Okullu Ekin

Okullu Ekin

Ekin bebem büyüdü de okullu oldu… Hala bebeklik videolarına bakıp güldüğümüz bebek şimdi sabah kendiliğinden uyanıp ‘anne okuluma gidicem’ diyor. Ne garip…

Bazı ilkleri Meriç’imle yaşadığımdan o kadar etkilenmezmişim gibi hissediyordum ama her çocuk ayrı bir birey ayrı bir deneyim.

Okula başlamadan önce okulun ne kadar güzel bir yer olduğuyla ilgili çok konuştuk o da arada bir heyecanlandı gitmek için hevesli davrandı biz sevindik, arada bir ‘ben okula gitmek istemiyorum büyüyünce giderim’ dedi korktuk. Okula başlayınca ilk iki gün çok ağladı sabah kalktığında ‘okula gitmicem’ diyerek uyandı biz ne yapacağımızı bilemedik ama kararımızdan da taviz vermedik. Gittiği okula güvenim de tam olunca öğretmenlerinin ve kurucusunun da yardımlarıyla Ekin okula iki gün sonra isteyerek severek ve hatta koşarak gitti. Çok şükür…

Ekin daha bir rahat, daha bir keyfine düşkün, daha bi istedikleri olsun isteyen, pek kendinden ödün vermeyen çocuk. Ama tutturan zır zır ağlayan şımarık bir çocuk da değil. Bilmem anlatabildim mi? 😊 O yüzden zor olur diye düşündüğüm okul hayatı gayet güzel gidiyor. ‘Anne ödevim var’ ‘Anne bugün ne günü’ dediğinde seviniyorum çünkü sorumluluklarının far8kında olması isteyerek bunları yapması bence çok güzel.

Geçenlerde okulda çok sevdiği öğretmeni ve arkadaşlarıyla doğum gününü kutladık. Bu da bir ilk oldu. Ekin’in okulda ilk doğum günü kutlaması… Artık o tam 4 yaşında…

Tabi o yine prenses… Meriç’te görmediğim bir şey daha işte süse püse düşkünlük bi prenses edaları falan… Evde sokakta gezmede hep bir tütü giyme isteği… Aynaya bakıp ‘güzel olmayı seviyorum’ diyen bi kızın annesiyim. Biz de kabullendik o bir prenses bizim prensesimiz…

Bi yandan da bu da büyüdü be diyorum büyümesini seviyorum ama bebeklik halleri de ne güzeldi özlüyorum…

Yeni bi bebek lazım bize şimdi 😉

20161017_154932

img_20161020_102536

Kararlıyım Blog Yazmaya :)

Eskiden çocuğumun eline kürdan batsa yazardım şimdi Meriç ilkokul üçüncü sınıfın yarısını bitirmiş, zevkleri, istekleri, üzüldükleri olan bir çocuk oldu doğru dürüst okul maceramız bile yok blogta. Ekin Bebe diye bildiğiniz bıdık tam bir dilli düdük, abladan o kadar çok şey kapıyor ki. Meriç İlkokul birinci sınıftayken (bence en zor dönem) nerdeyse Ekin de okumayı söküyordu. Hiç fena da olmazdı hani şimdiden babasıyla anlaşma yapmaya çalışıyoruz ”Ekin ilkokula başladığında sen çalıştır, hayır hayır sen çalıştır” falan diye… Düşünüyorum da tam bi kabus. Valla daha çok var demeye gelmiyor bu bebe milleti bi bakmışsın gelivermiş o daha çok var dediğin zamanlara…

Bugün evde Meriç’e hamileyken tutmaya başladığım günlüğü bulup okuyunca çok duygulandım. O zamanki hislerimi okumak, Meriç’in o hallerini hatırlamak bana blogumun da amacını hatırlattı. Hafızama inat kanıtlarım olması bunları okuyup o günleri hatırlamak çok güzel.

