Kardeşime Kavuştum…

Nihayet beklediğimiz gün geldi… Ben biricik kardeşime, Meriç’te artık özlemden rüyalarına girmeye başlayan Sabiş’ine kavuştu. ”En çok kimi özlüyorsun” diye sorsanız hiç duraksamadan ”Sabiş’i” der.

Cuma akşamı komşularımızın (Batuhanlar) daveti üzerine onlara gittik. Sevgi de geldi. Çok güzel bir ortam oldu, yeni komşularımızı tanıdıkça seviyorum. Muhabbet öyle güzeldi ki, biz kalkamadık, komşularımız da bırakmak istemediler sağ olsunlar. Meğer biz bu tür komşuluk ilişkilerine hasret kalmışız senelerce… Ama benim artık mutfağa kapanmam gerekiyordu zira saatte geçiyordu 🙂 sevgili kardeşim ve sevgili damadımız için kahvaltıya börek sonrası için de pasta yapmam gerekiyordu. Yaptım da…

Kar yolları kapatmasın dualarım kabul oldu ve Cumartesi sabahı tam da zamanında kardeşime kavuştum. Bol bol özlem giderdik, kahvaltı yaptık, kahvelerimizi içtik. Sonra daha önce Facebook üzerinden haberdar olup katılacağımı belirttiğim Fotoğraf sanatçısı Ruhi Ödev’in Alın Teri konulu Fotoğraf Sergisine katılmak için Kardeşim, Meriç ve ben yollara düştük ama  ben kelimenin tam anlamıyla düştüm (yani öyle yola kapaklandım). Bilmediğim yollardan kendimle birlikte kızçeleri de sürükledim, dolmuştan inip biraz! yürüyecektik öyle söylemişti Şoför amca ama… Neyse düşe kalka gittik Tepekule Kongre Merkezindeki sergiye. Her ne kadar ulaştığımda şeklim kaymış da olsa Ruhi Abi’nin gerçekten alın terinin birbirinden güzel fotoğraflarla anlatıldığı sergisini izlediğimde herşeyi unuttum. Ve internet ortamı üzerinde çeşitli fotoğraf siteleri ve de facebook vasıtasıyla tanıyıp fotoğraflarını severek izlediğim üstelik Ödemiş’li fotoğraf sanatçısı ile tanışma ve muhabbet edebilme imkanı bulmak beni çok mutlu etti. 

Fotoğraftan uzak zamanlar geçirsem de fotoğraf dostlarıyla beraber keyifli zamanlar geçirip bu açığı kapatmaya çalışıyorum. Bu akşam yine Pozitifstil fotoğraf dostlarımızla buluşacağız ve ben onlar için sebzeli kek yaptım, her şey bahane dostlarla olmanın zevki şahane 🙂

Eyvah yine mi salgın…

Şikayet etmeyi sevmiyorum yada birşeylere, birilerine çok çok özenmeyi. Elimdekilerle mutlu olmak için çok fazla nedenim var çünkü bunu biliyorum  ve de şükrediyorum ki bu da bana huzur veriyor…

Amaaa evet ama Kumrim hayatıma girdikten sonra ne yalan söyliyeyim milli piyango, sayısal loto, şans topu gibi bilumum şans oyunlarını oynayıp para çıkmasını diledim. Bu şatafatlı bir hayat, kızıma istediği herşeyi alabilmek, lüks içinde yaşayıp, yaşatıp gezebilmek gibi sınırsız bir zenginlik için dilenmiş bir dilek değildi elbette. Sadece kızımı kendim büyütebilmek için istediğim birşeydi, onu kendim büyütürken bir yandan da rahat yaşayabilmek, yaşatabilmek içindi. Ama çıkmadı işte… Bizde zorlamadık.

Çocuklu hayata geçince hayata bakışınız tamamıyla değişiyor. Bir kere hayatın ta kendisi çocuğunuz oluyor. Uzmanlar ne derse desin bizim için hayatımızın merkezi, canımızın ta içi oluyor Kumri.

İşte ben çalışmamayı düşünecek bir insan değilken anne olunca işe geri dönmek özellikle ilk zamanlar ölüm gibiydi gerçekten abartmıyorum. Aslında şükür ki işyeri sahibim çok anlayışlı davrandı, iznimi bir çok kere uzatma talebimi geri çevirmedikleri gibi ailecek benim her anlamda yanımda oldular.  Bazı işyerlerinin şartlarını görünce çok şanslı olduğumu anlıyorum. Ama işte   kızım yaka iğnesi gibi heran kucağımda olduğu için birbirimize çok düşkündük, ayrılmak istemiyorduk. Bir de bakıcı sendromu yaşadık ki şu an hatırlamak bile istemiyorum.

