Senenin En Güzel Zamanları Bunlar

Senede birkaç günü beraber geçirmek için özlem biriktirdik, hasret biriktirdik… Sonra ‘senenin hangi zamanı buluşalım’ diye konuşmaya başlayınca heyecan sardı içimizi. Ev sahibi olmak ayrı heyecan, planı yapan bendim bu sefer… O birkaç günü unutulmaz kılmak, bir yılın acısını en güzel şekilde çıkartmak istiyoruz hepimiz.

Planı yaparken daha çok önceden bizim keşfettiğimiz en güzel yerleri onlarla beraber gezmek oralara dostluğumuzun izini bırakmak istiyorum… Onlarsız yarım gezmişiz gibi tamamlamak istiyorum hatıraları…

Gündüzleri gezerek çocuklarımızı eşlerimizi de katarak eğlenip gezerken geceleri de onlar uyurken kendimize ayırdık tüm zamanı sabaha az kala uyuduk hiç istemeyerek, hiç doyamayarak birbirimize…

Her şeyden konuştuk, çocuklardan, eşlerden, üniversite yıllarımızdan… Bitmesin istedik ama kum saatinin kumları gibi geçiyordu hain zaman…

Yine nasıl geçti anlamadık, yine tadı damağımızda kaldı… Bir sonraki buluşmayı özlemle bekliyorum şimdiden…
30 Nisan gecesi gelen misafirlerimle 1 Mayıs Cuma günü Nazarköy’e gittik. Daha önce yazmıştım burayı pek bi değişiklik yok en önemli değişiklik kapanan birçok boncuk atölyesi… Önceki yazımı okumak için bir tık buraya

2 Mayıs Cumartesi günü en çok gitmek istediğim Urla Enginar Festivaline maalesef gidemedim. Nedeni aşırı kalabalıktan sıkılan kocalar ve aşırı kalabalıkta baş etmekte zorlanacağımız bebelerimiz. Urla’nın içine girdik festival alanını gördük ve kaçtık… Ama Balıklıova – Mordoğan – Karaburun turu yaptık. Daha önce gitmiştim yazmıştım bir şeyler isterseniz burayı bi tıklayın.

3 Mayıs için de planlarım olmasına rağmen dostlarım o gün öğleden sonra dönecekleri için evde zaman geçirmeyi tercih ettik.

En çok fotoğraf makinemi kullandığım zamanlar bunlar…

Bekle ki geçsin şimdi bir sene…

Üniversite arkadaşlarımla daha önceki geleneksel buluşmalarımızdan diğer yazılar…

1- https://sukriyekorkmaz.wordpress.com/2011/12/21/dostluk-guzel-sey/

2- https://sukriyekorkmaz.wordpress.com/2012/06/19/dostluk-guzel-sey-2/

3- https://sukriyekorkmaz.wordpress.com/2012/06/19/dostluk-guzel-sey-2/

 

 

 

Benim Sanal Dünyam

Sanal alemle ilk münasebetim (sanırım 2004 yılıydı) canım dostum Nigar sayesinde bir mail adresi alarak başladı. Onunla mektuplaşmak çok güzeldi eminim mailleşmekte güzel olacaktı. Zaten son zamanlarda postaneydi, puldu zor gelmeye başlamıştı.  Sonrasında MSN muhabbeti çıktı o daha da eğlenceliydi özellikle benim gibi telefonla uzun uzun konuşmaktan hoşlanmayan masa başı çalışan biri için MSN harika bir olaydı.

Yine bu aralarda fotoğraf tutkum beni çeşitli fotoğraf siteleriyle tanıştırdı. Fotokritik, EFC, Pozitifstil gibi siteler sayesinde ortak tutkusu, hobisi, aşkı fotoğraf olan binlerce kişiyle aynı ortamda olmak inanılmaz keyifliydi. Fotoğraf yükleyip yorumları beklemek, çok sevdiğin fotoğrafçıdan olumsuz da olsa yorum almak, ama en güzeli olumlu yorum almak bana çok iyi geliyordu. Ve tabi diğer fotoğrafçıların galerilerinde gezinmek, yaptıkları yorumları okumak da bir o kadar ufkumu genişletiyordu. Fotoğrafın buluşturduğu sanaldan gerçeğe dönüşen çok güzel dostluklarım oldu bu sayede. Bazılarıyla hiç görüşmedik ama kendimi çok yakın hissettiğim kişiler oldular.

Sonra efendim yıllardan 2007 ben Meriç’e hamileyim Facebook diye bir şey girdi hayatımıza. İlkokul arkadaşını bile bulabiliyormuşsun dediler. Sanal alem zaten ondan sonra iki döneme ayrıldı Facebook’tan önce Facebook’tan sonra…

Tanıdığım eşim dostumu eklediğim gibi tanımadığım yüzlerce fotoğrafçı arkadaşım da listemdeydi. Çok garipti. Yine önceleri Fotokritik’in uzantısı gibi kullanmaya başladık kendimizce çektiğimiz sanatsal fotoğraflarımızı paylaştık daha çok. Sonra Mevlana, Hayyam, Özdemir Asaf gibi ünlü şair düşünür ve yazarların sözlerini, şiirlerini paylaştık. Amman ne güzeldi. Beğene beğene geldik bugünlere… Şimdi gittiğimiz yerleri, yaptığımız kekleri, çocuğumuzun ay ay fotoğraflarını çoğunu tanımadığımız insanlara açtığımız bi acaip mecra oldu.

