Narsistim ben narsist!

Ben nergisleri severim de narsizm ile bir derdimin olmadığını düşünürdüm.   Yok ya narsistim ben! Kendimi çok seviyorum… Ne mütevazi olacakmışım ya! Ne güzel bir insanım ben, keşke sen de benim gibi olabilsen ama olamazsın işte! 

Ne güzel insanım ben bir sana bak bir bana, ben kendime bakmaya doyamıyorum senin şu çirkinliğin karşısında. Senin çirkinliğini görmeyeyim diye kafamı kendime çeviriyorum kendime. Ohhh misss… 

Sende o olduğun yerden in ve bana bak gözün güzellik görsün ve de utan çirkinliğinden…  Benim ihtiyacım yok ki etrafımda dönüp duran gereksiz bir sürü insana, onlarla atacağım havaya. Benim etrafımda hakiki insanlar var zaten sevdiğim sevildiğim. Zaten bu halimle senden çoook havalıyım.  Hıh sen kimsin ki? 

Süsünden püsünden görünmüyorsun, yapaylıktan seçilmiyorsun bir de bana bak, hiiiç ihtiyacım yok senin yüzündeki maskelere, boyalara… Hem güzelim hem gerçeğim…

İçinin çirkinliği yüzünde, bir de bana bak içimin güzelliği ile dışımın güzelliği uyum içinde.

Kendimle ne kadar övünsem az, ne kadar sevsem kendimi yetmez… Hele bir de sana bakınca kusursuzum, süpperimmm 🙂 Mümkünse artık sen de çıkma karşıma o çirkinliğinle, güzelliğime leke düşer maazallah!

Süpriz doğum günü Ağlayan pastası…

Geçenlerde hem iş arkadaşım hem de komşum olan arkadaşımla konuşurken 27 Aralık’ın eşinin doğum günü olduğunu söyledi. Geçen yıl 27 Aralıkta onlardaymışız demek ki tam bir sene önce. Ve geçen yıl onlara gittiğimizde ve doğum günü olduğunu orada öğrendiğim eşine karşı kendimi biraz mahçup hissetmiştim. Biraz diyorum çünkü onlar hiiiiç takılmıyorlar bu tür olaylara. Hiç kutlamazlarmış kendi aralarında bile. 

Bizde öyle konfetiler, dev organizasyonlarla değil ama en azından küçük bir pasta ile kendi aramızda da olsa kutlarız. Zaten belli bir yaştan sonra doğum günü pek de öyle kutlanası gelmiyor, yaşlanıyorsun işte neyini kutlayacaksın. Buna rağmen ben doğum günlerimde değişik bir ruh haline bürünüyorum, o gün kendimi prenses gibi falan hissediyorum ha bir de sevdiklerim bu gün beni hatırladığında da taçlanıyor günüm. Yaş aldığıma üzülüp hatırlandığıma seviniyorum evet var bi tuhaflık. 

Neyse neyse işte ben sevgili komşuma süpriz yapmayı çok istiyordum. Hem de onların bu konudaki heyecansızlıklarına rağmen. Bir gün öncesi kendi ellerimle yaptığım pasta ile karşısına çıkmak istediğimden, eşinin ”ben pasta alırım”larına   aldırmadan ”Ağlayan pasta” yaptım. Facebook ve Twitter arkadaşlarıma da şöyle duyurmuştum : ”gece gece ağlayan pasta yapıp bu güzelim pastanın garip ismi için kafa patlatırken cillop bir yeni yıl mesajı geldi aklıma: Ağlayan pasta olsun! :))” (Yani demek istemiştim ki Ağlayan pastaların-m-ız olsun, bize, size bişi olmasın. Ağlamayın, ağlamayalım…) 

İş arkadaşımız Nuray’da süprizimize eşlik ederek bizimle geldi. Önce bizde yemek yedik, sonra hediyelerimizi hazırladık. Bu arada Kumri de hediye olarak güzel bir resim çizdi. İmzasını da attı. Pastamızı süsleyip, mumları maytapları yakarak kapıya dayandık. Arkadaşımın yüzündeki şaşkınlık ve de mutluluk gerçekten görülmeye değerdi. Onun mutluluğu bizi de mutlu etti. İyi ki yapmışız. O da iyi ki doğmuş. 

Bu arada Ağlayan Pastam çok güzel oldu, sadece ben değil tadan herkes aynı şeyi söyledi.  Bir çok Ağlayan Pasta tarifim olmasına rağmen bu kez  Cahide-Jibek‘in tarifiyle yaptım. Tarif aşağıda:

Ağlayan Pasta

Malzemeler

  • 3 yumurta
  • 1.5 su bardağı şeker
  • 1.5 su bardağı süt
  • 1 çay bardağı sıvıyağ
  • 3 yemek kaşığı kakao
  • bir paket kabartma tozu
  • 1 çay kaşığı karbonat
  • bir paket vanilya
  • 2+ 1/3 (üçte bir) su bardağı un
  • Üzerine dökmek için 2 su bardağı süt

Çikolata sosu için

  • 1 su bardağı süt
  • 1 .5 su bardağı su bardağı su
  • 1 yemek kaşığı un
  • 2 yemek kaşığı kakao
  • 1 yemek kaşığı nişasta
  • 5 yemek kaşığı şeker