Of nereden nereye… Meriç Pazartesi rahatsızlandı. İshal, kusma vardı. Salı bende işe gelmedim o rahatsız olduğu için kıyamadım. Doktora götürdüm, evde ona iyi gelebilecek ne varsa yedirip içirmeye çalıştım, çalıştım çünkü malum Kumri yemek, içmekle arası hiç iyi olmayan bir çocuk 😦

Onu halsiz görmek bizi çok üzüyor çünkü normalde öyle enerjik, kıpır kıpır ki, ona bakarken biz yoruluyoruz. Dur, dinlen falan desekte durmayan bir zıpzıp adeta. Ama hasta olunca bir süzüldü, oynuyor ama enerjisi düşük. Yorulduğunu söyleyip uyuyor bir de. Doktor salgın dedi zaten bir salgındır gidiyor, ne gelse başımıza ”evet öyle bir salgın var” denmediğinde garip karşılayacağım o derece salgın var 🙂

Kumri’ye  ”Annecim, sen hastalanma, ben hastalanayım”  dedim. Bana ”Ama o zaman ben çok üzülürüm, hasta olma” dedi. Söylediğim şeye pişman oldum sonra. Ama Anne yüreği diye birşey var gerçekten dayanamıyorum, halsiz durmasına, öksürmesine, işte başına gelebilecek en ufak olumsuzluğa dayanamıyorum. Böyle durumlarda daha kötü hastalıklarla uğraşan minik kalpleri düşünüp dua ediyorum, hem onlar için hem de yavrum için. Allah çocuklarımıza sağlık versin… Versin ki evimizin neşesi, sesi, mutluluğu geri gelsin… 

Salı günü bizi en mutlu eden şeyse Sevgi Öğretmenimizin sürpriz yaparak evimize ziyarete gelmesiydi. Kumri ne kadar hasta da olsa bu sürpriz karşısında sevincini, mutluluğunu göstermekten geri kalmadı.  Üstüne bir de  Apartman koşumuz aynı zamanda geçen sene Meriç ile aynı sınıfta Sevgi’nin öğrencisi olan Batuhan ve annesi de gelince bizimkinde hastalığın azıcık bir halsizliği okunuyordu. Ama çok mutlu oldu. Zaten onlar gittikten sonra uyudu kaldı…

Şimdi o okulda, ben işte… ama aklım hep onunla 😦 işte zor olan bu…

Belki de özlediğimden…

Facebook’la ilk tanıştığımız günlerde ”ilkokul arkadaşını bile bulabiliyormuşsun” diye bir geyik dolaşırdı. Oysa ilkokul arkadaşımı aramam için facebook’a kayıt olmasını beklememe, uzun uğraşlar vermeme gerek yoktu. İlkokul arkadaşım bir telefon kadar, köyümüze gittiğimizde annelerimizin evi iki üç ev kadar uzağımdaydı. Aynı şehirde yaşıyorduk üstelik. 

Bana göre bir şey değildi demek ki bu Facebook. İlkokul arkadaşımı oradan bulsam ne olacaktı ki, eski tadımız, sevgimiz, heyecanlarımız olmadıktan sonra…

Senelerce ilkokul arkadaşımı belki facebooktan eklerim diye bekledim, sırf facebook benim içinde amacına ulaşmış olsun diye, özlediğimden değil yani… Ama benim arkadaşım benim gibi değil tabi, sosyal ağlardan uzak bir hayat kurmuş kendine… Olabildiğince bana yakınken olabildiğince bana uzak… Tesadüfen çocuğunun fotoğrafını gördüm geçen… tesadüfen kendisini göremeden tesadüfen daha önce hiç görmediğim çocuğunu görmek sanırım, evet biraz üzdü beni…

Belki o fotoğraftaki minik kızı kadardık biz tanıştığımızda, taaa üniversite yıllarına kadar götürdük de bu güzel arkadaşlığı sonra nasıl koptuk? seneler sonra içimi sızlatan ilk ayrılık acısı olarak yer edinmiş bir acıdır bu. 

Şimdi ikimizde bir zamanlar üzerine saf hayaller kurduğumuz şehirde birbirimizden habersiz yaşıyoruz… Amannn özlediğimden değil işte o minik kızı görünce arkadaşıma benzetip hatırlayıverdim birden. 