Sonra çoluk çocuğa da karışınca blog dünyasının kapılarını araladım Bu kız uyumuyor ne yapsam? Çok uyudu özledim. Kakasını tuvalete yapıyor ama çişini tutamıyor gibi paylaşımlarımı rahatça yapabildiğim blogger anneler ile tanıştım ve onlar vazgeçilmezim oldular. Bir gün bende hayatımı bu blogta toplamaya karar verdim. Tarihe not düşmelik anılarım oldu. Yazmak en güzeliydi.  

Günlerden bir gün Twitter diye bir kuş geldi gagaladı camımızı eksik kalmadık çok şükür buyur ettik kendisini sanal hayatımıza. Hatta kendisini o kadar sevdim ki ben Facebook’umu dondurdum bir süre. Laf sokmalık, bilgi almalık, bilgi vermelik güzel bir platformdu twitter. Hem kendi kendine konuşuyormuşsun gibi ama yüzlerce kişi duyuyor seni vay be! Ama tarihe geçen Gezi Olayı ile en Twitter daha bi değer kazandı benim için. Zaten ondan sonra Twitter sadece laylaylom yeri olmaktan öteye gitti… 

Ve şimdilik en son olarak -en azından benim için- Akıllı telefon hayatımıza girince İnstagram diye başka bir oluşumun içinde buldum kendimi. İnanılmaz bir serüven orası. Herkes zengin, herkes okuyor, herkes geziyor, herkesin bahçeli ve kocaman salonlu evi var. Çocuklarına çok çok acaip aktiviteler yaptırıyorlar sanırım hem zenginler hem en hakiki üstün zekalı çocuklar yetiştiriyorlar. Bana başlarda zenginlerin hayatını dikizliyormuş hissi gelse de meraktan mıdır nedendir kopamadığım bir mekan oldu. Genelde yine twitter, facebook’tan edindiğim arkadaşlarım var ama meğer hepsi zenginmiş, en güzel yerlerde tatil yapar, her gece başka alemlere dalarlarmış arkadaşlarım. İnstagram tozpembe, soap opera… Bak bak iç geçir 😉 Ve inanmazsın herkes kahve tiryakisi… O fincanlar ah o fincanlar… (benim de var he ) 

İnstagram’da bir de ünlüler falan da var gerçi heryerde varlar da işte burada da aktifler senin benim gibi ‘spordayım’, ‘yemekteyim’ falan gibi paylaşım yapıyorlar (peh sanki onlar uzayda yaşıyordu saçma oldu) gerçi baksan benim arkadaşlarımın paylaşımlarının da ondan kalır yanı yok ya neyse. O ünlü bir fotoğraf paylaşıyor hooop haydi herkes orada hayranlığını yazan mı, çamur atan mı ararsın, ayyy çok güzelmiş bunu nerden aldın Demet Abla! diyen mi? girişimci ruhların reklamlarını mı bulmazsın çok çok acaip. Hadi bu ünlü sana cevap verdi ‘Milanadon aldım o çantayı’ dediiii eee napıcan gidip alacan mı? Ay ne bileyim belki alırsın.

Sevmiyorsan ne işin var her platformda kapat hesaplarını bak işine de diyebilirsiniz de sevmiyorum diyen mi oldu? Seviyorum bizim ailenin paylaşımcı ruhu da benim, sizi de seviyorum hem 😉

 Ana girişimci – Hülya Çobanoğlu Cinsçiçekci’nin o güzel instagram yazısından sonra kendi sanal alemimin kronolojisine bir bakayım dedim işte bende durum bu 🙂

ingt

Dostlarımla…

dostlar45k Dostlar Buluşması 2014 konulu organizasyonumuzu da gerçekleştirdik. Offf bir sene daha bekle şimdi derdindeyim şu an…

Bu yıl İkinci kez Bilecik’te can dostum Nigar ve biraz daha genişleyen ailesinin yeni evinde toplaştık. Yeni minik bi ev sahibimiz daha vardı ismi Sare… Aslında tüm yazının konusu bile olabilir, o kadar çok sevdim ki. Bebek kokusunu, sakinliğini, dinginliğini… Öylece duruyor ama inanılmaz huzur veriyor…

Daha iki aylık olmasına rağmen çok iyi bir evsahibi. Annesi gezi planı yapmış, ben planı okurken yoruldum o bizle gezerken ‘gık’ demedi. Maceracı, gezenti aileye böyle bir Bebek Maşallah! Evet yazının tamamını ele geçirmek üzere 😉

Senenin en kıymetli bi kaç gününü doya doya geçirdik. Tam da istediğimiz gibi, hiç kasmadan telaş etmeden… Sabahları erken kalkıp uzuuun kahvaltılar yaptık. İlk gün Bilecik’in keşfedilmemiş yerlerini keşfetmeye çıktık. Şaka şaka yok öyle bir yer 🙂 Ama olsun yine de güzel yerlerdi, çocukların kendi kendilerine eğlendiği dolayısıyla bizim rahat muhabbet edebildiğimiz yer olması kafiydi zaten. Yeşillikler içinde doğanın kucağında mutlu saatler geçirdik. Geceleri yatma saatini geçe aldık zamanı en iyi değerlendirmek için.