Meriç’in ilk günlerinde yatak odamda (Meriç orada olduğu için) yemek yediğimi biliyor musunuz? Çünkü mutfakta onu özlüyormuşum. Çok güldüm buna.

aktif olduğum tek adres instagram: sukriye.korkmaz

Karşı Balkon…

İlk ahşap pencere pervazları söküldü, mutfak dolapları yenilendi, sonra balkon demirleri boyandı… Ama sardunyalar, amcanın gözü gibi baktığı sardunyalar, onlar orda kaldı… Kurumaya mahkûm bırakıldılar… Ah içim sızladı baktıkça onlara…

Bi kaç hafta sonra ise hiç olmadığı kadar şenlikliydi balkon. Meriç’in arkadaşıymış taşınanlar, bizim ki mutlu.

Benim aklım ise balkonun eski sahibi olan amcada… Ne acı ismini bile bilmiyorum. Karşı bloktaki amca… Uyumadığında balkonda oturur-du saatlerce, sigarasını içer-di, parkta oynayan çocukları izler-di. Bazen onlara şeker atardı ama o gıcık olduğum şekerci amcalar gibi değildi o… Yalnızdı, yalnızlığını paylaşıyordu… En güzel en saf çocuklar paylaşırdı. Bazen onlara çıkışırdı tam balkonunun altındaki leylak ağacını hırpaladıklarında. Çok sevdiği rahmetli eşiyle dikmişler…

Ne ilginç o balkondaki sardunyalar gibi aklıma yerleşmiş amcanın görüntüsü, orada gözümün alıştığı bir detayın yokluğu sanki beni asıl üzen.

 

Senenin En Güzel Zamanları Bunlar

Senede birkaç günü beraber geçirmek için özlem biriktirdik, hasret biriktirdik… Sonra ‘senenin hangi zamanı buluşalım’ diye konuşmaya başlayınca heyecan sardı içimizi. Ev sahibi olmak ayrı heyecan, planı yapan bendim bu sefer… O birkaç günü unutulmaz kılmak, bir yılın acısını en güzel şekilde çıkartmak istiyoruz hepimiz.

Planı yaparken daha çok önceden bizim keşfettiğimiz en güzel yerleri onlarla beraber gezmek oralara dostluğumuzun izini bırakmak istiyorum… Onlarsız yarım gezmişiz gibi tamamlamak istiyorum hatıraları…

Gündüzleri gezerek çocuklarımızı eşlerimizi de katarak eğlenip gezerken geceleri de onlar uyurken kendimize ayırdık tüm zamanı sabaha az kala uyuduk hiç istemeyerek, hiç doyamayarak birbirimize…

Her şeyden konuştuk, çocuklardan, eşlerden, üniversite yıllarımızdan… Bitmesin istedik ama kum saatinin kumları gibi geçiyordu hain zaman…

Yine nasıl geçti anlamadık, yine tadı damağımızda kaldı… Bir sonraki buluşmayı özlemle bekliyorum şimdiden…
30 Nisan gecesi gelen misafirlerimle 1 Mayıs Cuma günü Nazarköy’e gittik. Daha önce yazmıştım burayı pek bi değişiklik yok en önemli değişiklik kapanan birçok boncuk atölyesi… Önceki yazımı okumak için bir tık buraya

2 Mayıs Cumartesi günü en çok gitmek istediğim Urla Enginar Festivaline maalesef gidemedim. Nedeni aşırı kalabalıktan sıkılan kocalar ve aşırı kalabalıkta baş etmekte zorlanacağımız bebelerimiz. Urla’nın içine girdik festival alanını gördük ve kaçtık… Ama Balıklıova – Mordoğan – Karaburun turu yaptık. Daha önce gitmiştim yazmıştım bir şeyler isterseniz burayı bi tıklayın.

3 Mayıs için de planlarım olmasına rağmen dostlarım o gün öğleden sonra dönecekleri için evde zaman geçirmeyi tercih ettik.