Kaderin ağlarını bizim karşılaşmamız için ördüğünü düşünsem de çoğu zaman (onun iş arkadaşımın oğlunun öğretmeni olması gibi, ortak akrabalarımızın düğünleri gibi) görmezden gelerek yaşıyoruz birbirimizi… Özlediğimden değil ama anlatacak çok şey birikti…

Kurtarma Operasyonu

Televizyon izlemeden yaşayan insanlar varmış ne garip…

Blogcuanne anket yapmış, TV kullanmayan bu insanları bulmuş… Teknoloji özürlü kişiler falan değil onlar, gayet akılları başlarında üstelik.

Düşündüm de gerçekten çıkarabilir miyiz o aptal kutusunu hayatımızdan? Ben de son zamanlarda özellikle, Meriç’in çocuk kanallarına olan ilgisi arttıktan sonra TV’yi tamamen kapatsak diye aklımdan geçmişti. Çünkü biliyorum ki ”sen izlemeyeceksin, ”bu kadar yeter” deyip dizi, maç, belgesel, haber falan izlemek için kanal değiştirsek de olmazdı. Çözüm tamamen kapatmak. Ama bizim evde tam tersi TV’ye en güzel köşe ayrıldı, eni boyu gittikçe büyüyor. Koltuk takımımızın düzeni de ona göre kurulu, yani herkesin TV’yi rahat görebileceği şekilde düzenlendi. 

Benim takip ettiğim bir dizim yok (çok şükür), haber programları zaten magazin ya da yürek burkan dramatik olaylardan ibaret. Oldukça sinir bozucu, tahammül edemiyorum izlemeye. Arada güzel bir film çıkacakta ben yerimden kalkmadan izleyeceğim, bu da çocukla mümkün değil, e o uyuduktan sonra da yapacak bir sürü iş oluyor zaten. Yani ben TV’yi hayatımdan bugün bile çıkarabilirim. Dediğim gibi Meriç’te de yeni yeni TV merakı başladı. Kafasını çevirmeden izliyor maalesef. Ama bugünden itibaren TV yok, bozuldu, koptu, uçtu, dağa kaçtı desem Kumrim bir gün mızmızlanır, iki gün mızmızlanır, sonra unutur gider. 

Ama sevgili eşim, biricik babişimiz maalesef o aptal kutusu olmadan yaşayamaz, bağımlı o. Kumandanın uzağında olmasına bile tahammülü yok. Her türlü spor programını izler. Örneğin bir futbol maçını izler… Ardından o maçın özetini izler… Ardından yorumları izler… bütün gün o maçı tekrar tekrar izler de izler. Hiç birşey olmasa nostalji maçlarını izler, bazılarını ezbere bildiği halde hiç sıkılmaz.

Misafir geldiğinde açık olması arada sırada da olsa gözlerin ona takılması da rahatsız ediyor beni. Yani muhabbete mi geldiler, beraber TV izlemeye mi? Kapat gitsin işte o zamanlar değil mi? Ama yok illa ki onun sesi orada olacak. İzlemesek de sesi görüntüsü yeter, o derece bağımlı olmuş bir toplumuz. 

Blogcuanne kafama soktu bir kere önlem, tedbir gereken neyse yapılacak bu konuda. Bakarsınız Kumrimi ve hatta eşimi esiri olmaktan kurtarırım böylece her ikisi de bana kalır… 🙂

Pozitifstil anı olsa da dostluk baki…

Hafta sonu evimizde benim gibi fotoğraf sevdalısı, bir zamanlar Pozitifstil.com isimli sitenin çatısı altında toplanıp beraber keyifli paylaşımlarımızın olduğu arkadaş grubumuzu ağırladık. İçimizden Ankara’ya taşınanlarımız oldu onlar da olsa tam kadroyduk diyebilirdim. 

Yeni evimize ilk kez geliyorlar… Ben bu yüzden iki hafta öncesinden programlanan organizasyonumuz için yapacak olduklarımın listesini de hemen planlanmaya başlamıştım. Cuma akşamından başlamama rağmen listemde bir kaç eksikle masamı hazırlayabildim. Buna da şükür 🙂

Buluşmamız gayet güzel geçti. Nasıl güzel geçmesin ki hepsi birbirinden güzel, tatlı, iyi insanlar. Meriç’te hiç sıkılmadı çünkü geçen hafta da beraber oynayıp eğlendiği Derin arkadaşı ve Derin’in minik kardeşi Ada’cık vardı. Ada’cık maskotumuz oldu. Nasıl sevimli nasıl hep gülen bir yüz, bayılıyoruz ona.

