Okullu Ekin

Okullu Ekin

Ekin bebem büyüdü de okullu oldu… Hala bebeklik videolarına bakıp güldüğümüz bebek şimdi sabah kendiliğinden uyanıp ‘anne okuluma gidicem’ diyor. Ne garip…

Bazı ilkleri Meriç’imle yaşadığımdan o kadar etkilenmezmişim gibi hissediyordum ama her çocuk ayrı bir birey ayrı bir deneyim.

Okula başlamadan önce okulun ne kadar güzel bir yer olduğuyla ilgili çok konuştuk o da arada bir heyecanlandı gitmek için hevesli davrandı biz sevindik, arada bir ‘ben okula gitmek istemiyorum büyüyünce giderim’ dedi korktuk. Okula başlayınca ilk iki gün çok ağladı sabah kalktığında ‘okula gitmicem’ diyerek uyandı biz ne yapacağımızı bilemedik ama kararımızdan da taviz vermedik. Gittiği okula güvenim de tam olunca öğretmenlerinin ve kurucusunun da yardımlarıyla Ekin okula iki gün sonra isteyerek severek ve hatta koşarak gitti. Çok şükür…

Ekin daha bir rahat, daha bir keyfine düşkün, daha bi istedikleri olsun isteyen, pek kendinden ödün vermeyen çocuk. Ama tutturan zır zır ağlayan şımarık bir çocuk da değil. Bilmem anlatabildim mi? 😊 O yüzden zor olur diye düşündüğüm okul hayatı gayet güzel gidiyor. ‘Anne ödevim var’ ‘Anne bugün ne günü’ dediğinde seviniyorum çünkü sorumluluklarının far8kında olması isteyerek bunları yapması bence çok güzel.

Geçenlerde okulda çok sevdiği öğretmeni ve arkadaşlarıyla doğum gününü kutladık. Bu da bir ilk oldu. Ekin’in okulda ilk doğum günü kutlaması… Artık o tam 4 yaşında…

Tabi o yine prenses… Meriç’te görmediğim bir şey daha işte süse püse düşkünlük bi prenses edaları falan… Evde sokakta gezmede hep bir tütü giyme isteği… Aynaya bakıp ‘güzel olmayı seviyorum’ diyen bi kızın annesiyim. Biz de kabullendik o bir prenses bizim prensesimiz…

Bi yandan da bu da büyüdü be diyorum büyümesini seviyorum ama bebeklik halleri de ne güzeldi özlüyorum…

Yeni bi bebek lazım bize şimdi 😉

20161017_154932

img_20161020_102536

Güvenmek – Güvenmemek

Güvensiz bir dünyada özgüvenli çocuklar yetiştirme derdindeyiz.

Sabah okula gidecek çocuğumu ben uyandırmaya kıyamazken okulda öğretmenin ya da başkasının sözlü ya da fiziksel şiddetine uğrayabileceği düşüncesi beynimi yiyor. Zaten Eğitim Sistemine güvenmiyorum.

Çocuğuma sağlıklı şeyler yedireyim içireyim diye çabalarken parkta uzatılan çikolata veya şeker canımı sıkıyor. Yok, sana değil teyze o paketin üzerinde yazanlara ve yazmayanlara güvenmiyorum. (sana da neden güveneyim gerçi)

Özgüvenli çocuğum yürüme mesafesindeki okuluna kendisi gitmek istediğinde beynimde şimşekler çakıyor. Tabi ki sana güveniyorum yavrum ama yolda karşına çıkabilecek insanlara güvenmiyorum.

Ohh hayat güzel hava güzel çimlere yalınayak bassın çocuklar derken ya kendini bilmezin biri kırdığı şişeyi yerlere saçtıysa diye vazgeçip salamıyorum. Deniz mevsimi gelmiş hadi cumburlop suya diye sevinirken bebeler yine insanların, fabrikaların denizi nasıl kirlettiğini görünce hevesim kursağımda kalakalıyorum. Doğaya güvenimi yitirmek istemiyorum 😦

E ne kaldı kim kaldı güvenilecek. He doğru özgüvenli yetiştirdim ben onu kendine güvensin.

