Kırdı zincirlerini

Çocuklar büyüdükçe içimizdeki uzman annelik nakavt oluyor. Olmadık yerlerden çıkıyor sorular, sorunlar… Bizim evdeki büyük çocuk Meriç bugünlerde hep bir isyan modunda. ‘Alttan al’ diyorlar bana ‘zıtlaşma’, ‘e iyi tamam’ dedik bi kere.

Geçen akşamlardan birinde tutturdu arkadaşında kalacakmış. Baya bi şaşırdım henüz böyle bir isteğe hazırlıklı değildim haliyle. Ben bu isteğimi 16 yaşında falan dile getirmiştim aileme sanırım. Şimdi bu da neyin nesi? Bi de öyle kararlıydım ki ben daha o bebeykenden beri ‘kesinlikle böyle bir şeye izin vermem’ derdim. Hah yala şimdi o tükürdüğünü. Çocuk 8 yaş bunalımı var da ona mı girdi, yoksa bu da bi çeşit ergenlik mi anlamadım ama zorlamıyor dersem yalan olur.

Sürekli arkadaşlarıyla macera peşinde, ‘yalnız salmam bahçeye’ diye de ben beylik lafı ettiydim zamanında bak onu yalayalı çok oldu. Sitenin bahçesinde arkadaşlarıyla akşama kadar. Tamam siteden dışarı çıkmıyor, gözümüzün önünde sayılır ama ben yanında değilim işte. Nasıl yanında olayım hiç eve girmiyor ki velet.

Neyse kaldı arkadaşında bi mutlu bi mutlu… Sanki başı göğe erdi. Kırdı zincirlerini hanfendi… Ben de bi gece uykusuz kalmışım çok mu?

Bakalım daha nelerle karşılaşacağız… Olsun sağlıklı olsunlar da… 😉

Kesmek ya da Kesmemek…

Hamilelik bebekle kurulan mucizevi bağın ilk başlangıcıdır. Ben her iki hamileliğimde de bu bağın gücüne çok inandım. Kendinden geçip senin içinde gelişip büyüyen canlı için yaşıyorsun. Onunla kurduğun duygusal bağ o zaman yerleşiyor yüreğine. Kendini bu yüzden babadan daha şanslı görüyorsun. Garibim baba kişisi ancak hastane odasında kucağına aldığında o mucizevi duyguyu yaşıyor. Tekmelerde falan bir heyecan yapıyor yapmasına ama o kadar!

Hamileliklerimi çok özlüyorum ben işte bu yüzden. Bebeğimin içimde büyüyüp gelişmesi hem daha güvenli geldiğinden, hem de bencilce ama nereye gidersem gideyim, ne yersem yiyeyim hep benimle olduğundan…

Ama hamilelik döneminde yaşadığım o yoğun ve ikimize özel duygu akışını doğumdan sonra iki çocuğumda emzirirken de yaşadım çok şükür… Bence o da mucizevi bir şey. Hem anne – çocuk ilişkisi açısından en güzel his, hem de çok sağlıklı. Onları emzirirken hastalıklara karşı en iyi şekilde koruduğumu, hem de en sağlıklı şekilde beslediğimi düşünerek kendimle gurur duydum. Emzirmek istemeyen ya da sütü gelmeyen anneler için çok üzülüyorum.

Meriç’i iki yıla yakın emzirdim. Onun bırakmaya niyeti yoktu iştahsız bir bebekti ve emmek en sevdiği şeydi. Sadece geceleri emiyordu ve ben de kıyamamıştım o zamana kadar. Ama emme süresi uzadıkça yemek yemesine engel oldukça ‘artık yeter’ deyip kesivermiştik. O zaman iki gün annemde kaldı benden ayrı. İlk ayrılığımızdı, çok zor geçmişti.

Şimdi Ekin ile aynı dönemlerdeyiz. 16 aylık oldu çalıştığım için akşamları ve hafta sonları emiyor ama ne emmek. Tatlı niyetine, atıştırmalık niyetine. Bazen yemek niyetine de emiyor o zaman üzülüyorum, o da çok iştahlı değil emdiği zaman çok az yemek yiyor.  Artık doyurucu bir özelliği olmadığı için kesmek istesem de o bağı koparmak çok hüzünlü geliyor… Bir dönemin bitişi demek bu aynı zamanda… Bağımsız birey olma yolunda önemli bir adım…

Ekin eğer benimleyse emerek uykuya dalıyor uykuya dalma süresi  büyüdükçe uzuyor da uzuyor. Bu yüzden geceleri bana artık zor gelmeye başladı açıkcası. Ekin Bebenin bırakacağı yok o kesin de bakalım ben ne zaman hazır olacağım, bu kez nasıl bir yol izleyeceğim bıraktırmak için. Bu aralar bu konuya yoğunlaştım, araştırıp okuyorum. Genelde edindiğim bilgi korkutarak kesilmemesi yönünde. O zaman da daha uzun bir süreç gerekiyor sanki. Annemin aklına uyup Meriç emmesin diye bantlamıştık. Daha kötüsü kendimden iki gün uzak tutarak ayırmıştım. Çok şükür kalıcı bir travma falan yaşamadı, unuttu gitti.