İkinci gün yine erken kalkıp uzunnn bi kahvaltı ve sonra ver elini Eskişehir. Hep gitmek istediğim bir şehirdi, can dostlarımla birlikte gitmek varmış. Eskişehir’i gezip görünce Göknurcuğumun memleketini neden bu kadar sevdiğini anladım. Çünkü  İzmir’den sonra yaşanılacak şehir orası. Deniz yok ama bir çay (Porsuk) millete eğlence olmuş, bu kadar mı iyi değerlendirilir, adamlar yapmış abi. Hareketli, renkli, enerjik, yaşayan, nefis bir şehir işte. En çok uçsuz bucaksız gibi gelen Sazova Bilim Kültür ve Sanat Parkı‘’nı, Porsuk Çayının kenarındaki cafelerin canlılığını sevdim.

Eve döndüğümüzde adamakıllı yorulmuşuz ama yine de kolay teslim etmedik uykuya kendimizi, saçma bi film izledik. Biraz balkon muhabbeti derken daha fazla dayanamayıp uyuduk. 

Ertesi sabah son uzunnn kahvaltımızı yaptık hani Cemal Süreya demiş ya ‘Kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı’ aynen öyle hele de en sevdiğin dostların yanındaysa daha bi mutlu…

Kahvaltı sonrası benim planım çoluğu çocuğu toparlayıp eve doğru yola çıkmaktı, ertesi gün okul var, çocukların banyosu, beslenmesi şusu busu. Ama öyle olmadı. ‘Bi kahve içelim bi yerde öyle gidin’ dedi ev sahiplerimiz. Gittik kahve içtik, çay içtik… ‘Hadi biz kalkalım’ dedik, bu kez ‘geçen geldiğinizde gitmiştik ama şimdi çok değişti bir de şurayı görün’ dedi ev sahiplerimiz orayı da gördük derken saat hayli geç oldu. Birbirimizden ayrılmak ne kadar zor olsa da Canım Tülücüğümün yolda durup biryerlerde birşeyler içelim teklifini kabul edemedim. Çocukların banyosu falan malum.

Sağ salim döndüğümüzde Çoçukların banyosunu yaptırıp, uyutacak zamanı buldum ama keşke yolda durup Tülaylarla birşeyler içseydik demeden edemedim. Yine tadı damağımda kaldı…

Kızlara Not 1: Herşey harikaydı, şahaneydi, eşsizdi ama bu buluşmadan ‘aklında en çok yer eden ne’ derseniz kızlar: ‘İlerde … yapacağım’ dediğimde ‘senin ilerin mi kalmış’ diyen Nigi’min sözü derim 😉

Demeseydi iyiydi yahu. Çünkü hala ileride yapmayı düşündüğüm el işlerim var benim. Kanaviçe yapacağım, bebelere kıyafetler dikip, öreceğim, bol bol fotoğraf çekeceğim.

Kızlara Not 2: Bir de sizi çok seviyorum, nice buluşmalarımız olsun, her defasında çoğalalım ama eksilmeyelim…

Son bişi : Kocalarımıza kocaman bir teşekkür gönderelim, bu buluşmalarımızı destekleyip iyi birer arkadaş oldukları için, çocuklarımıza da çok teşekkür ederim her buluşmada biraz daha büyüyüp bize yaşlandığımızı hatırlatsalar da anlaştıkları ve uyumları için…dostlar3k

O Hep Yazmalı

255720_10150218093418771_3865325_n#blogfırtınası 12. gün

O gün derste olduğu ender günlerden biriydi. Ama görünüşe bakılırsa yine derste değildi… Benim göremediğim uzaklardaydı gözü… Elinde kalemi defteri yazıyordu… Defterine yazdıklarının dersle ilgisi olduğunu hiç sanmıyordum. Bu yüzden çok ama çok nerak ediyordum. Sınıftaki en merak uyandıran kişiydi bana göre…

Zamanla ne yazdığını sormaya cesaret edebildiğimde hiç kasmadan gösterdi yazdıklarını ama biliyordum ki sadece ben  görebilmiştim. Özel bir andı bu. O yüzden benim için çok değerliydi. Hayata bakışı, aşka bakışı kendisini ifade edişi hep farklıydı. Hayran olmamak elde değildi.