Ayrıca

1 paket krem şanti,1 su bardağı süt

Ağlayan pastanın yapılışı

  • Yumurta ve şekeri elektrikli mikserle beyazlayana kadar çırpın
  • Un haricindeki malzemeleri de katıp çırpın.
  • Unu ilave edip 2 dakika kadar daha çırpın.
  • Yağlanmış tepsiye kek hamurunu döküp  200 derecelik fırında pişirin.
  • Fırından çıkarır çıkarmaz üzerine 1.5 su bardağı sütü gezdirin.
  • kekiniz soğuduktan sonra krem şantiyi çırpıp üstüne yayın.
  • Çikolata sosunu pişirin.ara sıra karıştırarak soğutun.kabuk bağlamamasına dikkat edin
  • Çikolata sosunuda en üste yavaşça yayın
  • Ağlayan pastamız hazır,afiyet olsun

hesap kitap işleri

Geçenlerde Şehrikeyif adlı siteden, bir paket aldım (ismi cismi bana kalsın) aldım almasına ama işletmeye gittiğimde bin pişman oldum bu yaptığıma.  Bu gibi durumlarda öyle tüketici hakları hukları pek uğraşamam normalde  atarım çöpe gider yani, bu çok param olduğundan değil, uğraşmak zor geldiğinden. Oraya başvur, buraya bıdı bıdı ve nedense hep olumlu bir sonuç almayacağımı düşünürüm. Ama bu kez verdiğim paraya öyle acıdım kiiii. İnsan hakları mahkemesine bile başımı vurmaya kararlıydım, neyse ki gerek kalmadı.

Nasıl mı oldu? Bu alışveriş yaptığım daha doğrusu kupon aldığım siteye mail yazdım. ”Sizden almış olduğum kuponları kullanmak için gittiğim şirkette şunla karşılaştım böyle kötüydü bıdı bıdı…” yazdım da yazdım, tabi gerçekleri yazdım hatta az bile yazdım. Yazdıktan sonra ”şikayetiniz değerlendirilip size dönülecektir” diye bir cevap geldi, ”hah” dedim  ”klasik cevap, sen iyisi mi o paranın üzerine su iç.” Kuponların geri kalanını kullanmamakta kararlıyım ama paramın da geri zekalı insanların çalıştığı pis, ucube yere kalmasını istemiyorum. Neyse ki Şehri keyif beni çok bekletmedi sonuç için, hem de paramın tamamını geri kartıma iade ettiklerini yazan bir mail daha gönderdiler. Ben bu cevap karşısında çoook mutlu oldum tabi, oh olsun o geri zekalı şirkete, helal olsun Şehrikeyif.com’a. Ben adeta zafer kazanmış olmanın mutluluğunu yaşarken benimle aynı kuponu arkadaşıma da aldığı kuponları iptal ettirdim. Eee ne demişler Şikayetlerinizi dostunuza, beğenilerinizi facebook’a aman ne diyorum ya.

Bu kadar değil ama sonrasında bankamın hesap ekstresi geldi, bir de ne göreyim iade falan yok, netten hesabıma baktım hiç bişi yok, birde alışveriş yapmışım nasılsa gelecek param var diye onun dışında bir ufak bir puan kırıntısı var o kadar. Ben hemen celallenmeyeyim de biraz daha bekleyeyim dedim bekle bekle malesef yok. Tabi üzüldüm o  bir konuda hakkımı arayayım dedim onda da bak ortada ne hak var ne hukuk. Neyse önce bankamı aradım, müşteri hizmetleri görevlisi Müjgan ”o tarihte yatan bir bakiye, iade yok” diyor o nefret ettiğim metalik sesiyle, bir de ”yardımcı olabileceğimiz başka bir konu var mı?” diye sormaz mı. Ardından Şehrikeyif.com’u arıyorum onlarda ısrarlı yatırdık diyorlar. Offf yatırdın da nerede? boşlukta biryerlerde garip garip duruyor mu yani paracıklarım.

Artık ümidimi kestim, sonuçta gözden çıkmış bir paraydı diye kendimi teselli etmeye başlamıştım ki bugün başka bir banka kartımın hesap ekstresi geldi, benim iade paracıklarım meğer o kartta değilmiymiş, o karttaymış. Özür dilerim Şehrikeyif.com, özür dilerim diğer banka ve metalik sesli gıcık müsteri temsilcisi.

İşte böyle günlük, bu olay kulağıma küpe oldu mu pek bilmiyorum hani bir daha alışveriş yapmayacağım falan  diyemiyorum 🙂 Ama hakkımı aramakla ilgili güzel bir karar aldım. 

Zeytin Ağacım…

Gözümü açtım Zeytin ağacıyla tanıştım. Babam da öyle, dedem de, onun dedesi de…

Ben herkesin zeytin ağacı vardır sanırdım çocukken, herkes yemeğini zeytin yağıyla pişirir sanırdım, herkes kahvaltı sofrasında kendi zeytininden yer sanırdım.

