10150218093418771_3865325_n#blogfırtınası 12. gün

O gün derste olduğu ender günlerden biriydi. Ama görünüşe bakılırsa yine derste değildi… Benim göremediğim uzaklardaydı gözü… Elinde kalemi defteri yazıyordu… Defterine yazdıklarının dersle ilgisi olduğunu hiç sanmıyordum. Bu yüzden çok ama çok nerak ediyordum. Sınıftaki en merak uyandıran kişiydi bana göre…

Zamanla ne yazdığını sormaya cesaret edebildiğimde hiç kasmadan gösterdi yazdıklarını ama biliyordum ki sadece ben  görebilmiştim. Özel bir andı bu. O yüzden benim için çok değerliydi. Hayata bakışı, aşka bakışı kendisini ifade edişi hep farklıydı. Hayran olmamak elde değildi.

O anlatsın ben dinleyeyim, o yazsın ben gecelerce okuyayım isterdim… Sevgilinin ya da platonik aşkının bir bakışını insan nasıl anlatır da ağzın açık kalır ki işte benim öyle açık kalırdı onu okudukça. Aşk acısı çekmek için yaratılmış bu kız diye düşünürdüm. Öyle güzel yaşıyordu ki bunu… Hani acı çekmeyi bırakabilse belki mutlu olacak ama o da bundan garip bir haz alıyor gibiydi. Acı çektikce yazıyordu, yazdıkça okuyorduk… Minicik suratına düşen sicim gibi gözyaşlarına kıyamıyordunuz ama onun her an hüzünlü duruşuna öyle de yakışıyordu ki. Bu kez gözyaşlarının akmasına engel olmaya, saklanmasına kıyamıyordunuz.

O anlatmayı severdi ben dinlemeyi. Bazen bir alim bazen bir çocuk gibi gelirdi bana. Yazılarının müptelası olduğumdan bir ‘günlüğünü’ bana hediye etti. Ya da benim ısrarlarıma mı dayanamıştı hatırlamıyorum. En kıymetli hatıralarımdandır.

O hep yazmalı… Ben hep okumalıyım sadece ben değil herkes okumalı. İşi gücü bu olmalı aslında. Kimse okumazsa ki sanmıyorum ben okurum 😉

Son yazdığı yazılardan birini paylaşmak istiyorum, böyle bir yeni bebek haberi okudunuz mu siz mesela? ben okumadım 😉

Yeni Hayat…

15 Kasım 2013, 13:45

İçinde umudu, içinde hüznü, içinde korkuyu ve vehimi büyütürsün 9 ay.

 Çizilmemiş bir tualin çekiciliği mest eder seni. Hayatı temize çekecek ve baştan başlayacaksın gibi gelir.

Oysa tualin senden bağımsız, sana rağmen bir zemin rengi vardır. Ancak bu zemin üstüne yerleştirebilirsin sonsuz renklerini.

 Üstelik onunla arandaki bağ, seninle baban arasındaki kadardır. Sen babanın nasıl temize çekilmiş hayatı değilsen ve genlerinin kiri nasıl yapıştıysa üzerine, o da bu makuz kaderi paylaşacaktır seninle.

 Sen ancak kendini temize çekersen, temiz şeyler çizebilirsin bu zemin üstüne. Yoksa kara ellerinin dokunduğu her şey yeni bir karanlık çizecektir, hem yeni olann göğsüne hem de dünyanın kaderine.

 Oysa, nedense yeni olan iyi şeyler çağrıştırır hep.

 Ben bütün bu bilmeklerin korkusuyla geçiyorum günlerin içinden. Yeni bir sima, yeni bir bakış, yeni bir direnç gelecek yakında. Önce sonsuz gibi görünen ağlamakları yatıştıracak basit formüllerimiz olacak ailecek. Altını almak, gazını çıkartmak. Uykusuzluk gecelerinin içinden cinnete bulaşmadan ak pak çıkmak gibi formüller ve çabalar.