O anlatsın ben dinleyeyim, o yazsın ben gecelerce okuyayım isterdim… Sevgilinin ya da platonik aşkının bir bakışını insan nasıl anlatır da ağzın açık kalır ki işte benim öyle açık kalırdı onu okudukça. Aşk acısı çekmek için yaratılmış bu kız diye düşünürdüm. Öyle güzel yaşıyordu ki bunu… Hani acı çekmeyi bırakabilse belki mutlu olacak ama o da bundan garip bir haz alıyor gibiydi. Acı çektikce yazıyordu, yazdıkça okuyorduk… Minicik suratına düşen sicim gibi gözyaşlarına kıyamıyordunuz ama onun her an hüzünlü duruşuna öyle de yakışıyordu ki. Bu kez gözyaşlarının akmasına engel olmaya, saklanmasına kıyamıyordunuz.

O anlatmayı severdi ben dinlemeyi. Bazen bir alim bazen bir çocuk gibi gelirdi bana. Yazılarının müptelası olduğumdan bir ‘günlüğünü’ bana hediye etti. Ya da benim ısrarlarıma mı dayanamıştı hatırlamıyorum. En kıymetli hatıralarımdandır.

O hep yazmalı… Ben hep okumalıyım sadece ben değil herkes okumalı. İşi gücü bu olmalı aslında. Kimse okumazsa ki sanmıyorum ben okurum 😉

Son yazdığı yazılardan birini paylaşmak istiyorum, böyle bir yeni bebek haberi okudunuz mu siz mesela? ben okumadım 😉

Yeni Hayat…

15 Kasım 2013, 13:45

İçinde umudu, içinde hüznü, içinde korkuyu ve vehimi büyütürsün 9 ay.

 Çizilmemiş bir tualin çekiciliği mest eder seni. Hayatı temize çekecek ve baştan başlayacaksın gibi gelir.

Oysa tualin senden bağımsız, sana rağmen bir zemin rengi vardır. Ancak bu zemin üstüne yerleştirebilirsin sonsuz renklerini.

 Üstelik onunla arandaki bağ, seninle baban arasındaki kadardır. Sen babanın nasıl temize çekilmiş hayatı değilsen ve genlerinin kiri nasıl yapıştıysa üzerine, o da bu makuz kaderi paylaşacaktır seninle.

 Sen ancak kendini temize çekersen, temiz şeyler çizebilirsin bu zemin üstüne. Yoksa kara ellerinin dokunduğu her şey yeni bir karanlık çizecektir, hem yeni olann göğsüne hem de dünyanın kaderine.

 Oysa, nedense yeni olan iyi şeyler çağrıştırır hep.

 Ben bütün bu bilmeklerin korkusuyla geçiyorum günlerin içinden. Yeni bir sima, yeni bir bakış, yeni bir direnç gelecek yakında. Önce sonsuz gibi görünen ağlamakları yatıştıracak basit formüllerimiz olacak ailecek. Altını almak, gazını çıkartmak. Uykusuzluk gecelerinin içinden cinnete bulaşmadan ak pak çıkmak gibi formüller ve çabalar.

Bunlar basit olanlar.

 Sonra yeni denge denemeleri. Ailede o yerini alana kadar diğerleri kendi zamanlarından çalındığının hüznünü yaşayacak. Alıştıkça onun da yeri genişleyecek ve hüzünler paylaşıma dönecek. Bu arada ben, bütün bu karmaşadan sorumlu ve suçlusu gibi hisedeceğim kendimi, o evhamı çok loğusa hallerimle.

 Kızıma bakıyorum, daha dün anne demeyi beceremeyen dili şimdi benle sohbete aşina. Biraz isyankar, çokça talepkar. Benim bir tür minyatürüm. Bi tarafıyla hüzüne meyilli bi tarafıyla, durup duruken ve hiç tanımadığı insanlara -merhaba ben ayşe senin adın ne -diyecek ve onlarla konuşmaya çabalayacak kadar maceracı meraklı, bi tarafıyla kendi içine çekilip bize bile uzun saatler kapılarını kapayacak kadar melankolik.

 Ama yinede ben değil, yine de benden başka..

 Bir ben var bende benden içerü dediği gibi…

 Genlerimin baskınlığına rağmen başka bir dünya doğmuş benden. Farkındayım..

 Şimdi bir başkası kendini hayata hazırlıyor içimde.

 Anne olmak neden iyi bir şey? Net, kesin inandırıcı bir sebebi yok .

 Anlatılası anlaşılası bir durum değil.

 Belki sadece fıtratımız meyilli, biz yeni anlamlar eklemeye zorluyoruz kendimizi bu fıtrat meselesine. Kendimizce daha iyi bahaneler bulmak istiyoruz.

 Nedenini bilmesem de iyi bi şey olduğunu biliyorum.

 Anne olmak daha önce hayal ettiğim bir şey olmadı, sırf sonradan üzülürüm kaygısyla ve bir sosyal gereklilik olduğundan cesaret ettim.

 Şimdi adımın karşısında yazan anlamların en güzeli olduğunu düşünüyorum.

 Birinin evladı, birinin kardeşi, birinin karısı olmak… hepsi güzel de anne olmak daha bir adam ediyor sizi. Hepsinde almak, en azından yarı yarıya almak isteği engellenemez bir durumken, anne olmak vermek konusunda bonkör, talep konusunda cimri olmak.