Bu arada okuyorum da hiç bu işin anne yönünü anlatan bir yazı bulamıyorum. Benim yaşayacağım boşluk ne olacak 😉

Anlatıyorum hatta abartıyorum falan ama ileride başıma gelecekleri düşünürsek belki en kolay dönem, daha iki yaş sendromu var bunun, tuvalet eğitimi, kreşe başlama…

Amannn sağlıklı olsunlar da, geçip gidiyor işte bu zamanlar…

Bir Sevgililer Günü Anısı

Sevgililer günü yazısı yazacağım aklıma gelmezdi ama bugün facebook, twitter, instagram kısacası bütün sosyal alem, Google Amca bile sevgi böcüğü modunda, mail kutuma düşen sevgililer günü kutlamaları, kampanyaları da cabası. Kalpler, tektaşlar, çoktaşlar istesen de kaçamıyorsun. Hatta bu ara ciddi ciddi sardığım ilk oyun olan Hay Day bile ev yapımı sevgililer günü kurabiyesi yapmamı istedi.

 Biz bu günü kendimizce özel bulmadığımızdan kutlamıyoruz, tamamen ticari amaçlı bunlar şekerimmm. Şimdi aranızda ‘tabi kocan hatırlayıp bi tam tur bileklik almıyor, onu da geçtim bir orkide bir papatya bile göndermiyor, şiir neyim de yazmıyor ondan böyle yok efendim ticari, yok saçma gibi’ karalamalar yapıyorsun diyenleriniz olabilir. Hımmm hakkınız da olabilir ama yok ya kocam bana hediye alacaksa yarın alsın ya da bir ay sonra alsın sorun olmaz yani.

 Ama ben bugün asıl mazide bir gün hatta evliliğimizin ilk yıllarında kocamın bana aldığı hediyeyi yıllar sonra tarihe not olsun diye yazıyorum… Ben ne zaman anlatacak olsam kocam ‘duymayan kaldı mı?’ diye soruyordu duymayan kalmasın dedim 😉

 Şimdi… evliliğimizin ilk ya da ikinci sevgililer gününü yaşıyoruz, ikimizde ticari amaçlı bir gün olduğunu birbirimizin kafasına iyice sokmuşuz ‘yani kimse birbirinden hediye falan beklemiyor’. Kocacım iş çıkışı beni eve bıraktı ekmek almaya gitti. Ben de çekmişim eşofmanları telaşla akşam yemeğimizi hazırlıyorum. Gitti gelmez, gitti gelmez… Ben sinirlenmişim de birazcık, derken kapı çaldı, açtım kapıyı, tam çemkiricem ‘nerde kaldın?’ diye o da ne?!! Elinde kocaman bir paket!!! Benim gözlerim bi parladı tabi. O an ticariymiş, saçmaymış hiç umurumda değildi valla huyumuz kurusun kadın milletinin hediyenin cazibesine kapılması bu kadar saniyelik bir olay işte.

 Ayyyy benim yelkenler suya indiği gibi ağzım kulaklarıma vardı, hatta eteklerim zil çaldı… Kırmızılı janjanlı ambalajlı hediyemi aldım elime, paket büyük olduğu gibi ağır da. ‘Allah Allah ne olabilir ki bu’ diye hızlıca düşünürken o an kafamda bir ampul yandı (yanmaz olasıca) ‘nolur olmasın nolur olmasın’ diye dua ede ede açtım ki bir de ne göreyim ‘Düdüklü Tencere’!!! Ben alı al moru mor oldum. Karşımda mutluluktan deliye dönmemi en sevgi pıtırcığı halimle kendisine sarılmamı bekleyen bir adam elimde de düdüklü tencere var. Gülsem mi ağlasam mı bilemediğim zamanlardan birini yaşadım o an. Bir seçenek daha var ama sevgililer gününde cinnet geçirdi manşetlerinde yer almamak adına onu hemen es geçtim 😉

 Ne mi yaptım gülme krizine yakalandım, delirmiş gibi güldüm durdum. Bu defa kocam bozuldu, (napim benim de sinirlerim bozuldu) O ana kadar benim gözümden kaçmış olan (tabi koca paketi görünce) çiçek demetini uzatarak, ‘beğeneceğini düşünmüştüm geçenlerde alsak mı demiştin’ dedi. Ben de kendisine teşekkür edip sevgililer gününü kutladım. Sarıldık falan… Allah için çiçekler çok güzeldi. Amaaa bu iş orada bitmedi tabi. Her sevgililer gününde ya da sevgililer günü muhabbetinde bu olay anlatıla anlatıla efsane oldu.