Bunlar basit olanlar.

 Sonra yeni denge denemeleri. Ailede o yerini alana kadar diğerleri kendi zamanlarından çalındığının hüznünü yaşayacak. Alıştıkça onun da yeri genişleyecek ve hüzünler paylaşıma dönecek. Bu arada ben, bütün bu karmaşadan sorumlu ve suçlusu gibi hisedeceğim kendimi, o evhamı çok loğusa hallerimle.

 Kızıma bakıyorum, daha dün anne demeyi beceremeyen dili şimdi benle sohbete aşina. Biraz isyankar, çokça talepkar. Benim bir tür minyatürüm. Bi tarafıyla hüzüne meyilli bi tarafıyla, durup duruken ve hiç tanımadığı insanlara -merhaba ben ayşe senin adın ne -diyecek ve onlarla konuşmaya çabalayacak kadar maceracı meraklı, bi tarafıyla kendi içine çekilip bize bile uzun saatler kapılarını kapayacak kadar melankolik.

 Ama yinede ben değil, yine de benden başka..

 Bir ben var bende benden içerü dediği gibi…

 Genlerimin baskınlığına rağmen başka bir dünya doğmuş benden. Farkındayım..

 Şimdi bir başkası kendini hayata hazırlıyor içimde.

 Anne olmak neden iyi bir şey? Net, kesin inandırıcı bir sebebi yok .

 Anlatılası anlaşılası bir durum değil.

 Belki sadece fıtratımız meyilli, biz yeni anlamlar eklemeye zorluyoruz kendimizi bu fıtrat meselesine. Kendimizce daha iyi bahaneler bulmak istiyoruz.

 Nedenini bilmesem de iyi bi şey olduğunu biliyorum.

 Anne olmak daha önce hayal ettiğim bir şey olmadı, sırf sonradan üzülürüm kaygısyla ve bir sosyal gereklilik olduğundan cesaret ettim.

 Şimdi adımın karşısında yazan anlamların en güzeli olduğunu düşünüyorum.

 Birinin evladı, birinin kardeşi, birinin karısı olmak… hepsi güzel de anne olmak daha bir adam ediyor sizi. Hepsinde almak, en azından yarı yarıya almak isteği engellenemez bir durumken, anne olmak vermek konusunda bonkör, talep konusunda cimri olmak.

 Hiç almamak hiç istememek değil ama ..

 Evliliklerin yürümesi için çocuk şart mı? Bence değil; ama çocuklu evlilik daha kolay o kesin. Ortak bir düşü büyüttüğünüz evde bazı şeyler elbetteki daha zor ama bağlar daha kuvvetli olacaktır. Yüzünüzü döndüğünüz ufuk aynı, sabırsızlıklarınınz benzer, çatışmalarınız kuvvetli ve verimli olacaktır.

 Ya da bizim ailede öyle.

 Sabahları kahvaltıda iki çift laf edemeseniz de, akşamları 9 dan sonra eşşekten düşmüşe dönsenizde, geceleri sabaha kadar kucakladığınız bir huysuzu tuvalete getirip götürmekle görevli olsanız da ….

 Ortak bir düşü büyüttüğünüz evde bazı şeyler elbetteki daha zor ama bağlar daha kuvvetli olacaktır.

 Başarı işgal ettiğim koltukların ötesinde bir anlam taşıyor benim hayatımda. Ölçüsünü en çok beraber yaşadığım ailemin yüzünde tespit edebiliyorum. Etrafımdaki insanlar sevecen ve huzurluysa iyiyim diyorum yaşamı kotarmak konusunda, tansiyon yüksekse ve havada sert rüzgarlar varsa, tökezlemişim düşmüşüm belli diyorum kendime. Silkinmeli tüm egoların tozundan, tüm heveslerin kışkırtıcı albenisinden arındırmalı içimi. Kitap okumalı, bir ormana gitmeli, bir şiir yazmalı, bir küfür savurmalıyım hiç olmassa. Dinginliği çağıran şifrelerimdir bunlar.