 Hiç almamak hiç istememek değil ama ..

 Evliliklerin yürümesi için çocuk şart mı? Bence değil; ama çocuklu evlilik daha kolay o kesin. Ortak bir düşü büyüttüğünüz evde bazı şeyler elbetteki daha zor ama bağlar daha kuvvetli olacaktır. Yüzünüzü döndüğünüz ufuk aynı, sabırsızlıklarınınz benzer, çatışmalarınız kuvvetli ve verimli olacaktır.

 Ya da bizim ailede öyle.

 Sabahları kahvaltıda iki çift laf edemeseniz de, akşamları 9 dan sonra eşşekten düşmüşe dönsenizde, geceleri sabaha kadar kucakladığınız bir huysuzu tuvalete getirip götürmekle görevli olsanız da ….

 Ortak bir düşü büyüttüğünüz evde bazı şeyler elbetteki daha zor ama bağlar daha kuvvetli olacaktır.

 Başarı işgal ettiğim koltukların ötesinde bir anlam taşıyor benim hayatımda. Ölçüsünü en çok beraber yaşadığım ailemin yüzünde tespit edebiliyorum. Etrafımdaki insanlar sevecen ve huzurluysa iyiyim diyorum yaşamı kotarmak konusunda, tansiyon yüksekse ve havada sert rüzgarlar varsa, tökezlemişim düşmüşüm belli diyorum kendime. Silkinmeli tüm egoların tozundan, tüm heveslerin kışkırtıcı albenisinden arındırmalı içimi. Kitap okumalı, bir ormana gitmeli, bir şiir yazmalı, bir küfür savurmalıyım hiç olmassa. Dinginliği çağıran şifrelerimdir bunlar.

 Takım oyunu zor.. Ama ortak bir düşü büyüttüğünüz evde bazı şeyler elbetteki daha zor ama bağlar daha kuvvetli olacaktır.

Nigar Özten Özalp

Blogu için link nigarozalp.blogcu.com/ takip edin derim 🙂

12. Günün Konusu: Sevdiğiniz birini bir karaktere çevirin ve onun hakkında yazın.

İlgili Link: http://tamamenatiyorum.com/2013/11/30/blog-firtinasi/

Dostlarım, Hayatımın Renkleri

Ne ilginç arkadaşlarım, dostlarım var benim. Ya da şöyle demeliydim ne ilginç arkadaşlıklarım dostluklarım var benim. Birbirine hiç benzemeyen, bana az biraz benzeyen… Herbiriyle ayrı ayrı dostluğu arkadaşlığı paylaşmaktan keyif aldığım… Hayatımda oldukları için şükrettiğim kıymetli insanlarım.

Öyle çok dostum arkadaşım da yok aslında. Ama bir yerlerde frekans tuttuysa, sevdimse dostum arkadaşım dedimse benden ömürlük bir dost olur, kolay kolay bırakmam yakasını. Hayatımızda çoook değişiklik olur, o gider bu gelir. Araya mesafeler girer, zaman girer ama dostluk bitmez. Dostumun arayacak zamanı, gelmeye dermanı yoksa ne yapar eder ben giderim. Ama bırakmam. (Organize işleri benden sorulur çoğu zaman bu yüzden.) Bazen yıllar geçer görüşemeyiz ama muhabbetimizin sıcaklığı hiç değişmez, kaldığımız yerden devam ederiz.

İşte böylesi nadir insan topluluğunu aynı evin içinde düşünemiyorum çoğu zaman. Birbirleri için ‘nasıl anlaşıyorsun onunla’, ‘bu düşüncede biriyle görüşmene şaşırdım’ gibi cümleleri duymam kaçınılmaz çünkü. Ben de katılıyorum onlara. Hem onunla hem ötekiyle nasıl dost olmayı başarabilmişim hem de canım kadar sevmişim. Dostluğun bir kalıbı yok demek ki. O benim kalbime göre şekil alıyor ben de onun kalbine 😉

Hepsi ayrı bir tat ayrı bir renk benim hayatımda olmasalar eksik kalacağım.   Bazen sadece sesine hüznümü yasladığım, mutluluğuna kalpten sevindiğim yol arkadaşlarım…

Biliyorum onlar birbirlerini tanısalar sevmeyecekler ama ben hepsini ayrı ayrı çok seviyorum, seveceğim… 

Yaş 35…

Yaş 35…

Geçen yıl ki doğum günü yazımı okudum da amma abartmışım, prenses gibi hissetmişim falan. Aslında geçen yıl değil sadece nedense ben her doğum günümde öyle sırıtık bir ifadeyle dolaşırım sanki herkes benim doğum günüm olduğunu bilirmiş gibi kutlayanlara eyvallah, kutlamayanlarında da kesin bir sürpriz hazırlığı olduğu için renk vermediklerini düşünürdüm. Mesela sabah kalkarım eşimden ses yok oysa, kalkar kalkmaz elinde balonlar hediyelerle günaydın demesi  gerekirdi (hiç böyle bir şey yaşanmadı) o ise her sabah yaptığı gibi kalkmış duşunu alıyor, Hımmm derim o zaman ”kesin akşama büyük bir kutlama var” düşünün artık eğer unutursa başına gelecekleri. Neyse şimdiye kadar hiç unutmadı belki de korkusundan. 