Değilmiş. O zaman ben herkes benim gibi şanslı değilmiş diye düşündüm, memleketimden uzak nereye gitsem özledim zeytin ağacını, memleketimden uzak olmanın burukluğunu daha da hissettirdi bir de onun yokluğu… 

Zeytin ağacı kuşaklar boyu ailemizin en sadık dostu olmuş, bebekliklerimizde salıncağımız dalına kurulmuş, eşsiz gövdesinde sakinleşmişiz. Onun kocaman gövdesinde saklanarak oynamışız saklambaçımızı, en büyük çocukluk atraksiyonumuzu, en büyük ağacın, en tepesine çıkarak yapmışız. Ya da gölgesine uzanmışız boylu boyunca kollarımızı başımızın altında kenetleyip uçsuz bucaksız dalları arasından sızan güneşe anlatmışız deli dolu hayallerimizi…

Her hali başka güzeldir de en sevdiğim yaş aldıkça artan heybeti, gösterişli gövdesinde çoğalan kabuklarıdır, hep yeşildir, nazı kaprisi de yoktur. ilk beş-altı yıl ürün alamazsın belki ama sonra yağmurunu alsın yeter ki torunlarının torunlarına daha da sonraki kuşaklara yeter de artar, yağa, zeytine boğar. Az şey ister çok şey verir, neler mi? Yağ, meyve, sabun bir de şimdilerde yaprağından çay… 

Sabırlıdır zeytin ağacı, onunla aynı iklimde yaşıyorsan sen de öğrenirsin sabırlı olmayı. İlkbaharda çiçeklenmeye, Eylül- Kasım aylarında renk değiştirmeye başlar yeşilden mora sonra siyaha döner. Zeytin hasadı başlı başına bir yazı konusu olmalı aslında. Eğer eşle dostla imece usulü yapılıyorsa soğuk havaya rağmen eğlenceli geçer, sıcacık anı olarak kalır bir sonraki hasada kadar. (Teknolojinin gelişmesi zeytin toplama konusunda da kolaylık sağladı, daha az insanla daha az hasarla toplanıyor şimdilerde)

Zeytin ağacının benim, ailem ve memleketim için değerinden, öneminden bahsettim de mitolojide de ayrı önemi değeri vardır, kutsal anlamlar taşır, yeniden doğuşun, barışın sağlığın, güzelliklerin sembolüdür, hakettiği değeri en çok kutsal kitaplarda bulur. Zeytin ağacı kadar efsaneleşen bir başka ağaç da yoktur. İnsanlığın barış ümidi olmuştur zeytin dalı… 

Nerdeyse fotoğraf çekmeye başlamamla ”Zeytin” konulu belgesel Fotoğraf serisinin kafamda şekillenmesi aynı zamanlarda olmuşmasına rağmen hala gerçekleştirememiş olmanın üzüntüsünü yaşarım bir de ben. (Tarihe not düşülsün ki gereken yapılsın) 24.12.2011

Plandı, programdı hikaye Balıklıova şahane

Bu aralar yazmak zor geliyor, yazacak şey çok, yazacak hal olmuyor üstüne üstlük az önce yazdığım o kadar şey bi anda kayboldu. 

Plan-program insanıyım, bu yüzden son dakika sürprizleri, aksaklıklar, ertelemeler, aksilikler canımı sıkar. Alternatif programlar geliştirsem de can sıkılmıştır bir kere.

Geçtiğimiz hafta Meriç’in okuluna Yerli Malı Kutlama etkinliğine gittim. Yine heyecanla gittim, hayranlıkla izledim kızımı. Yine gözlerim doldu, koltuklarım kabardı. Güzel sözler işittim, kızımı öpmelere doyamadım. Orada tanıştığım bir veli beni oldukça şaşırttı. Çocuklar işte deyip geçmeyi tercih ettim.

Etkinlik sırasında Meriç’in geçen yıldan arkadaşı olan Batuhan’ın annesi ve yeni apartman komşumuzla muhabbet etme fırsatı buldum. O çok duygusal bir anne, ilk veli toplantımızda da ağlıyordu, o gün Yerli malı etkinliğinde de, daha başlamadan hemde. Apartmandan başka bir aileyle bize gelmek istediklerinden bahsetti bende memnuniyetle Cumartesi akşamı beklediğimi söyledim. ”tamam, geliriz diğer aileyle de konuşalım onlar adına söz vermiş olmayayım” dedi. Ben bunu bir sözleşme olarak kabul edip, hemen planlar yapmaya başladım bile. Bu planları baştan yaptığımda o kadar yorulmadığımı hissediyorum. Tam tersi plan tıkır tıkır işliyorsa kendimi huzurlu, mutlu hissediyorum. Altı üstü evine misafir çağırdın, gören de 1000 kişilik yemek organizasyonu hazırlığı yaptın sanır dediğinizi duyar gibiyim. Zamanında nerdeyse 1000 kişilik yemek organizasyonu da yapmış biriyim, iş gereği çeşitli organizasyonların hazırlık aşamasında aktif olarak yer aldım. Ekiple de olsa Fotoğraf gezileri düzenleyip sorunsuz hallolması için elimizden geleni yaptık.  Arkadaş buluşmaları da genelde benim organizasyonumla  gerçekleşir. Neyse evime çağırdığım 9-10 kişilik bir misafirlikte de ben aynı titizlikle hareket ederek neler ikram edeceğimin listesini daha o gün yaptım. 

Cuma akşamı işyerinden arkadaşlarla Üçkuyular Levent Marina’da güzel bir yemek organizasyonuna katıldık. Yemekler nefis, ortam oldukça keyifliydi. Biz Meriç’i okuldan arkadaşı olan Zehra’lara bıraktığımızdan Meriç aklımızda, muhabbetin tadı damağımızda evin yolunu erken tuttuk. Meriç’i uyutup en azından sütlü tatlıyı yapayım diyerek mutfağa girdim. (Sütlü tatlıyı bir gece önceden yapmak daha iyi oluyor.) Ve pişirip uyudum. 