 Benim doğum günüm Ocak’ta ardından Şubat ayında sevgililer günü olunca tuzluya patlayacak adam napsın doğum günümde hediye aldığında başlıyor ‘bu hediyeyi sana bugün kutladığımız doğum günün, sonrasında kutlamayacağım sevgililer günü, anneler günü ve diğer unutacağım günler için veriyorum’ diye. Zaten anlattığım gibi bu işi beceremiyor da, e ben de zaten saçma buluyorum dolayısıyla sorun yok, biz böyle mutluyuz. Yok be kendimi kandırmıyorum valla bak!

Bu günü özel bulan sevgilisi olan olmayan herkesin Sevgililer Gününü kutlarım…

 Bi not: O düdüklü tencereyi 10 sene önce almayı düşünmüş olsam da kocam da hangi akla hizmet edip bana sevgililer günü hediyesi olarak almışsa da ben kullanmaya henüz geçen yılın ortalarında başladım. Düdüklü tencere benim için bir öcüden farksızdı. Ama şimdi aramız iyi.

Bi not daha: Kocacığım hediye almayı beceremiyor desem de bazen öyle güzel süprizler yapar ve hediyeler alır ki, zevkli adamdır aslında vesselam, eee beni almasından da belli değil mi? 🙂

 Daha küçük bi not, bi rica : Aramızda kalsın lütfennn 😉

 

 

Kendiliğinden…

Bugün sağanak yağışlı bir güne uyandık İzmir’de. Evden çıkış saatimizde iyice bastıran yağmur yarım saat uğraşıp düzleştirdiğim saçlarımı saniyeler içerisinde  bozup kabarttı. Kendimi Külkedisi gibi hissettim o an… Yağmurun yolumuzu nasıl sele çevirdiğinden işe geç kaldığımızdan değil de saçıma verdiğim emeğin bir anda boşa gitmiş olmasından bahsetmemi de kadın aklıma veriyorum sevgili okur 🙂

Neyse efendim asıl bahsetmek istediğim bu sel tufanın sonrasında şehrimi kaplayan kara bulutlar, çiseleyen yağmurun bende yarattığı melankolik durumdu aslında. Bu hava ile çok eskilere gittim ta Meriç’in bebekliğine, geçen yıllarla birlikte büyümesini izledim fotoğraflarda, sonra onüç aydır abla olmasına kadar geldim de birlikte büyümelerini seyrettim… Yine zamanın nasıl çabuk geçtiğine şaşırarak…

Ekin’e hamileyken kafamı kurcalayan soru iki kardeş arasında nasıl denge kuracağımdı. İki çocuklu arkadaşlarıma hep soruyordum nasıl sağladınız bu dengeyi diye. Aldığım cevap genelde birbirine yakın oluyordu ‘zamanla kendiliğinden geliştiği şeklinde’ o zaman çok anlamlandıramıyordum, sanki bir formülü vardı da onu arıyordum.

Şimdi on üç aydır bizim evde de kendiliğinden gelişen yeni bir denge var. Ve bana da sorsalar bu dengeyi nasıl sağladın diye verecek cevabım yok. Evimizdeki her birey farklı bir karakter. İşte o karakterlere göre değişen bir denge bu. Dolayısıyla başkasının formülü bana benim formülüm başkasına yaramaz. İsmi hiç lazım olmayan bir profesörün kardeşlikle, dengeyle ilgili söylediği ne varsa kendi gibi yalan çıktı bu durumda. Onun yazıp söylediği şeyleri yapsam Meriç asla kabullenmezdi. O diyor ki çocuklardan birine sarılırken ‘seni daha çok seviyorum’ de, diğerine sarılırken de ‘seni daha çok seviyorum’ de. Meriç böyle birşey söylesem ‘sen nasıl bir annesin, kardeşimi neden daha az seviyorsun, onun da sevgiye ihtiyacı var, o daha bebek’ der sonra oturur ağlardı.

Bizde de kendiliğinden gelişti işte her şey. Meriç kardeşi olmasını çok istedi, kız kardeşim olsun diye oturdu geceleri dua etti. Biz kızkardeşi olacağını söylediğimizde havalara uçtu. Kardeşi doğduktan sonra onu herşeye dahil ettik, beraber baktık, beraber öptük, beraber sarıldık… Zorluklarını da gördü, güzelliklerini de. İlk zamanlar hayal kırıklığı da yaşadı ‘keşke hemen büyüse’ dedi. Onunla faaliyet yapmamı istediğinde kardeşi uyandı, bahçeye çıkmak istediğinde kardeşinin uykusu geldi. ‘Anne abla olmak zormuş’ da dedi. Ama genel olarak abla olmayı sevdi. Okuldan geldiğinde bana merhaba demeden kardeşinin yanına koştu. Gururlanarak herkese ‘ben Ekin’in ablasıyım’ dedi. Korudu kolladı. Kıskandığı da oldu itiraf da etti. Kardeşini sevip sevip sonra kendisine dönüp ‘zaten kardeşin senin kadar tatlı değil’ diyenlerin ikiyüzlülüğünü hemen yüzüne vuruverdi. ‘Benim kardeşim tatlı, zaten siz de şaka yapıyorsunuz, komik değil, zaten buna gerek de yok’ dedi.