Not: Aslında çok önceden yazmıştım bu yazıyı o zaman okuduğum haberlerin de etkisiyle. Daha acımasızdı, hafifletilmiştir…
12783900_442160572641548_2034800918_n

İlk İmza

İlk İmza

14 Şubat’ta Meriç ilk Merkezi sınavına girdi (BİLSEM). Sınavın sonucuna odaklanıp da kaç puan alacak diye bir heyecan yapmadık ama bir ‘ilk’ olduğu için heyecanlandık. Meriç’te hiç heyecanlı değildi sadece meraklıydı biraz.

Sınavı bırakıp ağlayarak annesine koşan çocuklar vardı. Ne yazık, çocukların hayatın koşturmacasına bu kadar erken katılmaları. Buna hep üzülmüşümdür ama cevap aynı ‘ne yapalım sistem böyle’.

Meriç sınavı ağlayıp bana koşmadı ama erkenden çıktı. Sanırım yarım saat falan sürdü. Olsun. Sisteme olan bağlılığımızı yerine getirmiştik sonuçta.

Sorular çok kolaymış, bu kadar olacağını tahmin etmiyormuş, normalde çok zor sınavmış anlattı durdu. Peki sorulardan cevaplardan, kodlamadan ziyade sınavda en çok etkilendiği kısım neymiş biliyor musunuz? İlk kez resmi bir yere imza atmış olması. Çok heyecanlanmış bunu yaparken. Ama çok güzel atmış. Gözleri parlıyordu anlatırken.

Aynı anda benim de gözlerim doluyordu… İlk imza…

Not: Daha önce telefonumdan göndermeye çalıştığım ama yazım hatalarını sonradan Özgün’ün uyarısıyla farkederek yazdığım yazımı uzun aradan sonra düzenleyebiliyorum 😦 Sınav sonucu geldi  (kazanamadı) sonra başka sınavlara girdi falan…12729657_1672295223040403_1837172945_n(1)

Kültür Turu

Geçen hafta sonu uzun bir aradan sonra sinemaya gittik yine bir çocuk filmine tabi ki. Ekin doğduktan sonra ben Meriç’in sinema keyfine pek eşlik edemedim. Babasıyla ve arkadaşlarıyla gitti benimle de bi iki kez gitmiştir belki. Kendi yaşıma uygun sinemaya ise ne zaman gittim hiç hatırlamıyorum. Bu kez Meriç’te ben de beraber gitmeyi çok istedik. Sonra acaba Ekin’i de mi alsak, yok yok almayalım, sinema da sıkılır kesin, ağlar pişman eder bizi derken neticede Ekin’i de aldık yanımıza. Destek kuvvet babayı kapıda hazır ettik tabi 😊

Filmin ismi ‘İyi Bir Dinazor’. Film nasıldı derseniz bir çocuk filmi için fazla bi duygusal geldi bana. Filmin en duygulandığım sahnesinde Meriç’e döndüm baktım ki o da ağlamak üzere. Belki ona kıyamadığımdan o kadar duygusal olmasına gerek var mıydı bilemedim. Ama genel olarak ben ve kızlar çok beğendik. Ekin mi? O da çok beğendi. Ne ağladı ne zırladı güzel güzel izledi. İlk sinema deneyimi hiçte korktuğumuz gibi olmadı.

Hafta içi iki gün izin aldım kızlarımla tatilde keyifli zaman geçirelim istedim. Ama bir yandan da araştırdım. İzmir’de harika müzeler var. Rota falan çizdim. Ama Meriç’in rotası farklıydı haliyle onun istediği oldu. Ege Üniversitesi kampusünün içinde yer alan Tabiat Müzesine gittik. Meriç daha önce okul gezisinde gitmişti ama müze bu tekrar tekrar gidilebilir. Neyse gitmeden evde bi hazırlık bi telaş ama en telaşlımız Ekin. Neden mi yana döne makas ve kırmızı kurdele arıyor çünkü. Makası eline almış:
-Anne makası buldum,
-Ekin makası ne yapacaksın?
-Anne müzeye gidiyoruz ya. Müzenin kapısına kırmızı kurdele uzatacağız sonra onu makasla keseceğiz.
(Allah Allah bi açılıştan falan bahsediyor galiba.)
-Ekin sen nerde gördün bunu peki?
-Anne Kuzucuk ve arkadaşları müze yaptılar ya orda kırmızı kurdeleyi makasla kestiler ya!
-!!!*?^+%&
Çizgi filmden bahsediyor, müze olayı kafasında böyle kalmış demek.