Cumartesi sabahı erkenden kalkıp kahvaltı, eşi işe gönderme, Meriç’i oyalama işlemlerinden sonra sıkı bir temizliğe giriştim. Bu temizlik nerdeyse nefes almadan öğleye kadar bitti. Yağmurun yağması camları silmemem için harika bir bahane oldu (yoksa içinden çıkamazdım) Sonra Meriç’in yemeği 10-15 dakika oyun derken kendimi mutfağa kapattım. Listeme göre yapmam gereken Dereotlu peynirli poğaça, ıslak kek, patates salatasını gayet sorunsuz yaptım. Bunları yapmak baya zamanımı aldı tabi, yeşilliklerin temizlenmesi, hamurun kabarması, pişme süresi, kekin sosu, osu busu… En son akşamdan yaptığım sütlü tatlımın üzeri için mandalina peltesi hazırlamaya başlamıştım ki kapı çaldı. Yan komşum aşure yapmış, ilk bana ikram etmek istemiş, beraber yiyelim diye çağırıyor. Ocakta pelte, Meriç gelmek istemiyor inatlaşıyor benimle, kadıncağıza gelicem dedim gitmezsem olmaz belli ki başka planları var. Kelimenin tam anlamıyla iki ayağım bir pabuçta yine. Komşuya gidiyorum ama Meriç’i evde keloğlan’la başbaşa bırakıyorum. Aklım Meriç’te olunca aşureye yoğunlaşamıyorum en fazla 10 dakika sonra evdeyim, bizimki hala Keloğlan’ı izliyor. İnatçı Kumri. Pelteyide öylece döktüm tatlımın üzerine dolapta donar nasılsa diye tam olarak donmasa da fena olmadı. Ben artık rahat bir nefes alacağım hayaliyle kızımın yanına gidiyorum zaman geçireyim onunla diye telefon, eşim arıyor. İşten erken çıkmış eve geliyor. Haydiiii ben unuttum adamcağızı, evde yemek yok. Bi tek Meriç için yaptığım Brokoli çorbası var ki eşim onu pek sevmez. 

O gelir gelmez ben başlıyorum anlatmaya, neler yaptığımdan, nasıl yorulduğumdan bahsediyorum o zaten hemen ”ben çorbadan yerim” diyor, ne kadar anlayışlı bir kocam var, çenemi kapatmam içinde yapmış olabilir hiç deşelemeden sevinmeyi tercih ediyorum. Bu fasıldan sonra hepimiz hazırlanıp, misafirlerimizi beklemeye koyuluyoruz, aha saat 21.00, gelmeyecekler mi yoksa diye bende bişiler dank ediyor, moralim bozuluyor, şaşırıyorum. Ben olsam böyle bir durumda hani iki elim kanda olsa giderdim. Diğer aile gelmese de giderdim. Mazeretim çok da önemliyse bir şekilde haber verirdim, gelemeyeceğimi.  Gelmediler, bende yaptığım ikramlıklardan keyfi kaçmış aileme ikram ettim. Sonra yatıp uyudum.

Pazar günü yine yağmurlu bir sabaha uyandık. Neyse ki bugünün keyifli geçeceğine dair inancım tamdı. Kızımla bir süre yatak muhabbeti yaptık, kitap okuduk, güldük… Sonra hazırlanmaya başladık. Çünkü o gün İş arkadaşım Nuray’ın emekliliğini kutlamaya Balıklıova’ya gidecektik. Biz 4-5 senedir her yıl gideriz bazen yılda iki kez gittiğimiz olmuştur. Orası çok doğal, sakin, sahil kesimi olmasına rağmen bozulmamış bir yer, kendimizi iyi hissediyoruz orada. Hele Nergis zamanı ayrı bir kokusu, görselliği oluyor. Fotoğraf açısından da bir o kadar doğal malzemesi, manzarası bol yerler. Saat 9.30’da Nuray ve yeğenini alıp yola çıktık. Yolda karşılaştığımız deniz kenarı manzaraları ile ilgili yazın da böyle bulabilir miyiz tartışmaları, şurada bir evin olacak ile başlayıp kariyerimize balıkçı-balıkçı eşi olarak devam etmeye karar vermeye giden muhabbetlerden sonra Garip’in Yerinde alıyoruz soluğu, kahvaltımıza çay, hurma zeytin, köy peyniri, salata bi kaç çeşit meze ile başlayıp, çeşit çeşit balıkla devam ediyoruz. Dil balığı zamanıymış (ama ben pek sevmedim ağızda bıraktığı yumuşak tadı), iki tabak kalamar, iki koca tabak barbun yiyoruz da bana mısın demiyoruz. Ben ne kadar balık yersem yiyeyim doyamam zaten, o yüzden bir yerde kendime dur demem gerekir. Meriç’te çok eğlendi orada, masamız denizin üstünde  ahşaptan yapılmış zemin üzerinde, arada yağan yağmur ortamı bozmak bir yana daha da keyifli hale getirdi. Masamızı saran Meriç’in ikramları sonucu sayısı artan kediler, martılar, ördekler sayesinde Meriç’te çok eğlendi.  Kendisi yemek kısmıyla pek ilgilenmediği için hayvanlarla, denizle, yağmurla hayli keyifli zaman geçirdi. 