 Takım oyunu zor.. Ama ortak bir düşü büyüttüğünüz evde bazı şeyler elbetteki daha zor ama bağlar daha kuvvetli olacaktır.

Nigar Özten Özalp

Blogu için link nigarozalp.blogcu.com/ takip edin derim 🙂

12. Günün Konusu: Sevdiğiniz birini bir karaktere çevirin ve onun hakkında yazın.

İlgili Link: http://tamamenatiyorum.com/2013/11/30/blog-firtinasi/

İlk İşim

#blogfırtınası 11. gün

İlk işim mi? Hala ilk işyerimde çalışıyorum ki zaten  🙂

 O halde iş anlamında önemli adım sayılabilecek olan staj deneyimimi paylaşmak isterim.

 İzmir Büyükşehir Belediyesi Halkla İlişkiler Bürosuna (Şimdiki adı Hemşeri İletişim Merkezi) üniversite sonu stajımı yapmak için başvurdum. Kabul edildi.

 Mutlu olmuştum çünkü İzmir yaşamak istediğim şehirdi ve Belediyenin yeri de harikaydı. Kendime kalacak yer de ayarlamıştım Kredi Yurtlar Kurumunun İnciraltındaki Yurdu. Nefis bir yerdi gerçekten. İşyerim deniz manzaralı ama şehrin en kalabalık, en merkezi yerinde; kalacağım yer ise şehirden uzak, sakin bir sahil kasabası kıvamındaydı (o zamanlar öyleydi).

 Sonra kalacak yerde sorun çıktı halam ve eniştem ‘burada biz dururken yurtta murtta kalamazsın’ deyip beni bağırlarına basıp kapılarını açtılar. Onların evi Eşrefpaşa’da iş yerime de yürüme mesafesindeydi. Önce biraz naza falan çektim kendimi ama sonra beraber yapacağımız neşeli muhabbetleri ve tabi akşam geldiğimde hazır bulacağım yemeği falan düşününce tekliflerini kabul ettim. Bu durumda akşamları sahilde dolaşma hayallerim suya düşmüş olsa da halam ve eniştemle unutamayacağım anılar biriktirdim. Evde Sezer bebek vardı o zamanlar, onunla zaman geçirmenin ne kadar keyifli bir şey olduğunu daha sonra fark edecektim. 4-5 yaşlarında olan evin büyük oğlu Ömer ile ise aramız pek iyi değildi 😉

 Neyse iş deneyimim diyordum. İşyerimde ilk günün öncesi çok heyecanlıydım takım elbiseli ablalar ağabeyler ile gayet ciddi bir çalışma ortamı bekliyordum. Önce birim şefimiz ile tanıştım bana çok iyi davrandı çok konuşmadı ama beklediğim gibi sert biri değildi. Diğer tarafta sekiz kişi falan vardı. Bir de benim gibi bir stajyer. Herkesle tanıştım, ilk günden edindiğim düşünce ne kadar rahat ve neşeli insanlar olduklarıydı. Çok rahatlamıştım. O gün yaptıkları işi tam olarak anlamadım. Diğer stajyerle tanıştık benden biraz küçük, uçuk kaçık bir şeydi. Pek uyuşamadık kendisiyle. Sonra ki günlerde Esin geldi. Onunla harika bir takım olduk. İki iyi arkadaş olduk. Biz işi öğrenmeye çalıştıkça elimize fotokopi tutuştursalar da, biz soru sordukça bizi çay almaya gönderseler de sevmiştik burayı.  Şimdi burası Halkla İlişkiler Bürosu ya dolayısıyla halkın belki tek girebildiği derdini anlatabildiği yer burası Belediye de. Dertli halk gelip derdini bir büro görevlisine anlatıyor biz de Esinle dinliyoruz sonra Vatandaş gidiyor derdi bizde kalıyor Esin ağlar ben ağlar… İkimizde gerçek hayatın acımasız yüzüyle burada tanıştık.  Dertli insanlara çare olmaya gerçek anlamda çabaladık. Hatta bazısını sonrasında aradık sorduk evimizden yardım getirdik işte yaptık bişiler.