Meriç’ten de bi kuple gelsin o zaman…

Artık resimsiz kitaplar okuyor kendisi. Geçen akşam bana döndü ve dedi ki:
-Anne sen hep diyordun ya büyüyünce senin de resimsiz kitapların olacak, o zaman hayalinde canlanacak resimler diye,
-Evet kızım.
-Ben hep sanıyordum ki ben büyüdükçe kitaplarımın içindeki resimler kaybolacak…
!!!*+?%&

Kırdı zincirlerini

Çocuklar büyüdükçe içimizdeki uzman annelik nakavt oluyor. Olmadık yerlerden çıkıyor sorular, sorunlar… Bizim evdeki büyük çocuk Meriç bugünlerde hep bir isyan modunda. ‘Alttan al’ diyorlar bana ‘zıtlaşma’, ‘e iyi tamam’ dedik bi kere.

Geçen akşamlardan birinde tutturdu arkadaşında kalacakmış. Baya bi şaşırdım henüz böyle bir isteğe hazırlıklı değildim haliyle. Ben bu isteğimi 16 yaşında falan dile getirmiştim aileme sanırım. Şimdi bu da neyin nesi? Bi de öyle kararlıydım ki ben daha o bebeykenden beri ‘kesinlikle böyle bir şeye izin vermem’ derdim. Hah yala şimdi o tükürdüğünü. Çocuk 8 yaş bunalımı var da ona mı girdi, yoksa bu da bi çeşit ergenlik mi anlamadım ama zorlamıyor dersem yalan olur.

Sürekli arkadaşlarıyla macera peşinde, ‘yalnız salmam bahçeye’ diye de ben beylik lafı ettiydim zamanında bak onu yalayalı çok oldu. Sitenin bahçesinde arkadaşlarıyla akşama kadar. Tamam siteden dışarı çıkmıyor, gözümüzün önünde sayılır ama ben yanında değilim işte. Nasıl yanında olayım hiç eve girmiyor ki velet.

Neyse kaldı arkadaşında bi mutlu bi mutlu… Sanki başı göğe erdi. Kırdı zincirlerini hanfendi… Ben de bi gece uykusuz kalmışım çok mu?

Bakalım daha nelerle karşılaşacağız… Olsun sağlıklı olsunlar da… 😉

Benim Sanal Dünyam

Sanal alemle ilk münasebetim (sanırım 2004 yılıydı) canım dostum Nigar sayesinde bir mail adresi alarak başladı. Onunla mektuplaşmak çok güzeldi eminim mailleşmekte güzel olacaktı. Zaten son zamanlarda postaneydi, puldu zor gelmeye başlamıştı.  Sonrasında MSN muhabbeti çıktı o daha da eğlenceliydi özellikle benim gibi telefonla uzun uzun konuşmaktan hoşlanmayan masa başı çalışan biri için MSN harika bir olaydı.

Yine bu aralarda fotoğraf tutkum beni çeşitli fotoğraf siteleriyle tanıştırdı. Fotokritik, EFC, Pozitifstil gibi siteler sayesinde ortak tutkusu, hobisi, aşkı fotoğraf olan binlerce kişiyle aynı ortamda olmak inanılmaz keyifliydi. Fotoğraf yükleyip yorumları beklemek, çok sevdiğin fotoğrafçıdan olumsuz da olsa yorum almak, ama en güzeli olumlu yorum almak bana çok iyi geliyordu. Ve tabi diğer fotoğrafçıların galerilerinde gezinmek, yaptıkları yorumları okumak da bir o kadar ufkumu genişletiyordu. Fotoğrafın buluşturduğu sanaldan gerçeğe dönüşen çok güzel dostluklarım oldu bu sayede. Bazılarıyla hiç görüşmedik ama kendimi çok yakın hissettiğim kişiler oldular.