Yemek sonrasında İzmir bizi sağnak yağışla karşıladı. Ben de Nuray ve yeğenini bize çağırıp, akşamki gelmeyen misafirlerimden kalan poaça, kek, salata, tatlı ne varsa ikram ettim hep birlikte yiyip içtik. Onları da gönderdikten sonra, ben yine mutfağa kapattım bir süre kendimi, yeni keşfettiğim çorbayı sürekli denemeye başladım. Karnabahar, kereviz, yeşil elma, (abartıp bir kaç dal ıspanak da ilave ettim.)bir nescafe fincanı mercimek ile Meriç’in bayıldığı bir çorba yaptım bundan sonra sebze çorbalarım yeşil elmalı ve mercimekli olacak. Bir de bugün için ıspanak yemeği yaptım, ıspanağı sevmeme rağmen o yapraklarını tek tek yıkamak çok sıkıcı, başka türlü de temizliğinden emin olamıyorum ağzıma kıyır kıyır bişi gelse hayatta yiyemem, başka bir yerde yiyemeyeceğim tek şey ıspanaktır bu yüzden. 19.12.2011

Kızım ve ben

Meriç büyüyor…

Bazen bebekliğini düşünüyorum, yumuk yumuk ellerini, teyzesinin mercimek gibi dediği minik parmaklarını, uyurken cenin pozisyonunu almasını, nerdeyse saçı yokken iki tüyüne toka takma girişimlerimi, iki dişli sevimli hallerini, yürümeye başladığındaki acemi adımlarını… her yaşı hali öyle güzeldi ki, aman büyüsün biran önce demedim hiç her halinin tadını çıkarmaya çalıştım. Çok sarıldım, çok öptüm, bağıra bağıra okşadım, sevdiğimi söyledim. Hep onun beni – bizi hissettiğini düşündüm, konuştuklarımızı anladığını düşündüm. Öyleydi de ben sinirliysem o da sinirli, mutluysam o da mutlu, çok ilginç bir bebekti o.

Büyümesini de seviyorum. Büyüdükçe beni büyütmesini, tavrını, kişiliğini çok seviyorum, hayranım ben kızıma.

Çok sevecen mesela minicik kalbinde kocaman sevgiler taşıyor. Hayatındaki insanları seviyor, ailesini, yakınlarını, öğretmenlerini, arkadaşlarını çok seviyor Ege ile bugün tartıştıysa yarın onu affettiğini, sevdiğini söylüyor (okul arkadaşı). Birbirimize olan sevgimizi sürekli dile getirmeyi de çok seviyoruz ki tadına doyum olmaz. Özlemin ne olduğunu biliyor, En çok Sabiş’i, Pınar’ı özlüyor. Hayvanları seviyor, balkonumuzda beslediğimiz güvercinlerle muhabbet ediyor, bizim olmadığımız biranda annesini özleyip evimizden giden(!) kaplumbağamızın gidişine üzülsede annesine kavuştuğu için seviniyor. Ama ”anne ölmüş olmasın” diyecek kadar da gerçekci yaklaşabiliyor. Müziği seviyor, çok sevince sesi açmamızı ve susmamızı istiyor. Çoook canı isterse çıkıp iki sallanıyor.(Okuldaki danslarda çok iyi olmasına rağmen evde dans ettiği pek görülmemiştir.) Oyun oynamayı seviyor, paylaşmayı sevse de bazen paylaşmak istemiyor gönülden bağlı olduğu kalemleri, kitapları, kağıtları var, bende paylaş diye üstelemiyorum. Kitapları çok seviyor bir dolu kitabı olsun istiyor, ama bir hafta boyunca aynı kitabı okuduğumuz zamanlar da oluyor.

Bir de sevmedikleri var, kanı almadı denir ya öyle işte o sevgi böcüünün sevmediği insanların olmasına tanık olduğumda garipsiyorum ama ona hak vermiyor da değilim. Kalpten seveni ve sever görüneni hissediyor. Ona ilgi gösterilmediyse o hiç göstermiyor. Ya da yalancıktan ilgi karşısında tepkili davranıyor.

Elimden geldiğince istediklerini yapmaya çalışıyorum. Çünkü o öyle olmayacak şeyler istemiyor, her anını baraber geçireceğimiz bir saatle, ufacık bir renkli kağıtla, kırmızı bir kalemle mutlu olma potansiyeline sahip bir kumri o. Keyif aldığı birşeyi yapmaya yorgunluktan bitap düşene kadar yapmaya bayılıyor, mesela resim çizmek ne yapacağıma karar veremediğim yüzlerce resim kağıdı var .Mesela Kanepenin minderlerini salona yayıp üzerinde zıplamak. Mesela kek yapmak, portakal suyu sıkmak gibi ona eğlenceli gelen şeyler. Ama en çok ailecek oynadığımız ve bizim çabucak sıkılmamıza rağmen onun sıkılmak bilmediği oyunlar.

Bana itici gelen şeyler vardı çevremde gördüğüm onları yapmamaya özen gösteriyorum bazen farkında olmadan benim de yaptığım itici şeyler olabiliyor tabi. Ben kız çocuklarının düğünlerde, derneklerde böyle abartılı makyaj yapılmasını gelinlik hatta duvaklık gibi şeyler giydirilmesini sevmiyorum. Çocuk çocuk gibi olmalı diye düşünüyorum, büyümüşte küçülmüş çocuklardan çok korkuyorum 🙂 küfür eden çocukları görünce üzülüyor buna alkış tutan ebeveynleri görünce ağzının ortasına vurasım geliyor. Bir de fesat çocuklar (bir çocuğa yakışmayan tanımlama üzülerek yazıyorum) var gözlerinden resmen kötülük akıyor. Fırsatını bulduğunda tokat atıyor, suratına tükürüyor falan bunları yapanın çocuk olması ne üzücü, elbette çocuğun suçu değil.