En yakın arkadaşlarım da öyle mesela iş yerine gidiyorum Nuray hiiiiç oralı değil ‘kesin unutmuş numarası yapıyor’ diye düşünüyorum (ve şimdiye kadar hiç yanılmadım) Hadi en yakınlarım böyle ya diğerleri bakıyorum bana gülümsüyor hıh diyorum doğum günümü kutlayacak kutlamadan geçiyorsa bildiğin bozuluyorum bozuluyor-dum. Valla bu yıl nedense unutsunlar hatta bende unutayım istedim. Ama baktım Nuray aramadı, Kocam sabah kutlamadı bende akşama gelişecek kutlama için sabahtan başladım hazırlanmaya. Evi temizledim, ikramlık hazırladım. Kim kime sürpriz hazırlıyor belli değil. Ve yanılmamışım akşama arkadaşlarımız ellerinde pasta kapıya dayandılar. Mutlu oldum tabi hatırlanmak, birarada olmak yeni yaşıma böyle eğlenceli girmek mutlu etmez mi? Şeyyy aslında bende bir pasta yapmıştım 🙂 

Yaş 35 olunca işte Cahit Sıtkı Tarancı’nın o malum şiiri çınlıyor kulaklarımda:

Yaş otuz beş! yolun yarısı eder.
Dante gibi ortasındayız ömrün.
Delikanlı çağımızdaki cevher,
Yalvarmak, yakarmak nafile bugün,
Gözünün yaşına bakmadan gider.
Şakaklarıma kar mı yağdı ne var?
Benim mi Allahım bu çizgili yüz?
Ya gözler altındaki mor halkalar?
Neden böyle düşman görünürsünüz,
Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?
Zamanla nasıl değişiyor insan!

Şiirin devamını okudukça moralim iyice bozuluyor. Musalla taşı falan olan kısmı işte. 

Meriç’in geçen sütçü ile muhabbeti vardı Sütçü: Sen sütü seviyor musun?

Meriç: Hayır

Sütçü: Ama süt çok faydalıdır, içmezsen büyüyemezsin,

Meriç: Ben zaten büyümek istemiyorum ki,

Sütçü: Olur mu hiç öyle?

Meriç: Ben büyürsem annem ve babam yaşlanır, onların yaşlanmasını istemediğim için büyümek istemiyorum. 

Aldın mı sütçü cevabını hadi al paranı uzaklaş öyle sırıta sırıta git bakalım…

Dün de yani doğum günümde bana dedi ki; ‘anne sen büyüdün mü?’ biraz tuhaf geldi kulağıma ‘büyümek’ ama ‘evet’ dedim. Sonra da dedi ki ‘Ohhh Canım annemmm iyi ki büyüdün, iyi ki yaşlanmadın’ 

Güler misin ağlar mısın zaten bir hüzün çökmüş şiirle birlikte, bir de Kumrim ağlattı beni. Aslında ciddi ciddi bu konuda bir takıntısı olduğunu da düşünüyorum. 

Bu sene içerisinde yaşımı soranlara hep 34 dedim, hatta doğum günümden bir gün öncesine kadar. Kocamın yanında soruluyorsa hemen atladı ’35 oldu 35 diye’ bende ısrarla 34,5 dedim de 35 demedim diyemedim. Sevin bakalım 35 oldum… 

Dün de facebook’ta durum yazısı olarak ‘Yolun yarısı…’ yazmıştım yazarken de böyle bir cevabın geleceğini bekliyordum aslında, sonuçta benimde aklımdan geçmişti böyle bir düşünce ‘en iyi ihtimalle‘… En gerçekçi arkadaşım yazmış Nigar… izin vermez öyle pek hayalbazlığa keskin kelimeleri vardır, hazırlıksız yakalanırsan vay haline… İyi ki var dediklerimdendir Nigar… 

Yaş 35 ben kendim için Çocuklarımla canım ailemle geçireceğim nice sağlıklı huzurlu yaşlar diliyorum 🙂

Bir de kahve yapıyorum kendime Hisarönü usulü fincanda ocakta… Afiyetle…

Resim 656

Dostluk Güzel Şey – 2

Gelenekselleştirmeye çalıştırdığımız dostlar buluşmamızın bu sene ki ayağı İzmir’de yapıldı yani heyecanlı ve mutlu ev sahibi bu kez bendim. 