Sonra efendim yıllardan 2007 ben Meriç’e hamileyim Facebook diye bir şey girdi hayatımıza. İlkokul arkadaşını bile bulabiliyormuşsun dediler. Sanal alem zaten ondan sonra iki döneme ayrıldı Facebook’tan önce Facebook’tan sonra…

Tanıdığım eşim dostumu eklediğim gibi tanımadığım yüzlerce fotoğrafçı arkadaşım da listemdeydi. Çok garipti. Yine önceleri Fotokritik’in uzantısı gibi kullanmaya başladık kendimizce çektiğimiz sanatsal fotoğraflarımızı paylaştık daha çok. Sonra Mevlana, Hayyam, Özdemir Asaf gibi ünlü şair düşünür ve yazarların sözlerini, şiirlerini paylaştık. Amman ne güzeldi. Beğene beğene geldik bugünlere… Şimdi gittiğimiz yerleri, yaptığımız kekleri, çocuğumuzun ay ay fotoğraflarını çoğunu tanımadığımız insanlara açtığımız bi acaip mecra oldu.

Sonra çoluk çocuğa da karışınca blog dünyasının kapılarını araladım Bu kız uyumuyor ne yapsam? Çok uyudu özledim. Kakasını tuvalete yapıyor ama çişini tutamıyor gibi paylaşımlarımı rahatça yapabildiğim blogger anneler ile tanıştım ve onlar vazgeçilmezim oldular. Bir gün bende hayatımı bu blogta toplamaya karar verdim. Tarihe not düşmelik anılarım oldu. Yazmak en güzeliydi.  

Günlerden bir gün Twitter diye bir kuş geldi gagaladı camımızı eksik kalmadık çok şükür buyur ettik kendisini sanal hayatımıza. Hatta kendisini o kadar sevdim ki ben Facebook’umu dondurdum bir süre. Laf sokmalık, bilgi almalık, bilgi vermelik güzel bir platformdu twitter. Hem kendi kendine konuşuyormuşsun gibi ama yüzlerce kişi duyuyor seni vay be! Ama tarihe geçen Gezi Olayı ile en Twitter daha bi değer kazandı benim için. Zaten ondan sonra Twitter sadece laylaylom yeri olmaktan öteye gitti… 

Ve şimdilik en son olarak -en azından benim için- Akıllı telefon hayatımıza girince İnstagram diye başka bir oluşumun içinde buldum kendimi. İnanılmaz bir serüven orası. Herkes zengin, herkes okuyor, herkes geziyor, herkesin bahçeli ve kocaman salonlu evi var. Çocuklarına çok çok acaip aktiviteler yaptırıyorlar sanırım hem zenginler hem en hakiki üstün zekalı çocuklar yetiştiriyorlar. Bana başlarda zenginlerin hayatını dikizliyormuş hissi gelse de meraktan mıdır nedendir kopamadığım bir mekan oldu. Genelde yine twitter, facebook’tan edindiğim arkadaşlarım var ama meğer hepsi zenginmiş, en güzel yerlerde tatil yapar, her gece başka alemlere dalarlarmış arkadaşlarım. İnstagram tozpembe, soap opera… Bak bak iç geçir 😉 Ve inanmazsın herkes kahve tiryakisi… O fincanlar ah o fincanlar… (benim de var he ) 

İnstagram’da bir de ünlüler falan da var gerçi heryerde varlar da işte burada da aktifler senin benim gibi ‘spordayım’, ‘yemekteyim’ falan gibi paylaşım yapıyorlar (peh sanki onlar uzayda yaşıyordu saçma oldu) gerçi baksan benim arkadaşlarımın paylaşımlarının da ondan kalır yanı yok ya neyse. O ünlü bir fotoğraf paylaşıyor hooop haydi herkes orada hayranlığını yazan mı, çamur atan mı ararsın, ayyy çok güzelmiş bunu nerden aldın Demet Abla! diyen mi? girişimci ruhların reklamlarını mı bulmazsın çok çok acaip. Hadi bu ünlü sana cevap verdi ‘Milanadon aldım o çantayı’ dediiii eee napıcan gidip alacan mı? Ay ne bileyim belki alırsın.