En çok fotoğraf makinemi kullandığım zamanlar bunlar…

Bekle ki geçsin şimdi bir sene…

Üniversite arkadaşlarımla daha önceki geleneksel buluşmalarımızdan diğer yazılar…

1- https://sukriyekorkmaz.wordpress.com/2011/12/21/dostluk-guzel-sey/

2- https://sukriyekorkmaz.wordpress.com/2012/06/19/dostluk-guzel-sey-2/

3- https://sukriyekorkmaz.wordpress.com/2012/06/19/dostluk-guzel-sey-2/

 

 

 

Sekiz (8) Oldun…

birincik

Birinci Yaş Günü

Meriç’im, Kumrim, İlk’im, beni anne yapanım, beni ben yapanım…

Bir mucizeydi senin bizi seçmen, tam ümitsizliğe kapıldığımızda, o çatlak doktorun ‘senin bebeğin olmaz kızım’ dediğinin ertesi ayında yerleşivermiştin rahmime. Allah’ın lütfuydun… Bir mucizeyi büyüttüm içimde, sen bana tutundun ben sana… Şimdi ne zaman sıkılsam, yorulsam nefesinde buluyorum dermanı. Kollarını boynuma doladığında buluyorum huzuru.

Sen öyle çok istemiştin ki bir kardeşinin olmasını, Ekin’i, ben başka bir çocuğu -ben doğursam bile- sevemem diye korkarken, güç oldun, sen yine ışık olup aydınlattın ve  gerçekten dünyanın en güzel ablası oldun. Ben de dünyanın en güzel çocuklarının annesi oldum. ikincik

İkinci Yaş Günü

  üçüncük

Üçüncü Yaş Günü

     Sekiz yaşına girdin hangi ara geçti zaman buna inanamakla geçiyor yıllar, her günü mıh gibi aklıma çakmaya çalışıyorum ama kaçıp gidiyor işte…

    Mutlulukla ışıldasın hayat yolun, hep karşına iyi insanlar çıksın, seninle ilgili en büyük gelecek planım ‘mutlu’ olman… Canım kızım… iyi ki doğdun…

dördüncük

Dördüncü Yaş Günü

beşincik2

Beşinci Yaş Günü

altıncık

Altıncı Yaş Günü

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

7. Yaş Günü

Yedinci Yaş Günü

Bu fotoğraflar bu yaşa kadar kutladığımız doğum günlerinden, nicelerini kutlamak nasip olsun, hep en sevdiklerimizle… hep mutlulukla ışıldasın gözlerin…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yok Gibi Yaşamak

Tam olarak kendini bu yalan dünyaya ne zaman kapatmıştı bilmiyorum. Babannemin ölümünde başsağlığına geldiğinde gördüm onu o halde. Hiç konuşmadığı gibi hiç bir duygu belirtisi de yoktu. Konuşulanları anlamak ya da cevap vermek gibi bir derdi de yok gibiydi. Bedenen yakınımızda olsa da ruhen çok çok uzaklardaydı. Bakışlarından belliydi. Anneme sordum sonra ‘nesi var?’ diye. Uzun zamandır böyleymiş. Konuşmuyormuş hiç kimseyle, gülmüyormuş, ağlamıyormuş, öyle uzaktaymış hep bakışları. Çok içime dokundu büyük yengenin o hali. ‘Yok’ gibiydi…

Ben kendimi bildim bileli oğluna ait evin bahçesindeki iki minik odalı evde yalnız yaşadı sonra oğlu hastalandı, vefat etti o da bir süre sonra kızının yanına yerleşti.

Bizim orda şikayet etmez yaşlı nineler, dedeler, teyzeler… Hep bir kabulleniş hali vardır onlarda. ‘Oğlum ilgilenmedi, gelinim bakmadı’ demezler, ‘aman onların düzeni huzuru bozulmasın da ben şuracıkta bi soğan bi kuru ekmekle idare ederim derler’ ölene dek öyle yaşar giderler, zaten hayattaki tek amaçları budur ‘kimseye muhtaç olmadan yaşamak…’

Ama o ne olmuştu da bu kadar küsmüştü hayata, insanlara… O zaman ölü gibi yaşamak bu olsa gerek diye düşünüp içim acımıştı haline. Aileden, eşten, dosttan hatta torunlarından vazgeçip ölümü beklemek nasıl mümkün olabilirdi ki? İntiharın sessiz hali adeta… 😦

Öldüğünde ailenin büyüklerinden birini daha kaybetmiş olmanın burukluğunu yaşasam da ‘kurtulmuş’ demeden edemedim…Benim için garip ve acıklı bir hikayeydi bu… Bitti…

Bir Sevgililer Günü Anısı

Sevgililer günü yazısı yazacağım aklıma gelmezdi ama bugün facebook, twitter, instagram kısacası bütün sosyal alem, Google Amca bile sevgi böcüğü modunda, mail kutuma düşen sevgililer günü kutlamaları, kampanyaları da cabası. Kalpler, tektaşlar, çoktaşlar istesen de kaçamıyorsun. Hatta bu ara ciddi ciddi sardığım ilk oyun olan Hay Day bile ev yapımı sevgililer günü kurabiyesi yapmamı istedi.