Tek burukluğumuz biricik arkadaşımız Göknur ve eşi Onur’un İzmir’den gidecek olmalarıydı. Onur’un işindeki yer değişikliği sebebiyle aynı zamanda memleketleri olan Eskişehir’de yaşayacaklar bundan böyle. Göknur benim için çok kıymetlidir. Küçük kız kardeşim gibidir ama aynı zamanda eşsiz bir dosttur. Bıcırbıcırdır, girdiği ortama neşe katar, keyif alırsın onunla olmaktan. O gün de çok duygulandık işte. Eskişehir’e gideceğiz onları görmeye, onlarda gelecekler… Ama artık İzmir’de olmayacaklar… 

Maalesef kendi fotoğraf makinamla aram bozuk olduğundan aslında kendileri gerçekten bozulduğundan bu güzel günle ilgili fotoğrafım çok fazla yok. Özellikle masamın fotoğrafını çekememiş olmam üzücü oldu benim için. Bloglarda hep özendiğim renkli, iştah açıcı bir masa fotoğrafım olsun istemiştim. Neyse zaten bu bir yemek blogu değil 😉 en iyisi ben size sımsıcak toplu fotoğrafımızı sunayım bence daha önemli ve değerli… Pozitifstil anılarda kalsa da dostluklar baki…

Kumri ve Dersimiz Atatürk

Eveeeet geldik bir Kumri psikolojisi köşesine daha…

İki akşamdır bu kız beni dumur ediyor, ağlatıyor… Onun üzüntüsü benim üzüntüm ne de olsa…

Önceki akşam uyku saati geldiğinde bana sarılarak uyumak istediğini söyledi, ah nasıl kırarım bazen onunla uyuyakalıyorum ama olsun. Bu sırada hemen uykuya geçmediğimizden bir süre sohbet ediyoruz… İşte o zaman dedi ki ”anne okuldaki arkadaşlarımın hep ablaları, abileri var; bazılarının kardeşleri var” (ben konuşmanın gidişatını pek beğenmedim tabi ama dinlemeye devam ettim.) ”sonra Kerem’in, Beliz’in de kardeşleri var” ben onaylayarak ”evet annecim”. ”Keşke benim de kardeşim olsaydı değil mi? Ben ona yemek yedirirdim, bebek oyuncaklarımı verirdim.” ”İnşallah annecim belki bizim de olur” diyerek o anı kurtarsam da, sanırım bir süre gündemimizde asılı kalacak bu konu. Hevestir geçer belki de… Ama Meriç’in bu sözleri içime işledi ne yalan söyliyeyim. 

Kendimi düşündüm tamam şimdi kardeşimi kızım gibi seviyor, özlüyor bir gün sesini duymadan yapamıyorum falan da. Ben hiç kardeşim olsun istememiştim, olacağını öğrendiğimde dünyam kararmıştı. Çok kızmıştım ona ve anne – babama. Sırf tek kardeş olmasıyla övünen arkadaşım yüzünden olmalı… 

Dün akşam da öğretmenin verdiği ödev ile ilgili çalışma yapıyoruz. Ödev konumuz ”Atatürk”. Aslına bakarsanız ben ödev verilmesine karşıyım daha anaokuluna giden bir çocuk o yahu. Eve geldiğinde bizle oynamak, bebekleriyle oynamak, komşunun çocuklarıyla oynamak yani ”oynamak” istiyor. Dün  öğrenciliğime dönüp dönem ödevi stresine girdim resmen. Atatürk resimleri bulup slayt hazırladık arkadaşlarla. Akşam babamızın işi olduğundan dışarı çıkınca tamamen tümüyle benim başıma kaldı. Zaten Meriç’e nasıl anlatacağım stresim vardı, tam oldu. Meriç aslında kolay anlıyor, ben küçümsüyor muyum ne onun yeteneklerini. Akşam da öyle ona Atatürk’ü anlattım ki zaten sevdiği, özlediği bir yüce Türk Atatürk. Sonra slaytı izledik slaytımızın şarkısı da şu:   www.vidivodo.com%2Fvideo%2Fdersimiz-ataturk-sarkisi%2F645812&h=EAQFsNJoeAQEaMYMoF46BL2vq2L3uG sonra bizimkisi duygulanmasın mı? benden saklı ağlıyor, e Kumrimin ağladığını gören bende durur muyum bende ağlıyorum. Neymiş Atatürk’ü özlemiş… ”O ölse de kalbimizde yaşıyor, o senin ve onu seven herkesin onu özlediğini, sevdiğini bildiği için mutlu bla… bla.. bla…” diyorum ama nafile…

Kumri: Annesi de öldü mü?