Sevmiyorsan ne işin var her platformda kapat hesaplarını bak işine de diyebilirsiniz de sevmiyorum diyen mi oldu? Seviyorum bizim ailenin paylaşımcı ruhu da benim, sizi de seviyorum hem 😉

 Ana girişimci – Hülya Çobanoğlu Cinsçiçekci’nin o güzel instagram yazısından sonra kendi sanal alemimin kronolojisine bir bakayım dedim işte bende durum bu 🙂

ingt

Kumri Bir Kurs Kuşu

Kumri komşunun kızı ingilizce kursunda öğrendiklerini kendisiyle paylaşınca tutturdu ‘bende ingilizce kursuna gideceğim’ diye. Biz de aman kızımız hazır istemişken araştıralım, ağaç yaşken eğilir gönderelim yaşına göre bir kursa dedik. Eve de yakın güzel bir kurs bulduk. Kursta mental aritmetik dersi de vardı. Mental aritmetik öğretmeni Meriç’i aldı ufak bir çalışma yaptı döndüklerinde Meriç bu dersi de istediğini söyledi. Sanırım öğretmenini daha çok sevdiğinden.

Biz de Öğretmen arkadaşlarımıza, bu dersi alan arkadaşlarımıza sorduk aman verin çok faydasını görürsünüz dediler. O ara ödev kabusumuz da var belki dikkatini toplama da işe yarar dedik. İlk haftalar iple çekti kurs zamanını orada çok eğlendiğini söyledi, öğretmenlerini çok sevmişti, öğretmenleri de onu tabi.

Sonra hazin son o kurstaki derslerin de ödevleri olunca zaten okul dersi ödevlerinden bunalan Kumri sıkılmaya başladı. ‘Hafta sonları da kursa gidiyorum, hiç oynayamıyorum, sizi özlüyorum bıdı bıdı… ‘ derken Meriç kursu bırakmak istedi. Biz de kendisine hak verdik. Cumartesi kursa gittik bırakma kararımızı öğretmenlerine bildirmek ve vedalaşmak için. Mental Aritmetik öğretmenimiz karşıladı yine Meriç’i kucaklayıp öperek. Oturduk Meriç kararını bildirdi öğretmenine. Öğretmeni saygı gösterdiğini ama ne zaman isterse gelebileceğini söyledi. Sonra Meriç’i ne kadar sevdiğinden bahsetti, onun çok özel bir çocuk olduğunu, sevgisini her fırsatta göstermesinin kendisini nasıl mutlu ettiğini, bu yüzden Meriç’i ayrı tuttuğunu… ve kızcağız resmen ağladı. Ben durur muyum bende ağladım. Bak hala ağlıyorum.

Neyse vedalaştık…

Yolda gidiyoruz Kumri’ye ‘Meriç öğretmenin seni ne çok sevmiş, çok duygulandı değil mi’ dedim.

Kumri: ‘evet bende onu çok özleyeceğim. Sen de duygulandın di mi anne?’

Ben: ‘He’

Kumri: ‘Neden?’

Ben: ‘Seni ben çok seviyorum ama başkaları da seni bu kadar candan sevdiğinde çok duygulanıyorum.’

Kumri: ‘hııı’

Ben: ‘Sen duygulanmadın herhalde öğretmeninin ağlamasından söylediklerinden…’

Kumri: ‘Aslında duygulandım da kendimi tuttum’ 

Peh onun kadar olamadım.

İşte hala yoldayız. Ben bir afiş gördüm. ‘Kral Çıplak’ Çocuk tiyatrosunun afişi. Döndüm Meriç’e: Meriç seni tiyatro kursuna mı yazdırsak?

Meriç: Hayır kalsın anneee.

ben: neden ama sen çok seviyorsun tiyatroyu?

Meriç: Evet seviyorum ama şimdi kursa başlayacağım öğretmenim bana diyecek şuna çalış gel, şunu oku gel yine bırakacağım. (doğru söze ne denir)

Biz geçen yıl da Kumriyi piyano kursuna gönderdik. Müzikte hep şaşırtmıştır çünkü bizi. İngilizce sözleri bile kolayca ezberler, bir dinlediği müziği unutmaz hemen hatırlar. Düet yapan iki yapancı sanatçının tekini dinlediğinde ‘Anne Jennifer Lopez’le birlikte söyleyen adam değil mi bu?’ der. (ki ben hiiiç hatırlamam) İşte kurs öncesinde yaptıkları demo derslerinde öğretmeni Meriç’in çok iyi bir müzik kulağı olduğunu söylemesi ile (biz zaten bunu biliyorduk tabi) çok heyecanlandık. Okul başladığında başlayan bu maceramızda yaz tatilinin gelmesiyle benim de işe başlamamla son buldu. Piyano öğretmeni de Meriç’i çok sevmişti ve çok umutluydu. Şimdi soruyoruz piyano kursuna gitmek ister misin diye ‘hayır gitmek istemiyorum’ diyor. Zorla olmaz elbet, bu yıl ki okul sorumlulukları boyundan aşkın olduğundan biz de kendisine ses çıkarmıyoruz.