Son on üç ayda herşey mükemmel değildi tabi, uykusuz kaldığım da oldu, yorgunluktan ölmek üzereyken misafir ağırladığımda, isyan ettiğimde oldu, ağladığımda belki ama anne kalbi diye bir şey var olumsuzlukları siliveriyor geriye verdikleri mutluluklar kalıyor. Yoksa insan ikinci bebeğe nasıl cesaret edebilir ki değil mi?

 IMG_11650190769062

 

Mahalle baskısı ve @drerolkose

Ekin benim çok şükür ikinci bebeğim. İlkinde yani Meriç’te; deneme yanılma netten, kitaplardan, anadan, konudan komşudan duyduklarım gördüklerimle  güzel bir çocuk yetiştirmişim çok şükür sonuç ortada (anne burada yavrusunu şahin görüyor olabilir). Şimdi diyorum biraz rahat bırakılmayı haketmemiş miyim ben? Yoook nerde. Geçen güneşli bir kış günü Ekin’i kendimce gayet güzel giydirip üstüne tulumunu çektim belki abarttım bile çünkü kız rahat hareket edemiyor tulumun içinde kapıyı çektim dış kapıdan adımımı atacağım ki komşu teyze yakaladı beni: ‘Aaaaa kızım o çocuk öyle dışarı çıkarılır mı? soğuk hava, daha çok küçük o, al al al bunu sar çocuğa üşütürsün Allah korusun’ diyerek resmen beni azarladı ve verdi torununun battaniyesini, sardı da bir güzel yolladı beni dışarı. Birşeycik diyemedim kuzu kuzu iyice lahanaya dönmüş bebemle çıktım dışarı.

Yine günlerden mahalle baskısı günü uykusuz bir geceden çıkmışım Ekin’in mızmızlığı üstünde hiç ağlamadığı kadar ağlıyor ona üzülüyorum, emzirmekten helak düşmüşüm komşular toplanmış çaylarımızı içiyoruz birisi yine ‘senin sütün yetmiyor mamaya başla’ demesin mi? dedi. Tepem attı valla, kırmak hiç istemediğim biri üstelik, sadece ‘doktor sütümün yettiğini söylüyor, kilosu ayına göre iyiymiş’ dedim. ‘sen yine de ver mama bakma doktorlara’ dedi.  Aman ne uzatıcam klasik mahalle teyzesi klasik mahalle baskısı işte dedim geçtim.

İzmir’de bugünlerde bahar değil resmen yaz havası haliyle evden aşırı aşırı sıkılmış olan ben çocuklarla parka çıkmaya can atıyorum. Bu parkta geçirdiğimiz zaman dilimi önce çocuklara sonra bana çok iyi geliyor. Ama bu parklar havaların da güzelleşmesiyle o mahalle baskısını en şiddetli şekliyle yapacak potansiyel mevcut olan  mahalle teyzeleriyle dolu. Parka adım atmadan önce tüm bildiğim duaları okuyorum.  Ama ne fayda kendi çocuğu kumla banyo yapıyor görmüyor da benim bebeye gelince ‘biraz rüzgar mı var dokunur mu bebeğe’ ya da ‘hava bugün çok sıcak terlemesin üstündekilerle’ ya da ‘sizinki de maşallah hiç durmuyor ne çok tırmandı, koşturdu terlemiştir, havlu var mı yanında sırtına koysan’ (Meriç için diyor- 5,5 yaşında) Hepi topu belki bir saat kalıyorum ama yeminlen burnumdan geliyor. Bir rahatla teyze bırak  o havluyu elinden usulca, tadını çıkar şu caanım İzmir güneşinin ve lütfen çevrendeki taze annenin de üzerinden elini çek.  