Anne:  e-evet…

Kumri: Babası da öldü mü? 😦

Anne: Annecim bizden çoook uzun seneler önce yaşamışlar, o kadar uzun kimse yaşayamaz ki…

Kumri: Babası da öldü mü? (ısrarla) 😦

Anne:  şey evet…

Kumri: (o kadar üzgün ki) peki kardeşi? (bir umutla sanki)

Anne: Hayır (geveleyip, ne yapıyorum ben sarmalında dolanıyorum)

Kumri: (Gözlerinde ışıltı) yaşıyor muuuu?

Anne: evet (maalesef o anda pişman oldum ve  yaptığım hatanın farkındayım)

Kumri: O zaman önce Anıtkabir’e gidip içeri girelim. Bak burda içeri girmiş herkes (Anıtkabir fotoğrafını gösteriyor) sonra kardeşinin yanına gidelim, bizde onunla kalalım yalnız yaşamasın.

Anne:  Annecim olur mu hiç, herkesin kendi evi var, işi var… kem küm (gördüğünüz gibi saçmalamaya devam ediyorum)

Kumri: Hem Yağmurlar da bizi özler di mi? (komşumuzun kızı)

Anlıyacağınız anne Dersimiz Atatürk’ten çakmıştır. Çakılı kalmıştır üstelik… Ama dersini de almıştır.

Yalandan uzak tutmaya çalışırken anı kurtarmak için söylediğim yalana mı yanayım, kızımın Atatürk için ve onun ailesi için yaşadığı derin üzüntüye mi?

Ha içindeki Atatürk sevgisine, minik kalbinde taşıdığı kocaman sevgiye hayranım o ayrı… 

Kabak Tadı

Geçenlerde öğle saati mutfağa gitmiştim, iş arkadaşımın yemeğine gözüm takıldı bir çatal alıp daldırdım tabağa aha! ”ne güzel bişi bu” dedim bi çatal daha aldım,  utanmasam tabağı temizleyecektim de biraz utandım. Figen ”ne sence bu” dedi. ”Enginar desem enginar değil ama o kadar güzel” dedim. Arkadaşım güldü, kabakmış… Ben hayretler içerisinde kaldım tamam kabağı yerim falan da öyle bayıldığım pek olmamıştır yani. Tarifini istedim kayınvalidesi yapmış bilmiyormuş. İnternetten aradım bulamadım tarifini. Neyse Pazar günü pazardan kabaklarımı aldım, sonra Figen’in kayınvalidesini aradım, ” Müşerref Teyze bana şu geçen yaptığın kabağın tarifini verir misin? ben bayıldım onun tadına” dedim. Kadıncağızın parmağı kırıldığı için alçıya almışlar bir üzüldü önce, ”ben sana yapıp getirmez miydim şimdi?” dedi. Bilirim yapardı. Meriç’e hamileyken bebek battaniyesini kendim örmek istemiştim. Figen de kayınvalidemde çok güzel örnekler var ona soralım, bize tarif etsin beraber yaparız demişti, sonra istememize rağmen bize öğretmeyip koca battaniyeyi Müşerref teyze hiç üşenmeden kısa sürede kendi elleriyle yaptı ki gerçekten ben  o kadar güzel yapamazdım. Sağolsun o yüzden kolu, parmağı iyi olsaydı yapar getirirdi kabak yemeğini de eminim.

Ama zaten ben yapmak istiyordum, çünkü sık yapacağım bir kabak yemeği olacak belli. Eşime de anlatıyorum ”çok güzel bir yemekti utanmasam bütün tabağını yiyecektim kızın, kabakmış ama enginar gibiiii!!!” diyorum heyecanlı heyecanlı eşim de sonu etli birşeylere bağlanmayan yemek muhabbetine verdiği kayıtsızlıkla ”eee nolmuş ha kabak ha enginar duyan da pirzola, bonfile, ızgara et falan anlatıyorsun sanır” dedi. Benim için de o derece güzel işte. 

Neyse akşam yaptım ben bu yemeği. Nasıl güzel oldu nerdeyse Müşerref teyzeninki kadar diyebilirim. Eşime tadı nasıl?, beğendin mi? diye sorunca ”işte kabağın en güzel hali diyebiliriz” diyerek cevaplasa da iki tabak yedi. Bu benim için daha iyi bir cevap oldu. Meriç zaten çorba ile doyunca ancak bir çatal  tattırabildim. Bende daha yiyecektim ama o kadar lafını ettim işyerinde Nuray’a getirmesem olmaz diyerek azcık ona da getirdim.