Bir de burayı telefonla da arayanlar oluyordu bir keresinde bir kadın ‘evime üst kattan su geliyor’ diye arayarak komşusunu şikayet ediyordu, anlatıyor da anlatıyor meğer kardeşiymiş şikayetçi olduğu komşu. Bende koskoca kadına ‘hanımefendi kardeşinizmiş ne olur aranızda konuşup anlaşsanız arayıp şikayet etmek ayıp olmuyor mu?’ falan diyorum. O sırada hooop telefonu elimden aldı bir abi meğer biz şikayeti dinleyip adres, telefon alıp kapatacakmışız 🙂 Sonra bende kaç kez Esin’i yakaladım gizli gizli ağlarken, telefonda vatandaşla dertleşirken 🙂 Şimdi hatırlamıyorum pek ama iyi malzeme olmuşuzdur diğer büro personeline.

Keyifli kısmı Esin ile yaşadıklarımızdı… Öğle arası çabucak bişiler atıştırıp, kah Kemeraltını turluyorduk, kah YKM’ye gidip parfüm testerlarıyla en pahalı parfümleri test! ediyorduk. Ya da bir cafe de kahvelerimizi yudumlayıp sohbet ediyorduk. Staj bittiğinde üzülsek te artık hayat boyu ayrılmayacağımızı anlamıştık. İlk iş deneyimim gerçek hayatla yüzleşmek anlamında acı verici de olsa çok katkı sağlamıştı. Çok güzel bir dostluğun temelleri orada atıldığı için de unutulmaz bir deneyim olmuştu.

11. günün konusu: İlk işiniz hakkında yazın.

İlgili Link: http://tamamenatiyorum.com/2013/11/30/blog-firtinasi/

Yeni Yıl mı? Eskisinin Nesi vardı ki?

#blogfırtınası 6. gün

Mutfakta penceremin önünde duruyorum… Yeni yeni yeşillenen çam ağacımızı izliyorum çocuksu bir sevinçle. Biz birinci kattayız o ikinci kata ulaşıyor tam penceremizin önünde ama hiç rahatsız değiliz. Onu izleyerek kahvaltımızı yapıyoruz, Meriç ile üzerindeki kuşları sayıyoruz bazen… Meriç onu yılbaşı ağacı olarak süslemeyi teklif etmişti bir keresinde. Madem evimize yılbaşı ağacı almıyoruz onu süslesek olmaz mıymış.  Aslında fena fikir değil bizimle birlikte üç daireyi şenlendirir.  🙂 CYMERA_20131206_090205

Yılbaşının yaklaşacak olduğunu düşünmek bile içime düşen sevinçi bir anda yok etti. Yeni bir yıla girecek olmanın nesi güzel hele benim gibi yeni yılın ilk günlerinde doğum günü de varsa… Ben bu dönemde alışverişe gitmeyi bırakın sokağa çıkmayı bile sevmiyorum. Heryer kırmızı, simli, süslü… Bir de sanki mecburmuşsun gibi illa o akşam için bir planın programın içinde buluyorsun kendini. Geçip giden yılın ne kötülüğünü gördün ya da ne iyiliğini gördün ki yeni yıla bu kadar bel bağlıyorsun…

Sanırım en çok tepkili olduğum kutlama bu. Sonra sevgililer günü, anneler günü vs. Sevginin, annenin günü mü olur, olmamalı. Hergün söyle lütfen sevdiğini, Anneni de hergün ara sor. Arada hediye al buna sözüm yok hoşuma da gider yani ama bir güne sığdırmayın sevginizi rica edicim…

Doğum günleri ve evlilik yıldönümü günlerini ayrı tutuyorum onlar senede bir gün kutlanmayı hakediyor. Mesaj yerine ulaşmıştır 🙂

6. günün konusu: “Mutfakta penceremin önünde duruyorum…” Başlangıç cümlesi bu, gerisi serbest.