Kumri dahil ailecek biraz maymun iştahlı mıyız? Çok şey mi bekliyoruz bilmiyorum ama sıkılmadan gideceği bir kurs arıyoruz haberiniz ola 😀

Hımmm jimnastik olabilir belki 😉CYMERA_20131201_184007

Etme Bulma Dünyası

Bizim ödev sorunumuz tam gaz devam ediyor.

Her gün diyorum  ‘kızım ödevini biz gelmeden bitirmeye çalış ki’ akşam beraber oyun oynamaya, kitap okumaya vaktimiz kalsın’. ‘Tamam anne’ diyor ama genelde ödevler tamamlanmış olmuyor. Bahaneleri de çok: ‘hava çok güzeldi dışarı çıkmak istedim’ ‘Ödev çoktu canım istemedi.’ ‘Arkadaşım geldi onunla oynamak zorunda kaldım.’ vs…

Böyle olunca akşam evde kıyamet kopuyor, ödev yapmak istemiyor. Ağlıyor, zırlıyor… E boşver yapma da diyemiyoruz, öğretmenimiz kesinlikle yapılacak diyor. Geçen sayfalarca ödev yaptık, iki satırı atlamışız öğretmeni hemen not yazmış ‘ödev yapmadan gelindi.’ Böyle bir not almak da hiç hoş olmuyor açıkcası.

Geçenlerde odasında bebekleriyle oynayan Kumriyi dinledim çaktırmadan.  Akşamları ödev yapmamak konusunda direnen Kumri o değil sanki. Okulda ne öğrendiyse bebeklerini karşısına dizmiş onlara öğretiyor, yapamayanlara kızıyor, bağırıyor, tahtaya o kalemi öyle sert sert vuruyor ki benim bile ödüm koptu. Hatta onlarla oynarken yeni kelimeler (okulda öğrenmediklerinden) türetiyor, bu inanılmaz hoşuma gitti.  Şimdi madem okulda güzel güzel öğreniyorsun bebeklerine öğretmenlik bile yapıyorsun neden bize zorluk çıkarıyorsun? Ödevini uğraştırmadan yapsan da beraber mutlu mesut akşamlarımız olsa daha iyi olmaz mı?

Ama o bebekler seni öyle bağırtıp duruyor ya oh olsun sana Kumri sen bunu hakettin, etme bulma dünyası be annemmm!

 

Gündemimiz Ödev

Ne zaman beni sıkıntıya sürükleyen şey olsa tepkim ‘yorganı kafama çekip derin bir uykuya dalayım şu zorlu zamanlar geçtiğinde uyanır kaldığım yerden devam ederim’ şeklinde oluyor.

Meriç’in okulu başladı akabinde ödevler başladı aldı mı beni bir sıkıntı. Biliyorum geçecek bu zamanlar ama elimde değil ona da bana da (ödevini babası ile yaptığı halde) işkence olan bu zamanların biran önce bitmesini hayatımızın normale dönmesini bekliyorum. Böyle sıkıntılı zamanlarda bloga yazsam belki kendimi daha iyi hissedeceğim ama o da gelmiyor içimden. Kaplumbağa gibi çekiliveriyorum kabuğumun içine. Ne garip bir insanım yahu 🙂

İlk hafta Meriç için hayat güzeldi. Yeni okul, yeni arkadaşlar tatlı bir öğretmen laylaylom…

İkinci hafta Meriç isyan bayrağını çekiverdi. Öğretmeni ödev vermeye başladı çünkü.

Ben: Meriç ödevini yaptın mı?

Meriç: Evet abuk subuk birşeyler çizdim işte

Ben: Abuk subuk?

Meriç: Evet beni okuldan atsınlar diye.