 Biz bu günü kendimizce özel bulmadığımızdan kutlamıyoruz, tamamen ticari amaçlı bunlar şekerimmm. Şimdi aranızda ‘tabi kocan hatırlayıp bi tam tur bileklik almıyor, onu da geçtim bir orkide bir papatya bile göndermiyor, şiir neyim de yazmıyor ondan böyle yok efendim ticari, yok saçma gibi’ karalamalar yapıyorsun diyenleriniz olabilir. Hımmm hakkınız da olabilir ama yok ya kocam bana hediye alacaksa yarın alsın ya da bir ay sonra alsın sorun olmaz yani.

 Ama ben bugün asıl mazide bir gün hatta evliliğimizin ilk yıllarında kocamın bana aldığı hediyeyi yıllar sonra tarihe not olsun diye yazıyorum… Ben ne zaman anlatacak olsam kocam ‘duymayan kaldı mı?’ diye soruyordu duymayan kalmasın dedim 😉

 Şimdi… evliliğimizin ilk ya da ikinci sevgililer gününü yaşıyoruz, ikimizde ticari amaçlı bir gün olduğunu birbirimizin kafasına iyice sokmuşuz ‘yani kimse birbirinden hediye falan beklemiyor’. Kocacım iş çıkışı beni eve bıraktı ekmek almaya gitti. Ben de çekmişim eşofmanları telaşla akşam yemeğimizi hazırlıyorum. Gitti gelmez, gitti gelmez… Ben sinirlenmişim de birazcık, derken kapı çaldı, açtım kapıyı, tam çemkiricem ‘nerde kaldın?’ diye o da ne?!! Elinde kocaman bir paket!!! Benim gözlerim bi parladı tabi. O an ticariymiş, saçmaymış hiç umurumda değildi valla huyumuz kurusun kadın milletinin hediyenin cazibesine kapılması bu kadar saniyelik bir olay işte.

 Ayyyy benim yelkenler suya indiği gibi ağzım kulaklarıma vardı, hatta eteklerim zil çaldı… Kırmızılı janjanlı ambalajlı hediyemi aldım elime, paket büyük olduğu gibi ağır da. ‘Allah Allah ne olabilir ki bu’ diye hızlıca düşünürken o an kafamda bir ampul yandı (yanmaz olasıca) ‘nolur olmasın nolur olmasın’ diye dua ede ede açtım ki bir de ne göreyim ‘Düdüklü Tencere’!!! Ben alı al moru mor oldum. Karşımda mutluluktan deliye dönmemi en sevgi pıtırcığı halimle kendisine sarılmamı bekleyen bir adam elimde de düdüklü tencere var. Gülsem mi ağlasam mı bilemediğim zamanlardan birini yaşadım o an. Bir seçenek daha var ama sevgililer gününde cinnet geçirdi manşetlerinde yer almamak adına onu hemen es geçtim 😉

 Ne mi yaptım gülme krizine yakalandım, delirmiş gibi güldüm durdum. Bu defa kocam bozuldu, (napim benim de sinirlerim bozuldu) O ana kadar benim gözümden kaçmış olan (tabi koca paketi görünce) çiçek demetini uzatarak, ‘beğeneceğini düşünmüştüm geçenlerde alsak mı demiştin’ dedi. Ben de kendisine teşekkür edip sevgililer gününü kutladım. Sarıldık falan… Allah için çiçekler çok güzeldi. Amaaa bu iş orada bitmedi tabi. Her sevgililer gününde ya da sevgililer günü muhabbetinde bu olay anlatıla anlatıla efsane oldu.