Ben sesimi çıkartmıyorum ama bir sor neden? Hemen söyleyeyim, çünkü ben köyde doğdum büyüdüm bu mahalle baskısı ne ki ben baskının alasını yaşamışım üniversiteye gidip de oradan ayrılana kadar. Okuyan kız iki tane olunca köyde haliyle bütün gözler bizim üzerimizde olurdu, oturmamız, kalkmamız, giyinmemiz, saçımız başımız hep olay.  Şimdi Erol Köse nasıl bir ünlünün üzerine gidip onu ünlü olduğuna değil doğduğuna pişman ediyor hah işte tam da öyle bir baskı vardı üzerimizde diyeyim siz anlayın. Ne yapsaydım sayın köy halkım okula şalvarla mı gitseydim? He şimdi konuşması kolay o zamanlar her duyduğuma salya sümük ağlar ‘ biz sadece arkadaşız, insan arkadaşıyla bir Tire sandviçi de mi yiyemiyecek’ diye de zırlardım. 

Ne günlerdi be! Zaten beni bir anneler bir de Erol Köse’nin gazabına uğramış ünlüler anlar 🙂

İçses ‘Ben kendimi nasıl bir yere koydum ya amman yazdım gitti’ 

merianne

Karaburun ve Nergisler – sene 2009 falan 🙂

4. Ay Uzatmaları oynuyorum

Zamanın hızına yetişmek mümkün değil. Öyle hızla hızla geçiyor ki dört ay çoktan bitti bile ve ben kendimi bu hız karşısında bir seyirci gibi hissediyorum… Ekin kızım kaptığı şifayı maalesef hala tam anlamıyla atlatabilmiş değil. İlk antibiyotiğini aldı ki ben bunun bu kadar erken aylarda olmasını hiç istememiştim. Çok şükür ki yavaş yavaş atlatıyor.  

Bu ay onunla iletişimimizin daha kuvvetli olduğunu hissediyoruz. Mesela kalabalık bir ortamda benim sesimi ayırt edip ta uzaktan bana dönüp gülümsüyor. İşte o zaman gidip o kucağında olduğu insanın elinden kapıp öpücüklere boğasım geliyor. Meriç’e ve babasına da aynı şekilde ama bana ah bana bir başka!

Birlikte ablasının kitaplarına bakıyoruz bayılıyor öyle renkli menkli şeylere uzun uzun kocaman kocaman açarak gözlerini bakıyor adeta birazdan okumaya başlayacakmış gibi. Bana ilgisi başka diyorum ama ilk kahkahasını ablasına attı. Henüz bana öylesi güzel bir kahkaha atmadı ki yapmadığım şebeklik kalmadı. 

Bu ay diğer aylara göre az kilo almış ben hastalığına bağlıyorum, Doktorumuz ayına göre normal bu aylarda çok almaz diyor ama aşı için gittiğim Aile hekimi hemşiresi kilosunu az buluyor. Gece sık sık kalkıp emzirmemi istiyor. Ekin gece bir kez uyanıyor bende öyle 🙂 

Devletin verdiği 4 aylık doğum iznimi bitirdim 6 ay olsun bende faydalanayım çok istedim ama olmadı. Nasip. Çok şükür ki gerçekten anlayışlı bir patronum var bir anne için büyük şans çünkü istediğim dört aylık ücretsiz izni geri çevirmedi olumlu yaklaştı sağolsun. Anlayacağınız uzatmalardayım ve sayılı gün çabuk geçiyor…

Evde zaman kızlarımla güzel geçiyor her gün kapımı tıklayan iki-üç komşum var, nerdeyse her gün pişen bir kekim var, dahası benim de istediğimde kapısına dayandığım arkadaşlarım var düşündüm de evde olmak aslında o kadar da sıkıcı değil 🙂

Resim 1170

(bizim yatağımızda bizim dışımızdakiler)

Yaş 35…

Yaş 35…

Geçen yıl ki doğum günü yazımı okudum da amma abartmışım, prenses gibi hissetmişim falan. Aslında geçen yıl değil sadece nedense ben her doğum günümde öyle sırıtık bir ifadeyle dolaşırım sanki herkes benim doğum günüm olduğunu bilirmiş gibi kutlayanlara eyvallah, kutlamayanlarında da kesin bir sürpriz hazırlığı olduğu için renk vermediklerini düşünürdüm. Mesela sabah kalkarım eşimden ses yok oysa, kalkar kalkmaz elinde balonlar hediyelerle günaydın demesi  gerekirdi (hiç böyle bir şey yaşanmadı) o ise her sabah yaptığı gibi kalkmış duşunu alıyor, Hımmm derim o zaman ”kesin akşama büyük bir kutlama var” düşünün artık eğer unutursa başına gelecekleri. Neyse şimdiye kadar hiç unutmadı belki de korkusundan. 