İlgili link burda : http://tamamenatiyorum.com/2013/11/30/blog-firtinasi/

Acıkmıştır O

#blogfırtınası 5.gün

Ekin daha yeni doğmuş… Soğuk bir kış günü…

Gece Ekinimin ağlamasıyla uyandım… Her zamanki gibi fırlayarak yatağımdan kalktım odasına gittim. Yatağına ellerimi uzattım ki yatak boş… O an pencerenin açık olduğunu farkettim perde rüzgarla uçuşuyor. Ama pencerede demir parmaklıklar var. Evin içinde bir o yana bir bu yana içim yana yana koşturuyorum. Yok yok…

Arada bir ağlama sesi geliyor ama evin içinden değil sanki…

Neden sonra ben bu kadar ağlayıp çırpınırken kocamın uyuduğunu farkediyorum ‘kalk diyorum kalk Ekin yok!’ O gözlerini dahi açmadan ‘yatağın altına bak, oradadır’ diyor. Ona sinirleniyorum ama kendimi de pijama ve çıplak ayakla dışarı atıyorum. Bağırıyorum ‘kızım kızım yok’ diye beni duyan yok. Sesim çıkmıyor sanırım. Bu kez apartmandaki evlerin kapılarına vura vura aşağıya, sokağa iniyorum. Evlerden gelen homurtuları duyuyorum ama dışarı çıkan yok. Dışarıda hava öyle ürkütücü ki. Henüz aydınlanmamış, kapkara bulutlar, sis, uçan kargalar…

Korkum daha çok artıyor, o an düşündüğüm bebeğimin ne kadar aç olduğu. ‘Aç olmasa ağlamazdı’ diyorum. Bağırıyorum ‘Ekin! Ekin!’ sesim yankılanıyor gökyüzünde bana geri dönüyor… Yanımdan geçip giden bir kaç insan var ama onlarda tuhaf sanki Matrix’den gelmişler. Giyimleri saçları hareketleri bana böyle hissettiriyor.

Çaresizlikle eve dönüyorum belki eşim bulmuştur diye ümit ederek… Sonra Ekin’in sesi sanki gökyüzünden geliyor ağlıyor, o ağlıyor ben ağlıyor bir yandan da ‘acıkmıştır o’ diye sayıklıyorum ‘Acıkmıştır. Ondan ağlıyor.’

Eve gittiğimde kocamın hala uyuduğunu görüyorum… Üşüdüğümü farkedip bende yanına kıvrılıyorum. Aklımda hep kızım, içimde çaresizlik, suçluluk ve korku… usul usul ağlarken dalıyorum… Birden yine Ekin’in ağlama sesi geliyor. Koşup odasına gidiyorum orada öylece gece yatırdığım gibi uyuyor. Uyandırıyorum ‘gel bebeğim acıktın sen’ deyip kokluyorum, kokluyorum. Emziriyorum o da uyanmadan emiyor, emiyor…

Sonra bebeğimi tekrar yatağına yatırıp eşimin yanına gidiyorum. Uyandırıyorum onu güzellik uykusundan bütün gece yaşadıklarımı anlatıyorum bir yandan da ağlıyorum ve en çok da kızıyorum tabii…

Bir lohusa havadan sudan nem kapabilir bir rüya yüzünden kavga çıkarabilir…

5. günün konusu Bir rüyanızı veya kabusunuzu hikaye şeklinde yazın.