Böyle bir lezzeti sizlerle buluşturacak olmanın mutluluğuyla tarifini paylaşıyorum.

İşte ”Müşerref teyzenin enginar tadında Kabak yemeği” 🙂 

Malzemeler

bir büyük  soğan

beş Adet kabak

bir avuç dolusu pirinç

bir demet dereotu

zeytinyağı

bir limonun suyu

bir bardak su

Yapılışı:

Önce kabakları havuç soyucu ile önce kabuklarını ince soyup atalım. Yine havuç soyucu ile uzunlamasına kabağı ince dilimler elde edecek şekilde doğrayalım. Ama çekirdeklere gelene dek yapalım bu işlemi (Çekirdekli kısımları isterseniz sonra mücver yapın.)

Soğanı yay şeklinde piyazlık doğrayalım. Tencereye zeytinyağını koyup üzerine önce soğanları ekleyelim. Rengi değişene kadar kavurup (benim soğanlar pembeleşmiyor da) üzerine kabakları ekleyelim, yıkanmış pirinci ve limonun suyunu da ekleyelim. Rengi biraz dönüp suyunu çekince, suyu ve kıyılmış dereotunu ekleyip pirinçler ve kabaklar yumuşayana kadar pişirelim. Benim  yemeğim yarım saatte hazırdı. Yapanlara afiyet olsun!

Yoksa benim bloğum yemek bloğu olma yolunda mı ilerliyor? yok yok yemeyi ve yedirmeyi sevdiğimden arada bir böyle tariflerim olabilir.

Altı üstü bir kabak diyenler olabilir düşüncesiyle daha fazla kabak tadı vermeden huzurlarınızdan ayrılıyorum 🙂 

Dost meclisi…

Cuma akşamı fotoğraf grubundan arkadaşlarımız Müjde ve Özgür’ün evinde dört aile toplaştık. Ev gezmeleri çocukla beraber kışın yapılacak en güzel şeylerden. Dışarıda buluşsak, yok üşüyecek, yok uykusu geldi, yok koştu, yok uçtu vs. vs. türlü telaşlar, korkular, endişelerle birbirimizin doğru dürüst halini hatırını sormadan geçip gidecek bir buluşma olurdu. 

Biz çocukları Meriç, Derin ve Ada’yı kendi hallerine bıraktık. oynadılar, koştular, resim çizdiler Minik Ada’yı aralarına almadılar. Ama Ada’nın da umurunda olmadı zaten, o eşsiz tebessümüyle biz onu aramıza alıp bağrımıza bastık. İkramlıkları koyduk salona orta sehpanın üzerine, çay doldurma, şeker getirme gibi çeşitli bahanelerle bütün kadınlar sık sık  soluğu mutfakta aldık. Müjdenin evi mutfak muhabbeti için çok uygun. Müjdenin şıkır şıkırlığının, çıtı pıtılığının bütün eve yansıdığını sanırım daha önce yazmıştım. Mutfakta öyle işte, taşlı kavanozlar, simli tezgah, ışıltılı masa örtüsü, taşlı perdeler veee mis gibi kokan börekler, pastalar…

On dakikamız salonda erkeklerle muhabbetle geçtiyse, on beş dakikamız kadın kadına ya mutfakta, yada çoluk çocuk oturma odasında geçti. Müjdemiz yine marifetli elleriyle birbirinden güzel ikramlar hazırlamış. Bende Lale’den aldığım tarifle Galeta Unlu Pasta yaptım. Yaptık demem lazımdı kızımla birlikte yaptık yine ve fotoğrafta aşçı Kumri 🙂 O akşam kuaför olmaktan vazgeçip aşçı olmaya karar verdiğini söyledi.

Bu arada tarif şurada http://www.hayatintakendisi.com/2008/11/galeta-un

lu-pasta/ beğenilmesi çok mutlu etti. 

Artık bıktırana kadar herkese yaparım. 

O akşam saatin nasıl geçtiğini anlamadık bir ara eşime saati sorup, saatin 22:30 olduğunu öğrendiğimde ”aaa o kadar olmuş mu?” dediğimi hatırlıyorum. Meriç’in uyku saati yine kaçtı endişesi yaşadım (bi kaç saniye). Ben sonrasında yarım saat daha oturmuşuzdur diye düşünürken arabamıza bindiğimizde tekrar saati sorduğum da eşim saatin 00:45 olduğunu söylemesin mi? söyledi şok oldum. Kısacası yine tadı damağımda bir dostlar meclisi toplantısı oldu. Neyse ki tekrarı bu hafta sonu bizde gerçekleşecek ve bizdeki yaklaşık 20 kişilik bir dost meclisi toplantısı olacak. 