En yakın arkadaşlarım da öyle mesela iş yerine gidiyorum Nuray hiiiiç oralı değil ‘kesin unutmuş numarası yapıyor’ diye düşünüyorum (ve şimdiye kadar hiç yanılmadım) Hadi en yakınlarım böyle ya diğerleri bakıyorum bana gülümsüyor hıh diyorum doğum günümü kutlayacak kutlamadan geçiyorsa bildiğin bozuluyorum bozuluyor-dum. Valla bu yıl nedense unutsunlar hatta bende unutayım istedim. Ama baktım Nuray aramadı, Kocam sabah kutlamadı bende akşama gelişecek kutlama için sabahtan başladım hazırlanmaya. Evi temizledim, ikramlık hazırladım. Kim kime sürpriz hazırlıyor belli değil. Ve yanılmamışım akşama arkadaşlarımız ellerinde pasta kapıya dayandılar. Mutlu oldum tabi hatırlanmak, birarada olmak yeni yaşıma böyle eğlenceli girmek mutlu etmez mi? Şeyyy aslında bende bir pasta yapmıştım 🙂 

Yaş 35 olunca işte Cahit Sıtkı Tarancı’nın o malum şiiri çınlıyor kulaklarımda:

Yaş otuz beş! yolun yarısı eder.
Dante gibi ortasındayız ömrün.
Delikanlı çağımızdaki cevher,
Yalvarmak, yakarmak nafile bugün,
Gözünün yaşına bakmadan gider.
Şakaklarıma kar mı yağdı ne var?
Benim mi Allahım bu çizgili yüz?
Ya gözler altındaki mor halkalar?
Neden böyle düşman görünürsünüz,
Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?
Zamanla nasıl değişiyor insan!

Şiirin devamını okudukça moralim iyice bozuluyor. Musalla taşı falan olan kısmı işte. 

Meriç’in geçen sütçü ile muhabbeti vardı Sütçü: Sen sütü seviyor musun?

Meriç: Hayır

Sütçü: Ama süt çok faydalıdır, içmezsen büyüyemezsin,

Meriç: Ben zaten büyümek istemiyorum ki,

Sütçü: Olur mu hiç öyle?

Meriç: Ben büyürsem annem ve babam yaşlanır, onların yaşlanmasını istemediğim için büyümek istemiyorum. 

Aldın mı sütçü cevabını hadi al paranı uzaklaş öyle sırıta sırıta git bakalım…

Dün de yani doğum günümde bana dedi ki; ‘anne sen büyüdün mü?’ biraz tuhaf geldi kulağıma ‘büyümek’ ama ‘evet’ dedim. Sonra da dedi ki ‘Ohhh Canım annemmm iyi ki büyüdün, iyi ki yaşlanmadın’ 

Güler misin ağlar mısın zaten bir hüzün çökmüş şiirle birlikte, bir de Kumrim ağlattı beni. Aslında ciddi ciddi bu konuda bir takıntısı olduğunu da düşünüyorum. 

Bu sene içerisinde yaşımı soranlara hep 34 dedim, hatta doğum günümden bir gün öncesine kadar. Kocamın yanında soruluyorsa hemen atladı ’35 oldu 35 diye’ bende ısrarla 34,5 dedim de 35 demedim diyemedim. Sevin bakalım 35 oldum… 

Dün de facebook’ta durum yazısı olarak ‘Yolun yarısı…’ yazmıştım yazarken de böyle bir cevabın geleceğini bekliyordum aslında, sonuçta benimde aklımdan geçmişti böyle bir düşünce ‘en iyi ihtimalle‘… En gerçekçi arkadaşım yazmış Nigar… izin vermez öyle pek hayalbazlığa keskin kelimeleri vardır, hazırlıksız yakalanırsan vay haline… İyi ki var dediklerimdendir Nigar… 

Yaş 35 ben kendim için Çocuklarımla canım ailemle geçireceğim nice sağlıklı huzurlu yaşlar diliyorum 🙂

Bir de kahve yapıyorum kendime Hisarönü usulü fincanda ocakta… Afiyetle…

Resim 656

22. Hafta – Geçiyor zaman hızla hızla

22. haftayı geride bıraktığım bugünlerde, ne çabuk geçiyor bu haftalar demekten kendimi alamadığımı farkediyorum yine. Ne zaman bebeğimi hissetmek istesem sağolsun bebiş kırmayıp basıyor tekmeyi 🙂 sanırım sürekli hareket halinde o ama ben başka şeylerle ilgilenirken çok da farkına varamıyorum. Ailecek tekmelerin tadını çıkarıyoruz. Evdeki tüm eller göbişimde. Bu haftalarda seslere de tepki veriyormuş, müzik dinlemekten, onunla konuşulmasından memnun olup hoş tepkiler veriyormuş ki gerçekten öyle elimi göbeğimin üstüne koyduğumda bile aramızdaki bağı öyle güzel hissediyorum – hissediyoruz ki dünyalara bedel. Başlıca sorunuma gelince uyuma pozisyonum gördüğünüz gibi hipertiroidimle yaşamaya alışmış gibiyim.