Ben: Neden okuldan atsınlar kızım yeni başladın,

Meriç: Bıktım artık boyama yapmaktan, çizgi birleştirmekten atsınlar beni okuldan!

Ben: Evet ama ne güzel yeni arkadaşların var, öğretmenin çok tatlı biri, yakında okuma yazmayı öğreneceksin…

Meriç: 1 saat ders azıcık teneffüs yapıyoruz, oyun oynayamıyoruz ki, öğretmenim de hiç iyi falan değil o kadar ödev mi verilir küçücük çocuğa????

Üçüncü hafta biraz daha iyiydi. Yook yine bayıla bayıla ödev yapmadı da en azından henüz atsınlar beni okuldan demedi. Ama ‘ben bugün okula gitmiyeceğim’ dedi mesela.  Ödev yaparken ara verip kardeşini, beni, babasını öpesi, sarılası geliyor, müzik dinleyesi, su içesi geliyor. Çişi geliyor. Ama en çok da aklına milyon tane fikir geliyor. Ödev yaparken zihni açılıyor çocuun ama hiç birinin dersle ödevle ilgisi yok. Baba telefonla nasıl konuşuyoruz? Anne keşke köpeğimiz kedimiz olsa ben ona yuva yapardım… Ekin sana sarıldığı gibi bana sarılmıyor çünkü sen emzirdiğin için seni daha çok seviyor bıdı bıdı…

Dördüncü hafta da okul kıyafeti mi serbest kıyafet mi anketi sonucu veliler tarafından okul kıyafeti olsun dendi (ben de dahilim bu velilere). Dolayısıyla bu hafta okul kıyafetini giydi ilk kez aman bizim ki bir mutlu bir mutlu pazar akşamı neredeyse okul kıyafetiyle yatacaktı. Sabah giydi ama utancından aşağı inemedi bir süre o başka. Önce anlam veremedim ama sonra benim gibi o da büyüdüğünü daha çok hissetti sanırım bu kıyafetlerle ve bu yeni durumu (büyümesi) karşısında başkalarının içine çıkıvermekte zorlandı diye düşündüm. Şimdi okullu bir çocuk olmuştu işte :/

Bu hafta cici okul kıyafetleriyle gayet sevinçli başlamıştı ama dün bakıcı teyzesine çok bozuk atmış ‘ben ödevlerimi annemle babamla yapıcam senle değil!’ demiş. Biz gündüz yapsın akşam rahat edelim istiyoruz ama velet bunu bize çok görüyor. Geçecek bugünler biliyorum kızım o gün geldiğinde kendiliğinden geçecek ödevinin başına söylenmeden söyletmeden yapacak ödevini de 🙂

Blogcu Anne’den: ”ÖDEV: (1) Okul çağındaki çocukların anneleriyle aralarına nifak tohumu ekmek için türetilmiş nalet olası şey. (2) Bir çeşit işkence aracı.”

 

Yeni Stres Mevzuu – Çocuğum İlkokula Başlayacak

Küçükken ben her Eylül geldiğinde hüzünlenirdim. O zamanlar ‘okul açılacak yine ya’ diyeydi bu hüznüm daha çok. Büyüdüm büyüdüm Eylül’ü hala sevemedim okul yoktu artık ama yaz bitiyor diye hüzünleniyordum bu kez de.

Ama bu 2013 Eylül’ü başka bir anlam taşıyor bende. Her yeni gelişme de bir stres yaşanır ya. Ek gıda, tuvalete alıştırma, yatağını ayırma, anaokulu seçme, anaokuluna alışma gibi dönemlerin stresini Kumrimle çoktaaan geride bırakıp, yeni bir dönem yeni bir strese yelken açıyoruz. Çocuğum İlkokula Başlayacak Stresi (adını da ben koyuverdim)

Meriç bu yıl gerçekten okullu olacak. Arada Meriç’e moral vermek amacıyla muhabbet açıyorum ”aman da benim kızım okullu mu olacakmış, okuma yazma mı öğrenecekmiş” diyorum mesela hiç oralı değil. Bir yandan kendi heyecanımı bastırarak ”heyecanlı mısın?” diye soruyorum. ”Hayır değilim. Ben okula gitmek istemiyorum.” diyor o an saçlarımın prize takılmış gibi diken diken olduğunu hissediyorum. Ekliyor Kumricik ”hem o okulun ufacık parkı var.” Durumun ciddiyetinden bihaber, hala oyun da oyun 😦

– Okuma yazma öğrenmeyi çok istiyordun ya işte İlkokula başladığında öğretmenin öğretecek ve sen de kendi kitaplarını kendin okuyabileceksin diyorum en sevecen sesimle.