Hafta sonu yağışlı ve soğuktu hava, böyle havalarda en sevdiğim şey evimde olmak.  Ama yine de gezme denince eminim ilk ben koşarım. Yaman bir çelişki daha işte…

 Pazar sabahı kahvaltılarını çok önemsiyorum, uyumayı çok seven eşime iştahsız Kumrime rağmen bu pazar da erkenden kalkıp yine Cahide-Jibek’ten aldığım tarifle Ev Yapımı Pastane Poğaçası yaptım. Tarif şurda http://cahidejibek.wordpress.com/2010/05/25/ev-yapimi-pastane-pogacasi/ Nefis bir poğaça olduğu söylemem lazım. Ben tarifi yarı malzemeyle yaptım, kahvaltıda bolca yememize, komşularımıza ikram etmemize, bugün de işyerine kahvaltı için getirmiş olmamıza rağmen yetti de arttı. Aslında pişirip buzluğa koysak nasıl olur acaba? Cahide hanım’a sormak lazım 🙂

Meriç geçen hafta anneannesiyle evde kalıp okulu kırdı. Ben bu gibi okula gitmemelerini çok önemsemiyorum tabi şimdilik. İleride anasınıfı, ilkokulu derken uzuuuun seneler okulda olacağı için şimdi ne kadar kırdı kardır kafasındayım. Malum çalışan anne olmam sebebiyle kreşte uzun saatler geçiriyor. Meriç’te anneannesiyle kalacak olmasına sevinmesine rağmen DGS’den geri kalınca arkadaşlarının ona dersle ilgili birşeyler öğretmesinden hoşlanmadığını söyleyerek önce ufak bir huzursuzluk yaşasa da sonra ver elini özgürlük deyip evde anneannesiyle çok sevdiği boya kalemleri ile uzunnn saatler geçirebildiği için çok mutlu oldu. Hatta anneannesi gittikten sonra onu çok özlediğini söyleyip ağladı.

Bir haftalık moladan sonra Kumricik bugün okula hoplaya zıplaya gitti. Belli ki öğretmenini arkadaşlarını çok özlemiş 🙂 Bakalım akşama neler duyacağım bugünle ilgili kendisinden…

Şanslı adam şu benim kocam

Benim kocam çok şanslı adam!

Siz de hemen evet senin gibi bir karısı olduğu için şanslı diyeceksiniz de yok yok ben onu demeyeceğim. 

Geçenlerde kayınvalidem ve kayınpederim geldiler bize ve iki hafta kadar kaldılar… Biz çalıştığımız için yemek olayı direk olarak kadıncağızın omuzlarına bir görevmiş gibi yükleniverdi. Özellikle benim için evde yemeği hazır bulmak gerçekten büyük nimet. Gidiyoruz hooop direk yemek masasına 🙂 Evet bu kısmı gerçekten güzel. Allah razı olsun. Amma ve lakin kaldıkları süre boyunca kendisi sebze ve otu sevdiği halde sırf oğluşunun (kocam yani) etli yemeklere, meşhur göçmen böreğine, katlamasına, sarmasına vs. hasret kalmıştır diye düşündüğünden midir nedir, o süre içinde çorbalarımız bile etli o yoksa kıymalı pişti. Ya ben egeliyim, sebzeyi zeytinyağlı, eti de sade severim. Sebze ile etin kıymanın birleşiminden pek hazzetmem. Hele kıymalı çorbadan hiç (ama bak köfteli çorbaya lafım yok). Tabi gelin kısmıyız, e hazır yemek de bulmuşuz sesimi çıkarmadan eşim için donatılan masalarda ben de yerimi aldım. 

E olsun o kadar diyorsunuz değil mi? siz de haklısınız… Benim sahiplenme duygum biraz abartılıdır, kıskanç biri olmamama rağmen sahiplendiğim benimdir benim kalacak dediğim şeylere karşı da fazla hassasımdır. Neyse hiç girmeyeyim o konuya 🙂