Kusursuz, mükemmel anne olmayı çok isterdim ama değilim, sevindiğim Meriç ile olan uyumumuz, birbirimizi tanımamız. Bazı zayıf yanları var onlarda da benim payım çok sanırım. Mesela ben varsam haklıyken hakkını savunmak istemez benden bekler, oyuncağını arkadaşından benim alıp kendisine vermemi bekler. Ne yalan söyliyeyim bazen yaparım da. Yanlış olduğunu bile bile. Ama her zaman değil çok nadir valla 🙂 Dr. Sabiha Paktuna kitaplarını okurken böğrüme acı saplanıyor, yetersiz güdük bir anne oluveriyorum. O ”birbirlerine öldürmedikleri sürece arkadaşlarıyla, kardeşleriyle arasına girmeyin” diyor.

İşte böyle sevgili blog kızımdan ayrı bir cumartesi gününde onu çok özlediğimden olsa gerek genel olarak toz pembe tam onun sevdiği renkte bir blog oldu. Saçımı başımı yolduğum anlarımda da görüşmek üzere. 10.12.2011

Dönde bir bak kendine

Geçenlerde Meriç’in isteği üzerine yakınlardaki alışveriş merkezine resim yapmaya gittik. Resim derken simli renk renk tozlar var, birde resimli yapışkanlı kağıt, o renkli tozları kaşıkla yapışkanlı kağıdın yapışkanın koruyucusunu çıkarıp resim kağıdının üzerine döküyorsun. Renkli simli bir resim ortaya çıkıyor böylece, Meriç’te çok eğleniyor. Ben yaptım’larına ekliyor ve diğer yüzlerce resim arasındaki yerini alıyor o da. 

Neyse neyse şimdi Meriç ile ilgili bir yazı yazmayacağım zaten, bizle yani kadın cinsi ile ilgili bir yazı yazmak geldi aklıma o gün. Resim aktivitesi sonrasında gelmişken birşeyler bakayım dedim, ev için, kendimiz için. Alışverişin otuzuncu dakikasında eşim sıkıldı ve dışarda biryerlerde olacağını söyledi. Ben Meriç ile ona birşeyler bakmaya devam ettim. Meriç zayıfçık bir kumri olduğu için pantalonların boyu olsa beli olmuyor, beli olsa boyu olmuyor. Ben böyle hesap kitap yaparken Meriç’e bakınıyorum, aha yok! kendimi kaybetsem onu kaybetmem öyle olduğunu düşünüyorum en azından, ya da o benden çok uzaklaşmaz. Ama işte yok! heryere bakıyorum yok çocuk. Sonra üzerindekiyle aynı renk pembe çocuk montlarının arasından bana bakan cincin gözleri, suratındaki muzip ifadeyi farkediyorum ve derin bir oh! çekiyorum. Burda bi kaç satırla özetlediğim bu iki dakikalık olay bir annenin yaşayabileceği en berbat anlardır. 

İşte ben bu anları yaşayıp kızıma sıkı sıkı sarıldıktan sonra alışverişte biz kadınların normal olmadığımıza dair dolaşan fikirlerin aslında çok da yanlış olmadığına dair inancım arttı. Bende etrafımdaki kadınları gözlemledim. O nasıl bir kendinden geçmedir, nasıl bir yarıştır…Bunu daha ilk dakikada farkettim. Askıdakilerin hepsinde parmak izimiz vardır bir kere, ”o mu? , bu mu? pembe mi?, siyah mı?” bir de çaktırmadan diğer hemcinsimizin elindekine takılır gözümüz, komşunun tavuğu kaz görünürmüş misali ”hay Allah o daha güzelmiş,kapmış” diye içten içe sinir oluruz. Bıraksa da alsam diyerek diğerlerine el- göz değdirirken onu da kesmeyi ihmal etmeyiz. Birde orta yere yığılmış olanlar vardır doksan kuruş kadar indirimli olan mallar. Onların başı hep kalabalıktır. Eşim sanki bedava dağıtıyorlar der her defasında o birikintiyi ve etrafında birikenleri gördüğünde. En alttan en üste her gelen bir devirir iyice. Bir kazağın bir kolundan başkası diğer kolundan başkası tutar bazen farkında olmadan bu gibi durumda bakışıp gülümseriz çoğu zaman neden? çünkü o da kadın anlarız birbirimizi mesajı göndeririz böylece. Bazen beğenmesekte doksan kuruş indirimin hatrına alırız, indirimdeydi aldım deriz eşe, dosta, aile bütçesine katkı. 

Bazen stresimizi atarız alışveriş yaparken, bazen gerçekten ihtiyacımız olduğundan yaparız ama biraz listenin dışına çıkarız, bazen eğlenmek için arkadaşlarla (tabi kız arkadaşlarla) birlikte keyifli zaman geçirmek için yaparız ama yaparız, ister kocaman AVM’ler olsun ister çarşı, pazar kadının içinde genetik bir özellik bu, bir tutku. Severiz alışverişi. Rahatlarız, coşarız, kendimize geliriz, kendimize güvenimiz gelir. Ayaklarımıza karasular iner ama olsun değer deriz. Sevgiliden ayrılınca, kayınvalideye kızınca, işten bunalınca kim tutar seni. İşte o gün benim dışımdaki kadınlara bakma fırsatı buldum, adeta bir yarış içerisindeki hemcinslerime bakınca kendimi onlarda, onları kendimde buldum. Yalnız bir de erkek kısmının bu olaydaki yerinin içler acısı olduğunu farkettim. Karı koca gelmişlerse koca kısmısı kendinden geçmiş karısını bu tatlı rüyadan acımasızca uyandırır yada bunun için elinden geleni yapar. Hadi’lerin arkası kesilmez. Bu tür kocalar ya duymazdan gelinir ya da göz arkada lanet olsun der çıkar kadın kısmısı mağazadan. Benim eşim de işte beni oracıkta bırakıp dışarı çıkıveren cinsinden. Arada telefonla uyarmaları da unutmamak gerek.