Bu arada iş yerimizde yeni hamile bir arkadaşımda da hipertiroidi çıktı çok üzüldüm onun için bolca deneyimlerimi paylaşıyorum kendisiyle. Aslında benim gibi bir örneği olması onun için iyi oldu. En azından benim hastalığı öğrendiğim ilk günlerdeki şaşkınlığımı, çaresizliğimi hatırlayınca öyle olduğunu düşünüyorum. Bu arada iş yerindeki gebişlerin sayısı da gitgide artıyor, bereketli bir döneme girdik bakalım hayırlısı.

Şu ultrason denilen şeye geçen haftalarda normal kontroldü anamoli taramasıydı derken sık girince alışmış olmalıyım ki anne kişisinin her hafta göresi geliyor bebişini yahu 🙂

Göz kapakları olsa da bunları çok daha ileri haftalarda kullanmaya başlıcak olan bebişimin kaş tüyleri de çıkmış 500 gr civarlarındaymış. Bunları da Kaan Kocatepe sitesinde anlatıyor.

Gebiş notlarım:

* Gebiş olmanın güzel tarafı insanların gebişlere duyduğu saygı, onları kollayıp ayrıcalık tanımak gibi hoş şeyler. Mesela hiç dolmuşta otobüste ayakta bırakılmadım. Hele ki bir gün gençler oralı olmayınca yaşlı bir amca yer vermeye kalktı ki resmen gözlerim doldu.

* Hangi ortamda olursam olayım tanımadığım biri bile olsa hele ki kadın ise yanımdaki konuşacak konu sıkıntısı çekilmemesi, ortada kocaman göbiş işte konuş konuşabildiğin kadar.

* Gebeyken çeşitli doğum hikayelerini dinleme şansına sahip olursun biz kadınlar bayılırız doğum hikayelerimizi anlatmaya, hatta abartarak anlatmaya.

* ‘Bunlar iyi günlerin’ lafını duymayan gebiş de yoktur diye düşünüyorum. Hatta doğrudur da ama ne gerek var di mi hamile kişisinin moralini bozmaya.

* Bir diğer moral bozucu durum iki numaranın da kız olduğunu öğrenen kişilerin verdiği tepki ‘hımm olsun’, ‘hadi ya erkek olsa iyiydi’ vs. 

* Hele hele sitemizin parkında çocuklarımız dolayısıyla tanıştığım bir hatun kaç aylık olduğunu öğrendiği halde 8 aylık falangösteriyorsun, ben doğum izninde olduğunu düşündüm gibi şeyler saçmalaması moralimi bozmasa da oldukça şaşırttı. Zira ben geçen hamileliğimle karşılaştırdığımda şu anki kilolarımdan memnunum.

 

Kadın aklımla…

Kendimi tutayım diyorum olmuyor arkadaş.

Uzun zaman benim ve benim gibi binlerce annenin uykularını kaçıran 4+4+4 eğitim sistemi değişikliği ile şaşkına döndük. Minicik yavrularımızı o sıralarda düşünemedik. Çünkü onların yeri orası değildi oyun çocuğuydu onlar. Bu kadar erken yaşta başlayacakları okul hayatından çabucak sıkılacaklardı. Büyük tuvaletini yaptığında hala bize seslenen kızım gibi 30-35 (en iyi ihtimalle) öğrenciyle bir öğretmen nasıl ilgilenebilirdi, yetebilirdi. İşin kötüsü hiç bir öğretmen arkadaşım da daha iyi olacak bu yeni eğitim sistemi demedi. Görüştüğüm bir il milli eğitim müdürü de aynı şekilde ‘göndermeyin’ dedi. Eee eğitimciler göndermeyin derken ille de bu kanunun çıkarılmasının oldu bittiye getirilmesinin gereği neydi???

Şimdi de sezeryan ve kürtaj kanununu çıkaracaklarmış. Neymiş sezeryanla ikiden fazla doğum yapılamazmış, neden ülke nüfusunun büyümesine engel olunuyormuş. Kürtaj 4 haftalık hamilelikten sonra yasaklanacakmış falan filan.

Ben Allah’a inancı olan biriyim. Kürtaja hiç bir zaman sıcak bakmadım. Arkadaşım kürtaj olacağını söylediğinde içim cız etti ‘yapma’ dedim. Ama onun kendince sebepleri vardı, onun bedeniydi, kararıydı saygı duydum. Bu ülkede neler yaşanmıyor. Gazetelerde televizyonlarda kadınlar cinsel şiddete maruz kalıyor. Şimdi ailesinden birinin çocuğunu doğursun mu? Kendisine sorulmadan uğradığı şiddetin sonucunda hamile kaldığı çocuğu doğursun mu? maddi zorluklar içerisinde yiyecek yemeye muhtaç yaşamaya çabalarken hamile kalan kadın mutsuz edeceğini bile bile o çocuğu doğursun mu? Elbette doğum kontrol yöntemi değil, hiç kimse de istemez kürtaj olmayı ama bazen mecbur kalınan durumlar olabiliyor. Kadının bu hakkını da elinden bu şekilde alınmasına razı değilim. Bir de anlamadığım dört haftadan sonra yasak denmesi. Kusura bakmasınlar ama hiç mi bir bilene sormak akıllarına gelmedi. Kadın hamile olduğundan reglin gecikmesiyle şüphelenir. Yani regl gecikmeden nasıl anlayacak hamile olduğunu da kürtaja koşacak. Tamam kan tahliliyle meydana çıkabilir de şahsen benim aklıma hiç gelmez bir kan tahlili yaptırayım öğreneyim demek.  Doktorlarda benim gibi düşünüyorlar çok şükür. Eee peki böyle bir konuda kadınları ve doktorları ilgilendiren bir konuda neden hiç onlara danışılmadan karar veriliyor.  Kanun çıkarılıyor.