 Benim doğum günüm Ocak’ta ardından Şubat ayında sevgililer günü olunca tuzluya patlayacak adam napsın doğum günümde hediye aldığında başlıyor ‘bu hediyeyi sana bugün kutladığımız doğum günün, sonrasında kutlamayacağım sevgililer günü, anneler günü ve diğer unutacağım günler için veriyorum’ diye. Zaten anlattığım gibi bu işi beceremiyor da, e ben de zaten saçma buluyorum dolayısıyla sorun yok, biz böyle mutluyuz. Yok be kendimi kandırmıyorum valla bak!

Bu günü özel bulan sevgilisi olan olmayan herkesin Sevgililer Gününü kutlarım…

 Bi not: O düdüklü tencereyi 10 sene önce almayı düşünmüş olsam da kocam da hangi akla hizmet edip bana sevgililer günü hediyesi olarak almışsa da ben kullanmaya henüz geçen yılın ortalarında başladım. Düdüklü tencere benim için bir öcüden farksızdı. Ama şimdi aramız iyi.

Bi not daha: Kocacığım hediye almayı beceremiyor desem de bazen öyle güzel süprizler yapar ve hediyeler alır ki, zevkli adamdır aslında vesselam, eee beni almasından da belli değil mi? 🙂

 Daha küçük bi not, bi rica : Aramızda kalsın lütfennn 😉

 

 

Bir Ben var Bende…

#blogfırtınası 4. gün

İşte özlemini duyduğun hayat başladı… İçinde hissettiğin tarifsiz şey ne? bir boşluk mu? Nasıl olur, hayat şimdi başlıyor senin için, heyecan, coşku, merak çok şey olabilir ama neden boşluk… Çok şey biriktirmiştin yıllarca, yapacak çok şeyin vardı. İstediğin oldu, nihayet emekli oldun çok sevdiğin evindesin. Hem de daima orada olacaksın…

Yapacak yığınla kek pasta tarifin var, çikolata parçaları, fındık kırıkları, çeşitli unlar, kremşanti, nişasta… bak binbir hevesle aldığın yumakların da orada kanaviçene kaldığın yerden devam edebilirsin… Ah çocuklarıma örerim diye aldığın onca yumak… Başlanmış ama bitirilememiş… İşte hepsi elinin altında. Hepsi için gerekli olan zamanın var artık. Bir kahve koyar fincana düşünürsün hangisinden başlayacağını… Neden heyecanlı değilsin neden bu kadar hüzünlüsün be kadın! Ağlayacak mısın yoksa?

Fotoğraf ya fotoğraf, ona da mutlaka zaman ayırmalısın hadi en güzel fotoğrafını çek de as şu duvara artık, bak hala boş… Hani demiştin ya buraya kendi çektiğim fotoğrafı asacağım diye… Ne düşünüyorsun? Anladım karar veremiyorsun gene, çocuklarının fotoğrafını mı çekip assan yoksa Meriç Nehrini mi yeniden çekip assan? E ikisini de çek ve as…

Sonunda gözlerini aldın uzaklardan da kalktın o koltuktan. Sofrayı hazırlıyorsun… Evdesin ve böylesi özensiz bir sofra mı kuracaksın? Ah sadece iki tabak öyle mi?

Bir dakika ya çocuklar??? Ne biri evlendi mi? Ya diğeri? Üniversite de öyle mi?… Onun için mi bu hüzün? Ağlıyor musun?

Zaman geçmiş demek o kadar… Şimdi sen evdesin onlar yoklar… Kanaviçe yapmaya bol zamanın var, eteğinden çekiştirecek bir bebeğin yok ortada ama senin gözlerin eskisi gibi görmüyor, yapamıyorsun. O kadar pasta tarifi var bekleyen yapsan ne olacak çocukların yanında değil, senin de malum dikkat etmen gerek, yapamıyorsun… O yarım kalmış örgüler… Kime olacak artık… Fotoğraf peşinde koşacak dermanın da yok ki… Çekeyim desen ellerin titriyordur net olmaz… Artık hayat bundan sonra sana flu zaten…

Not. Bugün fırtınanın 4.günüymüş meğer, sonradan katıldığım fırtınanın 3 ve 4. gün yazıları aynı günde yayınlıyorum.