Hep özlemini duyduğum canım dostlarım dağları denizleri aşıp bize geldiler bende bir kaç günlüğüne her şeyden uzaklaşıp adeta bambaşka bir alemde yaşadım onlarla. 14 sene olmuş mezun olalı ama dostluğumuz hep aynı tazelikte. Birbirimizin yanında kendimizi hala o arkadaşlığımızın ilk başladığı zamanlardaki kadar genç hissediyoruz. Ama sonra da bakıyoruz ki hepimizin (Emine hariç) kucağında bir bebe. Olsun bu halimizde oldukça şenlikli. Çok sevdiğim dostumun bebesini kendi bebem kadar seviyorum ona bakınca annesinin çocuk gözlerini görüyorum. Onun bir parçası nasıl sevilmez ki. Yeğen sevgisi de böyle birşey olmalı…

Muhabbetlerimiz, çocuklarımızdan, yaşadıklarımızdan, hayallerimizden daha çok aradaki görüşemediğimiz zamanı kapatma ihtiyacımızdan. Hep konuşsunlar dinleyeyim istiyorum. Hamileyim diye beni geç saatlere kadar tutmak istemediklerinden, dinlenmemi istediklerinden gecenin ilerleyen saatlerinde yatağa gönderdiklerinde ‘siz de yatın artık ama’ diyerek yatağa gitsem de aklım onların muhabbetlerinde kaldı. 

İzmir maalesef çok sıcaktı. Deniz kenarı bir yerlere gidebilirdik ama onlar zaten dönüşte deniz tatili yapacaklardı yani denize doyacaklardı bizde kızlarla kocaları ve çocukları Konak Pier’de bırakıp kısa bir Konak – Kemeraltı turu yaptık. Sıcağa ve çocukların zırlamasına daha fazla katlanamayan kocaların telefonuyla alışveriş maceramıza nokta koyup okul zamanlarımızda onlara hasretle bahsettiğim Tire’ye ve köyüme gittik. Onlarla Tire’de olmak sanki bir boşluğu doldurdu benim için, sevdayla bağlandığım şehirde dostlarımlaydım…

Pazartesi sabahı ayrılık zamanıydı ben işe geldim onlar da yola çıktılar yine tadı damağımda kalan bir dostlar buluşmasıydı, yine zaman nasıl geçti de ayrılık anı geliverdi anlamadım aylarca bekle bekle göz açıp kapayana dek geçip gitsin… Gitmeden seneye İnşallah Tekirdağ’da (Tülaycığımda) buluşma planı yaptık, yapacaklarımıza dair hayaller kurduk. Ayrılığımıza dair üzüntümüzün yerini bu hayallere bırakıp vedalaştık… 

Geçen yıl Nigimde buluşmuştuk, Nigimin buluşma öncesi parmaklarından dökülen güzel yazısı da burada

Nigar, Tülay, Emine ve sizin çocuklarınız ve sizin kocalarınız ne iyi yaptınız geldiniz bir sene idare eder mi bilmiyorum ama müthiş güzel bir enerji verdiniz bana yine gelin 🙂

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Serar’la Çiçekliköy Kahvaltısı

Haftasonu yine herşey çok güzeldi. Fotoğrafın bana kazandırdığı güzel dostlardan biri olan Serar’la hep bir plan yapmak istiyor ama onun iş seyahatlerinden fırsat bulup bu planları gerçekleştiremiyorduk. Japonya, Kanada, Çin derken neyse ki yuvaya döndü de Çinden Çiçekliköye geçtik. Onun enerjisine hayranım ben çiçekliköye gidip gelip yorulduğumu söylerken o hep havada uçan bir kuş adeta 🙂 Sabah dokuzda Kumri ve beni evimizden aldı.

İnternetten bir kaç yer bakmıştık ama kesinleştirmemiştik. Oraya gidip dolaştık bir yerde karar kıldık kahvaltı için. Güzel de bir yerdi. Hani ben şehrin ortasında kurulan köy kahvaltısı adını verdikleri şeyi sevmiyorum ya işte burası gerçek köy idi. Kiraz bahçesini bozup kahvaltı salonu yapmışlar, bolca kiraz ağaçları olan bir yer, bahçesinde ördekler dolaşıyor, arılar masamızdaki ballara saldırıyor falan. Karşıda manzaramız ise oldukça iç açıcıydı çam ağaçlarıyla çevrili bir dağ, altında dere…

Herşey böyle güzelken kahvaltıyı pek beğenmemiş olmamız enterandı tabi, Çünkü gerçek köy de köy kahvaltısı değildi servis ettikleri. Ama Serar da bende bulunduğumuz ortamdan keyif almaya çalışan insanlar olduğumuzdan bunu sorun etmektense eğlenceli hale getirdik. Kumri zaten eğlenmeye dünden hazır. Parkında oynayıp, ağaçlarından kiraz topladı. Gitme vakti gelince gitmek istemedi Kumricik. Serar yine bizi evimize bırakıp giderken Kumri bu kez de Serar’dan ayrılmak istemedi. Serarcımla yakında yine güzel bir buluşma yapacağız zira tadı damağımızda kaldı.