Kürtaj kadının vicdanına bırakılmalıdır. Kanunla yasaklamayla engellenmesi daha kötü sonuçlar doğurur benden söylemesi. Gerçi ben de kadınım sözüm geçmez ya neyse.

İlk doğumumda kan verirken bile acıya dayanamayan ben normal doğum yapacağım diye tutturdum. Çok kararlıydım. Çocuğum için, kendim için sağlıklısı neyse onu yapmak istiyordum. Evet normal doğum ile doğurdum. Ama çok çok büyük komplikasyonlar atlattım. Şöyle söyliyeyim ölümden döndüm. Evet geçti, hatta şimdi ikinci kızımı bekliyorum belki ikinci normal doğumda aynı şeyleri yaşamam ama psikolojim normal doğuma hala hazır değil. Sezeryan gibi bir seçeneğim olduğunu bilmek açıkcası beni rahatlatıyor. Artık kolayına kaçmak deyin ne derseniz deyin ama yaşadığımı da ben biliyorum. Benim bu hakkımı elimden almaya ne hakkınız var. Kaldı ki ben ikiden fazla çocuk düşünmüyorum zaten. Size bir faydam olamayacak yani.

Amannnn kadın aklımla yazdıklarım kimi ilgilendirir ki değil mi?  

Gebelik salaklıklarım

Gebelik salaklıkları diye bir şey mi var mı yahu?

Hepsini hatırlamam mümkün değil ama hatırladıklarımdan bazıları şöyle:

  • İşe gitmek için güzel güzel giyinip süslendiğim bir sabah apartmanımızın girişinde oldukça bakımlı güzel bir hatun olan komşumla muhabbet ederken birden Kumrimin bakışlarını takip ederek ayaklarımdaki çorapları farkettim. İnce çorap yerine pembe ev çoraplarımla çıkmışım sonrası rezillik tabi, eve koşup değiştirdim hemen. Neyse ki işe gelmeden gördüm diye de teselli buldum.
  • Yine bir sabah çöpü kapıya kadar getirip dışarı çıkaramadan girişte öylece unuttum sonrası malum akşam eve girdiğimizde bizi karşılayan o eşsiz iğrenç koku sebebiyle ev halkının haklı tepkisi.
  • Otobüste kentkart yerine işyeri personel kartımı gösterip aptal makina niye ötmüyor derken yanlışı farkedince bir dumur oldum tabi. Aynı yanlışlığı işyeri girişinde de tam tersi şekilde yaptığım görülmüştür.
  • Dolmuşun önündeki metro yazısını görür görmez eteğimde Kumri ile tıka basa dolu olan dolmuşa güç bela binip halimize acıyıp yer veren hanım kıza dua ederek koltuğa yerleştikten sonra ‘Bornova metro ne kadar?” diye cırlayınca şoförden gelen asabi tonla söylenmiş ‘Bornova metroya gitmez’ lafıyla bir irkildim önce sonra bir dolmuş insanın delici bakışları üzerimde terkettim olay mahallini. Evka-3 Metrosuymuş orda yazan ne bileyim ben.
  • Sürekli konuşup görüştüğüm iş arkadaşım faks çekti ismini deftere kaydetmem lazım ama gel gör ki ismi aklıma gelmedi bir türlü bende servisinin ismini yazdım adın neyi diye sormak hoş olmayacaktı netekim.
  • Bulaşık makinasını deterjan koymadan çalıştırdım bunu makina çalışmasını bitirip, kirden arınmamış tabakları görünce anladım.
  • Bir gün de Meriç’in okul çantasını evde unuttuğumu okulun önünde arabada yana döne çanta ararken farkettim. Yuh olsun bana.
  • Bazen mutfağa bi hışımla girip ne için geldiğimi unutuyorum kös kös geri dönüyorum. Yok ya bu başıma hep gelirdi 🙂

Alzheimer değilse gebelik salaklığı olmalı diye düşündüm ve teşhisi koydum kendime 🙂