İlgili link : http://tamamenatiyorum.com/2013/11/30/blog-firtinasi/

Bir Ben var Bende…

#blogfırtınası 4. gün

İşte özlemini duyduğun hayat başladı… İçinde hissettiğin tarifsiz şey ne? bir boşluk mu? Nasıl olur, hayat şimdi başlıyor senin için, heyecan, coşku, merak çok şey olabilir ama neden boşluk… Çok şey biriktirmiştin yıllarca, yapacak çok şeyin vardı. İstediğin oldu, nihayet emekli oldun çok sevdiğin evindesin. Hem de daima orada olacaksın…

Yapacak yığınla kek pasta tarifin var, çikolata parçaları, fındık kırıkları, çeşitli unlar, kremşanti, nişasta… bak binbir hevesle aldığın yumakların da orada kanaviçene kaldığın yerden devam edebilirsin… Ah çocuklarıma örerim diye aldığın onca yumak… Başlanmış ama bitirilememiş… İşte hepsi elinin altında. Hepsi için gerekli olan zamanın var artık. Bir kahve koyar fincana düşünürsün hangisinden başlayacağını… Neden heyecanlı değilsin neden bu kadar hüzünlüsün be kadın! Ağlayacak mısın yoksa?

Fotoğraf ya fotoğraf, ona da mutlaka zaman ayırmalısın hadi en güzel fotoğrafını çek de as şu duvara artık, bak hala boş… Hani demiştin ya buraya kendi çektiğim fotoğrafı asacağım diye… Ne düşünüyorsun? Anladım karar veremiyorsun gene, çocuklarının fotoğrafını mı çekip assan yoksa Meriç Nehrini mi yeniden çekip assan? E ikisini de çek ve as…

Sonunda gözlerini aldın uzaklardan da kalktın o koltuktan. Sofrayı hazırlıyorsun… Evdesin ve böylesi özensiz bir sofra mı kuracaksın? Ah sadece iki tabak öyle mi?

Bir dakika ya çocuklar??? Ne biri evlendi mi? Ya diğeri? Üniversite de öyle mi?… Onun için mi bu hüzün? Ağlıyor musun?

Zaman geçmiş demek o kadar… Şimdi sen evdesin onlar yoklar… Kanaviçe yapmaya bol zamanın var, eteğinden çekiştirecek bir bebeğin yok ortada ama senin gözlerin eskisi gibi görmüyor, yapamıyorsun. O kadar pasta tarifi var bekleyen yapsan ne olacak çocukların yanında değil, senin de malum dikkat etmen gerek, yapamıyorsun… O yarım kalmış örgüler… Kime olacak artık… Fotoğraf peşinde koşacak dermanın da yok ki… Çekeyim desen ellerin titriyordur net olmaz… Artık hayat bundan sonra sana flu zaten…

Not. Bugün fırtınanın 4.günüymüş meğer, sonradan katıldığım fırtınanın 3 ve 4. gün yazıları aynı günde yayınlıyorum.

İlgili Link http://tamamenatiyorum.com/2013/11/30/blog-firtinasi/

Kumri Bir Kurs Kuşu

Kumri komşunun kızı ingilizce kursunda öğrendiklerini kendisiyle paylaşınca tutturdu ‘bende ingilizce kursuna gideceğim’ diye. Biz de aman kızımız hazır istemişken araştıralım, ağaç yaşken eğilir gönderelim yaşına göre bir kursa dedik. Eve de yakın güzel bir kurs bulduk. Kursta mental aritmetik dersi de vardı. Mental aritmetik öğretmeni Meriç’i aldı ufak bir çalışma yaptı döndüklerinde Meriç bu dersi de istediğini söyledi. Sanırım öğretmenini daha çok sevdiğinden.

Biz de Öğretmen arkadaşlarımıza, bu dersi alan arkadaşlarımıza sorduk aman verin çok faydasını görürsünüz dediler. O ara ödev kabusumuz da var belki dikkatini toplama da işe yarar dedik. İlk haftalar iple çekti kurs zamanını orada çok eğlendiğini söyledi, öğretmenlerini çok sevmişti, öğretmenleri de onu tabi.