– Ben okuma yazma öğrenmek istemiyorum diyor en uyuz sesiyle.

– Artık büyüyorsun ne güzel (Meriç’e söylenecek en son söz oysa ki)

– Ben büyümek istemiyorum, keşke ben bebek olsaydım, Ekin abla olsaydı…

– Kerem abi gibi sende ödev yapacaksın, ben de yanında olacağım (yalannnn Babasına çoktan sattım ödev işini)

– Ben ödev yapmak istemiyorum diyor yine aynı sinir bozucu ses tonuyla.

– Kızım sıkılmadın mı kaç yıldır oyun okuluna (anaokulu) gidiyorsun. Artık gerçek okullu olacaksın işte. Herkes gidiyor bizde gittik, hem de çok isteyerek gittik. Okumayı öğrendiğimde öğretmenim kırmızı kurdele takmıştı, çok mutlu olmuştum falan filan…

– Ben evimizi seviyorum, parkımızı seviyorum okula gitmek istemiyorum diyor 😦

– Zaten eve erken geleceksin, sıkılmaya zamanın olmaz.

– Heyyy! öğleye kadar mı? (eh sonunda sevinecek bişi buldu)

– Hayır ikiye kadar.

– Yağmurun da mı? Belizin de mi? onlar da ikide çıkarsa yine oynarız, ağaca çıkarız, onu yaparız bunu yaparız bıdı bıdı…

– Kışın soğukta eskisi kadar parka çıkamazsın, onlar da çıkamaz zaten diyorum açtığım konunun gidişatından hoşnutsuz…

– Pöffff kışı sevmiyorum diyor  (ah bende bende)

Anaokuluna ilk başlayacağı zamanı hatırlıyorum da ne kadar kolay olmuştu. İlk günden alışıvermişti o minik elleriyle öğretmeninin elini tutup koridorda uzaklaşırken arkalarından bakakalmıştım. Gözümden yaşlar süzülürken bir gerçeği de anlamıştım ki asıl bana zordu bu yeni dönem.

İlkokul ise farklı, ciddi bir kurum neticede. İlkokul 1’de önemli bir dönem. Bir de değiştirdiler herşeyi ‘T harfi’, ‘te’ diye okunmaz ‘tı’ (hatta tıh gibi bişi çıkıyor) diye okunurmuş. Geçen yıl komşumuzun kızından öğrendim. Annesi de ‘tı, bı’ derken sallanan dişleri çabucak döküldü dedi. 🙂

El yazısı dersimiz vardı bizim hiç sevmezdim şimdi ise bütün dersler el yazısıyla.

Şimdi ona olduğu kadar bana da zor olduğunu düşünüyorum. Bunu düşündükçe stresim katlanıyor. Meriç Okumaya, yazmaya bu aralar hiç heves etmeyen aklı fikri oyunda bir kız çocuğu olduğu için Ödev yapmaktan çabucak sıkılacağını düşündüğüm için benim daha çok gözümde büyüyor. Kumri bir oyun oynamaktan, koşmaktan, zıplamaktan, yüzmekten bıkmadı. Yine de evrene olumlu mesaj göndermek istiyorum:  İlkokul çok güzel, başarıyla geçecek diyerek.  🙂

Çocuğum İlkokula Başlayacak Stresi’nin ne kadarını paylaşabildim bilmiyorum ama yazınca bir parça rahatladım. Umarım kolay atlatırız bu süreci ve bir dahaki İlkokul yazımın giriş cümlesi şöyle olur ‘Amannn amma abartmışım yahu, kızım, okuluna hemen alıştı, öğretmeni çok iyi, Kumri de okumaya, yazmaya, ödev yapmaya çok hevesli.

*Dipnot: Bu arada Evrene olumlu mesaj göndermek deyimini ilk kez bir cümle içinde kullandım şaşkınım :/ oysa saçma bulmuşumdur. Dua etmek bence daha mantıklı 🙂