İlgili Link http://tamamenatiyorum.com/2013/11/30/blog-firtinasi/

Yeni Stres Mevzuu – Çocuğum İlkokula Başlayacak

Küçükken ben her Eylül geldiğinde hüzünlenirdim. O zamanlar ‘okul açılacak yine ya’ diyeydi bu hüznüm daha çok. Büyüdüm büyüdüm Eylül’ü hala sevemedim okul yoktu artık ama yaz bitiyor diye hüzünleniyordum bu kez de.

Ama bu 2013 Eylül’ü başka bir anlam taşıyor bende. Her yeni gelişme de bir stres yaşanır ya. Ek gıda, tuvalete alıştırma, yatağını ayırma, anaokulu seçme, anaokuluna alışma gibi dönemlerin stresini Kumrimle çoktaaan geride bırakıp, yeni bir dönem yeni bir strese yelken açıyoruz. Çocuğum İlkokula Başlayacak Stresi (adını da ben koyuverdim)

Meriç bu yıl gerçekten okullu olacak. Arada Meriç’e moral vermek amacıyla muhabbet açıyorum ”aman da benim kızım okullu mu olacakmış, okuma yazma mı öğrenecekmiş” diyorum mesela hiç oralı değil. Bir yandan kendi heyecanımı bastırarak ”heyecanlı mısın?” diye soruyorum. ”Hayır değilim. Ben okula gitmek istemiyorum.” diyor o an saçlarımın prize takılmış gibi diken diken olduğunu hissediyorum. Ekliyor Kumricik ”hem o okulun ufacık parkı var.” Durumun ciddiyetinden bihaber, hala oyun da oyun 😦

– Okuma yazma öğrenmeyi çok istiyordun ya işte İlkokula başladığında öğretmenin öğretecek ve sen de kendi kitaplarını kendin okuyabileceksin diyorum en sevecen sesimle.

– Ben okuma yazma öğrenmek istemiyorum diyor en uyuz sesiyle.

– Artık büyüyorsun ne güzel (Meriç’e söylenecek en son söz oysa ki)

– Ben büyümek istemiyorum, keşke ben bebek olsaydım, Ekin abla olsaydı…

– Kerem abi gibi sende ödev yapacaksın, ben de yanında olacağım (yalannnn Babasına çoktan sattım ödev işini)

– Ben ödev yapmak istemiyorum diyor yine aynı sinir bozucu ses tonuyla.

– Kızım sıkılmadın mı kaç yıldır oyun okuluna (anaokulu) gidiyorsun. Artık gerçek okullu olacaksın işte. Herkes gidiyor bizde gittik, hem de çok isteyerek gittik. Okumayı öğrendiğimde öğretmenim kırmızı kurdele takmıştı, çok mutlu olmuştum falan filan…

– Ben evimizi seviyorum, parkımızı seviyorum okula gitmek istemiyorum diyor 😦

– Zaten eve erken geleceksin, sıkılmaya zamanın olmaz.

– Heyyy! öğleye kadar mı? (eh sonunda sevinecek bişi buldu)

– Hayır ikiye kadar.

– Yağmurun da mı? Belizin de mi? onlar da ikide çıkarsa yine oynarız, ağaca çıkarız, onu yaparız bunu yaparız bıdı bıdı…

– Kışın soğukta eskisi kadar parka çıkamazsın, onlar da çıkamaz zaten diyorum açtığım konunun gidişatından hoşnutsuz…

– Pöffff kışı sevmiyorum diyor  (ah bende bende)

Anaokuluna ilk başlayacağı zamanı hatırlıyorum da ne kadar kolay olmuştu. İlk günden alışıvermişti o minik elleriyle öğretmeninin elini tutup koridorda uzaklaşırken arkalarından bakakalmıştım. Gözümden yaşlar süzülürken bir gerçeği de anlamıştım ki asıl bana zordu bu yeni dönem.