Yalnızzz sevgilisiyle alışverişe gelen erkeğe ben acıdım işte, hele ilişkinin başında olduğunu düşünsenize bu maceranın. Kaçsan kaçamazsın, bağırsan bağıramazsın işin kötüsü giyinme kabininde onlarca kıyafet deneyen sevgilinin çantası, gözlüğü vs. taşımakla görevlendirilmişsin, bambaşka bir dünyanın içindedir o erkek, zaten bu durumla başedebildiyse, kabullendiyse evlenmekte zorlanmaz bence. Bir de erkek dayanışmasına tanık oldum, tabi bu ”yoruldun kardeş ver ben taşıyayım eşinin eşyalarını ” şeklinde bir dayanışma değil, bu; bakışlarla ”seni anlıyorum” dayanışması ,hatta tanımadığı adamla arasında nasıl bir bağ oluşuyorsa o an birbirlerine gülümseyenlerini, iki laf edenlerini gördüm duydum ”napıcaksın kadınlar böyle” gibi değerlendirme (dedikodu) yapanları… 

Çok yazılmış, çizilmiş, konuşulmuş, tartışılmış bir konuda kendimi de ayırmadan kendi gözlemlerime dayanarak iki laf ettim ama umarım hemcinslerim beni anlayışla karşılar 🙂 06.12.2011

Şeker tadında…

Bugünlerde ağzımda bir kuruluk, sürekli susama, acıkma, halsizlik durumları yaşamamdan dolayı ufak bir araştırma yaptım (internet, arkadaşlara danışma gibi) baktım ben şeker hastasıyım. Annemde yeni şeker hastası olmuş e dolayısıyla genlerde de var. Başka alternatif yok. Biri diyor mesela ‘‘Şeker hastası olsan sık idrara çıkarsın’’, bende sık idrara çıkmaya başlıyorum, biri diyor ‘‘Kilo kaybın olur’’ tartılıyorum pek kayıp yok ama acaba tartı mı bozuk’’ diyorum.

İş arkadaşım ‘‘Strestendir’’ diyor, ‘‘Sen şeker hastası falan olamazsın’’ diyor, diyor demesine ama bendeki evham beni rahat bırakmıyor bir türlü. Derken bu sabah kendimi hastanede buldum çok sık gitmem ama gittiğimde de işte böyle evhamdan dolayı giderim. Bu kez hastane yollarına düştüğümde de ‘‘Bari direk insülin iğnesi vermeseler, diyet listesi verseler zorlanırım ama uyarım’’ diye düşüne düşüne gidiyor bir yandan kendimi en kötüsüne hazırlıyorum. Bir yandan da annemi düşünüyorum ‘‘Yok yok anneme söylemeyeyim yazık kadın kendi şekerine henüz alışamadı bir de bana üzülmesin’’ diye aklımdan düşünceler akıp geçerken hastaneye geldim.

Doktor randevuma zamanında yetiştim, baştaki şikâyetlerimi ona da anlattım, o da bana ailede şeker hastası var mı diye sordu (hah! işte doktor da aynı teşhisi koydu). Önce açlık kan şekeri için sonra tokluk kan şekeri ölçümü için kan verdim. Bekleme zamanında da Kıbrıs Şehitleri Caddesine gidip sevdiğim ama bir daha yiyemeyeceğim ne varsa yiyip içtim. Bloğa hastalığımla ilgili yazacağım yazı için şekerli bir başlık bile hazırladım. Çok sevmememe rağmen gözüm bir ara şerbetli tatlılara takıldı dönüşte, ama öyle çok yemişim ki onlara yer kalmamış, yiyemedim… Aklımda şerbetli tatlılar hastanenin yolunu tuttum.

Yine doktorun kapısında İnsülin iğnesini kendi kendime nasıl vururum, insülin iğnesi verirse annemden saklamam zor olur, Meriç beni o halde görürse tepkisi ne olur. Ve işte sıra bana geldi… Doktorun elinde kan sonuçlarım ‘‘gözün aydın’’ diyerek beni karşıladı benim içimden geçen cümlenin devamı da şu ‘‘Gözün aydın. Nur topu gibi bir şeker hastalığın oldu’’ Ama doktor öyle demedi cümlesini ‘‘… Korkulacak bir şey yok, sonuçlar iyi çıkmış’’ diyerek bitirdi. Ciddi bir şok yaşadım, e onca belirti, koyduğum teşhis, ‘‘Çok şükür’’ diyerek çıktım hastaneden. Çok şükür… Allah bu hastalığı yaşayan herkese kolaylık versin, şifa versin düşündüm de zor gerçekten…

Hiçbir şeyden haberi olmayan arkadaşıma bugün başımdan geçenleri, aklımdan geçenlerle birlikte anlattım. Güldü ve bana‘‘Sen panik atak olmuşsun’’ dedi. Panik atak mı? Bir araştırayım ben bunu 🙂 28.11.2011

Süpriz Kumri Kahvaltısı

Sürpriz kahvaltı!!!