Geçen hafta sonunda da annem bize geldi. Evde bir şenlik havası… Özellikle okuldan bunalan Kumrinin çağrılarına dayanamayıp geldiğini söylemem gerek yoksa bir hafta onun evinden bahçesinden ayrı kalması için çok uzun bir zaman. Ama işte torun isteyince olmazlar oluyor. Annemin gelmesi hepimizi mutlu etti dolayısıyla. Yine eve gittiğimizde hazır bir masa bulmanın şımartıcı havasına kapıldık. Ohhh ne güzel derken farkettim ki annem de daha çok damadının damak tadına göre yemekler pişirmeye çalışıyor. Ya anne yapma etme bak bu güzelim böreği kıymalı değilde otlu yapsaydın da mis gibi yeseydik olmaz mıydı? Canım annem Allah’tan öyle kış sebzeleri ile kıymayı, eti karıştırmaz ama sebze yiyemiyoruz nerdeyse o ayrı. Neyse ki annemin kendisine yaptığı sebze salatalarından nasipleniyorum bende. En son dayanamadım patladım akşam ”Anne noluyoruz ya, hep damadının sevdiği şeyleri yapıyorsun, doğru dürüst bi sebze yemeği yiyemedik” diyorum. Annem ”Kıskanma o da benim oğlum, çok konuşma da yemeğini ye” diyor. Konuşmayayım tabi yarın gidecek ve ben onu çok arayacağım.

Geçen sene otların en güzel zamanı olan bu zamanlarda biricik kardeşim  (o zaman nişanlısıyla) Yozgat’tan, biz İzmir’den gittik köye. Kardeşimin de benim de canımız çok fazla ot kavurması çekiyor Annem tamam yaparız dedi ama iki damadının damak zevkine göre yemek pişirmek derdine düşünce bizim ot kavurması yalan oldu. Neyse ki torbalarımıza koydu da dönüşte otlarımızı evlerimizde kendimiz yaptık.  

Anlayacağınız benim kocam bu yönden de çok şanslı, bir eli yağda bir eli balda. Hadi annesini anlayabiliyorum oğlum onu severdi bunu severdi özlemiştir  gelin de beceremez hesabına kısıtlı zamanda sevdiği ne varsa elleriyle pişirip oğluşuna yedirmek istiyor. Peki benim anneme noluyor? Mağdurum sevgili günlük…

Mutlu doğum günü çocuğu

Yine bu sabah kendimi prenses gibi hissederek uyandım. Benim doğum günüm ya iyi ki doğmuşum diye kendi kendimi pohpohladım. Şükrettim hayatımdaki herşey için. 

Kızımı uyandırdım, ona usulca ”biliyor musun  bugün benim doğum günüm” dedim yani hatırlamasını bekleyemezdim ya  🙂 O uykulu gözleri kocaman açıldı, sarıldı ve ”doğum günün kutlu olsun anne” dedi. O zaman günüm anlam kazanmaya başladı, iyi ki doğmuşum, iyi ki doğurmuşum dedim gözlerimden yaşlar inerken… 

Bi kaç gündür annecim bizde, tam evden çıkarken ”Anne bugün benim doğum günüm” dedim. O da kocaman açtı gözlerini belki gün içinde hatırlayacaktı ama sabırsız ben işte, dayanamayıp söyleyiverdim. Sarıldık uzunca ohhh işte saadet. Gördüğünüz gibi kocamdan çıt yok.

İşe geldim, baktım asansöre canım merdivenden çıkmak istedi cam kapıyı açtım ki caanım arkadaşım Nuray elinde pastası nerdeyse bitmek üzere olan mumları ve maytapları beni karşılıyor yüzümde kocaman gülümseme… Kim demiş süprizleri sevmem diye. (Nedense bazen ben derim)

Bu arada elimden düşmeyen telefonumdan facebooktaki tebrikleri takip ve kabul ediyor ve de arayan çok sevdiğim insanlarla konuşuyorum. Diyebilirim ki akşama kadar sırıtık bir ifade ile dolandım, çok şükür moralimi bozan bir şey de olmadı şu saate kadar. Ve de şu saate kadar ara ara arasa da (aynı işyerinde olmamıza rağmen) kocamdan bir çıt hala yok. 

Süpriz şu bu beklemeyeyim diyorum ama bu saate kadar konu hakkındaki hassasiyetime rağmen aramamasını başka türlü anlamlandıramıyorum. Kısacası bozsa bozsa şu saatten sonra onun beni kutlayıp öpmemesi , hediyelere boğup, konfetiler patlatmaması  canımı sıkar 🙂

Çok mutluyum sevgili günlük: princess mode 🙂  (gördüğün gibi hiç yıl oldu bilmem kaç, yaş kaça geldi dayandı gibi sıkıcı konulara girmedim) 

Edit: Kocacım elbette unutmamış. Akşam önce kendisi beni alıp dışarı çıkardı, sonra arkadaşlarımızla işbirliği ile evimizde düzenledikleri süprizle beni mutlu edip yine kalbimi fethetti :))