Biz eve gelip bi kaç eşya alıp bu kez kumrinin babasıyla Bayındır yollarına düştük. Orada sağanak yağmurla karşılandık ama sonrasında güzel bir tatil geçirdik. Annemlerim kiraz bahçesine gittik ki kesinlikle daha güzeldi. Ben bahçeyi öylesine güzel görmeyi beklemediğimden fotoğraf makinasız çıkmıştım yola ama maalesef pişman oldum, oysa sizin de görmenizi isterdim bahçemizi. Kiraz toplamaya doyamadık, kendimize, komşularımıza, iş arkadaşlarımıza derken epeyce topladık. Kumri bu kez de köyden dönmek istemedi ‘biraz tatil yapayım diyorum da’ dedi bize 🙂

 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

 

1 Mayıs

Meriç’in büyüdüğünü arkadaş çevremize onun tarafından eklenen arkadaşlar sayesinde de farkediyorum. Dün yoktular bugün varlar yarın daha çok olacaklar 🙂 

Bir kaç tanesiyle ailece görüşüyoruz hemde sanki yıllardır tanışıyormuş gibi kaynaşıverdik ki görüşemediğimizde özlüyoruz falan o derece. İşte bu yüzden  Zehra’nın annesi arayıp Zehra’nın ablasının doğum gününe davet ettiğinde hiç düşünmeden ‘tamam’ dedim. İyi de etmişim bizim bıdıklar çok eğlendi onlar böyle eğlenirken biz de güzel güzel sohbet etme imkanı bulduk. Bu arada annelerinin marifetli elleriyle hazırladığı zeytinyağlı yaprak sarmalarını bir güzel lüplettim 🙂 

Bir de fırsat bu fırsat deyip fotoğraf makinamı çıkardım cici kızların fotoğraflarını çektim. Arkadaşım ‘Şükriye çok güzel fotoğraf çeker’ deyip fotoğrafçılığımı övmeye başlayınca biraz utandım ama fotoğraflarımın beğenilmesi de hoşuma gitti tabi. Belki bu yaza bi kaç doğum günü sünnet fotoğrafı çekerim 😉

Ordan çıkınca eve uğrayıp kocamı da alıp daha önceden sözleştiğimiz gibi lise arkadaşım Ayşe’ye gittik. Ayşe de öyle güzel yemekler hazırlamış ki fotoğraf çekemeden hepsini mideme indirdiğim için çok kızdım kendime. Etli Enginar yemeği yapmış bir kere daha ne olsun. O kadar çok çeşit vardı ki ancak bir tane yiyebildim enginardan. Meriç orada da Ayşe’nin çocuklarıyla çok eğlendi günün sonunda eve giderken yorgunluktan baygın düştü arabada uyudu. 

Sabah uyandığında da bana ‘Anne dün çok eğlendim ama evde hiç durmadık’ diye sızlanmasa iyiydi. 

İşte fotoğraflar…

Kemalpaşa Yiğitler Köyü- Piknik

 Gezmeyi tozmayı çok seven biri olmama rağmen piknik olayını sevmediğimi daha önce de yazmıştım. Sevmem için salatayla, bulaşıkla, tabak bardakla uğraşmamam, su, tuvalet sorunu yaşamamam vs. falan gerekiyor. 

Çok şükür kocam da öle piknik olayının müptelası biri değil, doğayla içiçe bir yerde bir köşede gözleme ayran içelim kafi bizim için. Ama Kumricik sanırım okul arkadaşlarından duymuş olacak ki geçenlerde bize ‘anne baba biz hiç pikliğe gitmedik’ dedi. O böyle söyleyince ana baba yüreği dayanır mı dayanmaz tabi. Geçen hafta sonunda üç aile olarak bir piklik organizasyonu yaptık ve Kemalpaşa Yiğitler Köyü’ne gittik. Daha önce ismini duyup hiç gitmediğim bir yerdi. Doğasına hayran kaldım dev ağaçların arasında akan bir derenin kenarına kurduk masamızı ve evet salata ile uğraştık, illa ki evde unuttuğumuz önemli şeyler oldu, önce sakinliğinden dolayı daha da hayran kaldığımız mekanda sonradan illa ki mangal kokuları birbirine karıştı, illaki çocuklar düştü bir yerleri incindi ağladı illa ki bulaşık sırası oldu gibi sıradan piklik halleri işte. 

En sevdiğim kısmı dört kadın çıktığımız doğa yürüyüşü idi. Ki hiç iyi trekking tecrübesi olmayan benim için çok maceralı bir yürüyüş oldu. Bir yandan kekik, kuzu kulağı, çiçek topladık bir yandan mis gibi doğayı ciğerlerimize çektik.  Kaybolmadık ama yolumuza çeşitli büyük engeller çıktı. Kendimi (göbeğimi) bir yandan fotoğraf makinamı kollamaya çalışmak zor oldu. Sağ salim kocalarımıza, çocuklarımıza kavuşunca derin bir oh! çektik 🙂

Çocuklarda gün boyu çok eğlendi, koştular, zıpladılar ara ara dereye ayaklarını soktular en eğlendikleri kısım da bu oldu galiba. 

Günün sonunda hepimiz, mangal kokusunu saç diplerimizde hissederek evin yolunu tuttuk. Kumrimin aklında kalmasın diye gittik, isterse yine gideriz ama herşey bir yana benim piklik konusundaki fikrimi değişmedi. Pikliğe gideceğime köyüme gider ceviz altında kurarım mangal masamı oh mis! 

Ve işte fotoğraflar…