Meriç Kurban bayramı öncesi Arife günü, ‘‘yarın sabah siz uyuyun ben size sürpriz kahvaltı hazırlayacağım’’ dedi. Ben tabi yine çoook şaşırdım. Bazen normal sayılacak şeylere bile şaşırıp sevinebiliyorum (iş arkadaşımın doğum günü olduğunu öğrendiğinde ona hediye resim çizmeye girişmesi, kıyafetlerini kendisinin giymesi, yardımsız tuvaletini yapması vs.) tamam da ama beş yaşına yeni girmiş bir çocuğun sürpriz kahvaltı hazırlamak istemesi şaşılacak hatta çaktırmadan göz pınarlarını dolduracak bir şey değil mi? En azından benim tarihe not düşülmesini gerekli bulduğum bir şey oldu.

Biz arife günü akşamı Bayındır’a, köye gittik. O akşam annemi de uyardı ‘‘Anneanne yarın sabah siz uyuyacaksınız ben size sürpriz kahvaltı hazırlayacağım’’ Çünkü çocuk biliyor anneanne horozlar ötmeden (burada karga ile ilgili olan deyim daha uygun düşerdi ya neyse) uyanıyor. Ama köy de nasıl soğuk. Soba yakılan salon harici buz gibi, ben yataktan kalkıp tuvalete gitmeye bile korkuyorum o derece. Sabah babam Bayram namazına gitti, annem de onu geçirdikten sonra, sobayı yaktı ve de kahvaltıya girişti. ‘‘Ah! dedim içimden anne yandın sen, şimdi Kumri uyanacak bağırıp duracak’’. Ha bende bu arada yorganı başıma çekmiş miskinlik yapıyorum. Ve korkulan an geldi Kumri uyandı bir hışımla yanımdan kalkıp mutfağa koştu (Kumri sabah mahmuru olmaz hiç direkt güne adapte oluverir böyle)‘‘Anneanne kahvaltıyı ben hazırlayacağım demiştim, ‘‘siz uyuyacaktınız, ben hazır olduğunda sizi kaldıracaktım, hadi şimdi git yat!’’ Allah onun şerrinden korusun. Annem ne dediyse dinletemedi. Yattı. Meriç Kahvaltı hazırlıyor!!! Bu bile bizi fazlasıyla heyecanlandırmaya yetti. Beş dakika falan sonra geldi bizimki dudağını bükmüş, bir mahcup,   ‘‘Annecim size bu sabah kahvaltıyı ben hazırlayacaktım ama Anneannemlerin mutfağı çok soğuk olduğu için üşüdüm. O yüzden ben size kendi evimizde kahvaltı hazırlayacağım.’’ Ah ahh! Bu ne güzel bir şeymiş.

Neyse ki o sabah hakiki bir köy kahvaltısı yiyebildik, sıcacık sobanın yanına kurulmuş annemin ellerinden çıkmış. Bayramın üçüncü günü biz İzmir’e doğru yola çıktık Meriç’in kahvaltı hevesi bitmeden bir bayram sabahına evde uyanalım diye. Olaylar şöyle gelişti: Sabah erkenden (07.30) uyandı ki normalde küçük hanımın okul için kalkış saati olmasına rağmen uyanmamak için direndiği, ağlayıp sızladığı saat. Doğru mutfağa gitti bizimki. Akşamdan anlaşmıştık, bıçağa, ocağa ve elektrikli aletlere dokunmak yok diye. Kahvaltılıkları da ulaşabileceği yerlere koymuştum. Mutfaktan hatırı sayılır sesler geldi ‘‘ayyy noldu ki?’’ diye içim içimi yese de gitmedim o çağırmadan. Birazdan yanımda bitti sürpriz kahvaltıcı Kumrisi, babasına duyurmamaya çalışarak fısıltıyla ‘‘Anne kahvaltı hazır ama sen de gel çayı koy, yumurtaları pişir’’ dedi. Allah Allah bu durumda bu kahvaltı babaya mı sürpriz yani. Bana ne o da uyansın dedim ‘‘Babası kahvaltı hazırmış’’ diyerek paşa hazretlerini uyandırdım. Burada anahtar kelime ‘‘Babası’’…

Mutfağa gittik ki ne görelim; Masada kuş sütü eksik yok artık! bence de öyle değil tabi. Benim akşamdan hazır ettiğim kahvaltılıkları yerleştirmiş masaya, çay bardaklarını çıkarmış, bardaklara su doldurmuş (suyun bir kısmı yerlerde), çaydanlığa çay bile koymaya çalışmış (yerlere dökülen çayları takip ederek anlayabiliyoruz bunu da) kocaman yemek çatallarını, çay kaşığı niyetine tatlı kaşıklarını çıkarmış falan ama babasıyla benim ağzımız kulaklarımızda. O kahvaltı kadar bizi mutlu eden bir kahvaltı olmadı bu kesin. Bu mutluluğumuzu ona da belli ettik bol bol öpüp, ısırarak. Bizde onu Doğal yaşam parkına götürerek ödüllendirdik o gün. Her şeyi hatırlayarak bizi şaşırtan Kumri nedense Doğal Yaşam Parkı maceramızı hatırlamıyor, iki sene önce yazın sıcağında gittiğimiz, ‘‘bir daha da gelmeyiz’’ dediğimiz bu parka Kumri hayvanat bahçesine hiç gitmediğini iddia ediyor diye gittik. Sonuç olarak o mutlu biz mutlu…

Şehrin ortasında, yapay yeşilliğin ortasına kurulmuş Hakiki köy kahvaltısı da neymiş buyurun Kumri Kahvaltısına… 26.11.2011