İlkokul ise farklı, ciddi bir kurum neticede. İlkokul 1’de önemli bir dönem. Bir de değiştirdiler herşeyi ‘T harfi’, ‘te’ diye okunmaz ‘tı’ (hatta tıh gibi bişi çıkıyor) diye okunurmuş. Geçen yıl komşumuzun kızından öğrendim. Annesi de ‘tı, bı’ derken sallanan dişleri çabucak döküldü dedi. 🙂

El yazısı dersimiz vardı bizim hiç sevmezdim şimdi ise bütün dersler el yazısıyla.

Şimdi ona olduğu kadar bana da zor olduğunu düşünüyorum. Bunu düşündükçe stresim katlanıyor. Meriç Okumaya, yazmaya bu aralar hiç heves etmeyen aklı fikri oyunda bir kız çocuğu olduğu için Ödev yapmaktan çabucak sıkılacağını düşündüğüm için benim daha çok gözümde büyüyor. Kumri bir oyun oynamaktan, koşmaktan, zıplamaktan, yüzmekten bıkmadı. Yine de evrene olumlu mesaj göndermek istiyorum:  İlkokul çok güzel, başarıyla geçecek diyerek.  🙂

Çocuğum İlkokula Başlayacak Stresi’nin ne kadarını paylaşabildim bilmiyorum ama yazınca bir parça rahatladım. Umarım kolay atlatırız bu süreci ve bir dahaki İlkokul yazımın giriş cümlesi şöyle olur ‘Amannn amma abartmışım yahu, kızım, okuluna hemen alıştı, öğretmeni çok iyi, Kumri de okumaya, yazmaya, ödev yapmaya çok hevesli.

*Dipnot: Bu arada Evrene olumlu mesaj göndermek deyimini ilk kez bir cümle içinde kullandım şaşkınım :/ oysa saçma bulmuşumdur. Dua etmek bence daha mantıklı 🙂

İnsan Sevdiğini Hiç Üzer Mi?

Kardeşle küslük ne zaman koyar insana…

Aslında kolay kolay akıldan çıkacak birşey değildir ama en çok…

* Bayramlarda herkes gelip de o küs olan kardeş gelmediğinde, istersen on kardeş ol o küs kardeş bir yumrudur boğazında, bir gözyaşı damlasıdır gözünde…

* Küs olunan kardeş ile ilgili (kendisi veya bebeleri ile ilgili) bir gelişmeden bahsederken birileri iyi yada kötü ne diyeceğini bilemediğinde…

* Küçük bebesi varsa küs olduğun yıllar boyunca büyümesini uzaktan seyretmek zorunda kaldığında…

* O herşeyden habersiz ufaklık yanına gelip sevimlilik yaptığında kaçamak sevmeye çalıştığında… (yazar burada gözyaşlarını tutamaz)

* Bu bebenin büyük ablaları varsa mesela onların evleneceğini, üniversiteyi kazandığını vs. bilgileri başkalarından öğrendiğinde…

* Kötüsü aynı köy içindeysen eğer yeğeninin yapılan nişan töreninde televizyonu son ses açmana rağmen duyduğun orkestranın sesiyle dalıp gittiğinde…

* Havai fişekler ardardına atılırken duygularını sessizliğe hapsettiğinde…

 Zordur işte daha sayamadığım çok fazla şey olduğunda…

Diğer taraftan yapılan hata öyle büyüktür ki nerdeyse senin hayatına mal olacak kadar büyüktür ve dişinle tırnağınla yaptığın emeklerin onun yüzünden uçup gitmiştir. Sen şükür ölmedim yaşıyorum, şükür aç açıkta değiliz diye düşünüp minik yeğenini hoplatmaya; büyüdüğüne inanamadığın güzel yeğeninin düğününde harmandalı oynamaya dünden hazırsındır ama…

Ama kızların affeder mi zor günlerde seni yapayalnız bırakan, senin sağlığını umursamayan, haketmediğin sözleri duymana sebep olan amcalarını?

Onlar affetse eşin affeder mi onca yıllık emeğini malını mülkünü hiç eden kayınbiraderini?

Nasıl der ki onlara ben affettim…

Ben affetsem onlar affetmez der bir bayramı daha buruk atlatır…

Velhasılkelam zordur kardeşle küslük…

Ah pepee üzüyor bu insanlar birbirini, küsüyor kardeşler birbirine… Sen üzme e mi?