Sonra hazin son o kurstaki derslerin de ödevleri olunca zaten okul dersi ödevlerinden bunalan Kumri sıkılmaya başladı. ‘Hafta sonları da kursa gidiyorum, hiç oynayamıyorum, sizi özlüyorum bıdı bıdı… ‘ derken Meriç kursu bırakmak istedi. Biz de kendisine hak verdik. Cumartesi kursa gittik bırakma kararımızı öğretmenlerine bildirmek ve vedalaşmak için. Mental Aritmetik öğretmenimiz karşıladı yine Meriç’i kucaklayıp öperek. Oturduk Meriç kararını bildirdi öğretmenine. Öğretmeni saygı gösterdiğini ama ne zaman isterse gelebileceğini söyledi. Sonra Meriç’i ne kadar sevdiğinden bahsetti, onun çok özel bir çocuk olduğunu, sevgisini her fırsatta göstermesinin kendisini nasıl mutlu ettiğini, bu yüzden Meriç’i ayrı tuttuğunu… ve kızcağız resmen ağladı. Ben durur muyum bende ağladım. Bak hala ağlıyorum.

Neyse vedalaştık…

Yolda gidiyoruz Kumri’ye ‘Meriç öğretmenin seni ne çok sevmiş, çok duygulandı değil mi’ dedim.

Kumri: ‘evet bende onu çok özleyeceğim. Sen de duygulandın di mi anne?’

Ben: ‘He’

Kumri: ‘Neden?’

Ben: ‘Seni ben çok seviyorum ama başkaları da seni bu kadar candan sevdiğinde çok duygulanıyorum.’

Kumri: ‘hııı’

Ben: ‘Sen duygulanmadın herhalde öğretmeninin ağlamasından söylediklerinden…’

Kumri: ‘Aslında duygulandım da kendimi tuttum’ 

Peh onun kadar olamadım.

İşte hala yoldayız. Ben bir afiş gördüm. ‘Kral Çıplak’ Çocuk tiyatrosunun afişi. Döndüm Meriç’e: Meriç seni tiyatro kursuna mı yazdırsak?

Meriç: Hayır kalsın anneee.

ben: neden ama sen çok seviyorsun tiyatroyu?

Meriç: Evet seviyorum ama şimdi kursa başlayacağım öğretmenim bana diyecek şuna çalış gel, şunu oku gel yine bırakacağım. (doğru söze ne denir)

Biz geçen yıl da Kumriyi piyano kursuna gönderdik. Müzikte hep şaşırtmıştır çünkü bizi. İngilizce sözleri bile kolayca ezberler, bir dinlediği müziği unutmaz hemen hatırlar. Düet yapan iki yapancı sanatçının tekini dinlediğinde ‘Anne Jennifer Lopez’le birlikte söyleyen adam değil mi bu?’ der. (ki ben hiiiç hatırlamam) İşte kurs öncesinde yaptıkları demo derslerinde öğretmeni Meriç’in çok iyi bir müzik kulağı olduğunu söylemesi ile (biz zaten bunu biliyorduk tabi) çok heyecanlandık. Okul başladığında başlayan bu maceramızda yaz tatilinin gelmesiyle benim de işe başlamamla son buldu. Piyano öğretmeni de Meriç’i çok sevmişti ve çok umutluydu. Şimdi soruyoruz piyano kursuna gitmek ister misin diye ‘hayır gitmek istemiyorum’ diyor. Zorla olmaz elbet, bu yıl ki okul sorumlulukları boyundan aşkın olduğundan biz de kendisine ses çıkarmıyoruz.

Kumri dahil ailecek biraz maymun iştahlı mıyız? Çok şey mi bekliyoruz bilmiyorum ama sıkılmadan gideceği bir kurs arıyoruz haberiniz ola 😀

Hımmm jimnastik olabilir belki 😉CYMERA_20131201_184007