İki Rakamlı İlk Doğum günü

İyi ki doğdun canım kızım, Kumrim, Meriç’im…

10 yaşına giriyorsun iki rakamlı sayıların ilki…
Hem hüzünlü hem mutluyum. Hüzünlüyüm çünkü büyüyorsun gözümüzün önünde… Mutluyum şükür ki büyüyorsun gözümüzün önünde…

İki dileğim var; ilki, geride bıraktığımız dokuz yıl için hafızanda mutlu anılar biriktirmiş olman, ikincisi de önümüzdeki uzun yıllarda da (inşallah) mutlu anılar biriktirmeye devam etmen. Yani seninle ilgili hayalim değişmedi kızım sen hep‘mutlu’ ol yeter.

Büyüdükçe daha farkındasın hayatın. Dünyanın kötülüklerini senden eskisi gibi saklayamıyorum mesela. ‘Anneee biliyor musun İstanbul’da bomba patlamış’ deyiveriyorsun içim cız ediyor. Benim ütopyamda siz büyüyene kadar dünyanın daha yaşanılır bir yer olması vardı oysaki. Öğrenmene gerek bile kalmayacaktı zaten.

Çocuk olmayı seviyorsun, büyümek istemediğini söylüyorsun, ödevlerden sınavlardan, kurslardan bulduğun her boşlukta oyuna koşuyorsun. Sanki geri kalan her şey boş varsa yoksa oyun. Bazen seni bunaltsam da testlerle, sınavlarla ben de oyunlara koşmanı buna zaman yaratmanı seviyorum. Çocukluğunu seviyorum, hayata bakışını seviyorum. ‘Ödev mi önemli benim mutluluğum mu?’ diye soruyorsun bazen bana. Elbette senin mutluluğun çocuk elbette senin mutluluğun.

Sen sağlıkla büyü, mutlulukla büyü… Nicelerini birlikte kutlayalım… Nice mutlu anılar olsun hafızanda.

Seni çok seviyorum canımın içi… İyi ki doğdun, iyi ki doğdun bizim oldun… Doğum günün kutlu olsun…kumrisekiz4k

Güvenmek – Güvenmemek

Güvensiz bir dünyada özgüvenli çocuklar yetiştirme derdindeyiz.

Sabah okula gidecek çocuğumu ben uyandırmaya kıyamazken okulda öğretmenin ya da başkasının sözlü ya da fiziksel şiddetine uğrayabileceği düşüncesi beynimi yiyor. Zaten Eğitim Sistemine güvenmiyorum.

Çocuğuma sağlıklı şeyler yedireyim içireyim diye çabalarken parkta uzatılan çikolata veya şeker canımı sıkıyor. Yok, sana değil teyze o paketin üzerinde yazanlara ve yazmayanlara güvenmiyorum. (sana da neden güveneyim gerçi)

Özgüvenli çocuğum yürüme mesafesindeki okuluna kendisi gitmek istediğinde beynimde şimşekler çakıyor. Tabi ki sana güveniyorum yavrum ama yolda karşına çıkabilecek insanlara güvenmiyorum.

Ohh hayat güzel hava güzel çimlere yalınayak bassın çocuklar derken ya kendini bilmezin biri kırdığı şişeyi yerlere saçtıysa diye vazgeçip salamıyorum. Deniz mevsimi gelmiş hadi cumburlop suya diye sevinirken bebeler yine insanların, fabrikaların denizi nasıl kirlettiğini görünce hevesim kursağımda kalakalıyorum. Doğaya güvenimi yitirmek istemiyorum😦

E ne kaldı kim kaldı güvenilecek. He doğru özgüvenli yetiştirdim ben onu kendine güvensin.

Not: Aslında çok önceden yazmıştım bu yazıyı o zaman okuduğum haberlerin de etkisiyle. Daha acımasızdı, hafifletilmiştir…
12783900_442160572641548_2034800918_n

İlk İmza

İlk İmza

14 Şubat’ta Meriç ilk Merkezi sınavına girdi (BİLSEM). Sınavın sonucuna odaklanıp da kaç puan alacak diye bir heyecan yapmadık ama bir ‘ilk’ olduğu için heyecanlandık. Meriç’te hiç heyecanlı değildi sadece meraklıydı biraz.

Sınavı bırakıp ağlayarak annesine koşan çocuklar vardı. Ne yazık, çocukların hayatın koşturmacasına bu kadar erken katılmaları. Buna hep üzülmüşümdür ama cevap aynı ‘ne yapalım sistem böyle’.

Meriç sınavı ağlayıp bana koşmadı ama erkenden çıktı. Sanırım yarım saat falan sürdü. Olsun. Sisteme olan bağlılığımızı yerine getirmiştik sonuçta.

Sorular çok kolaymış, bu kadar olacağını tahmin etmiyormuş, normalde çok zor sınavmış anlattı durdu. Peki sorulardan cevaplardan, kodlamadan ziyade sınavda en çok etkilendiği kısım neymiş biliyor musunuz? İlk kez resmi bir yere imza atmış olması. Çok heyecanlanmış bunu yaparken. Ama çok güzel atmış. Gözleri parlıyordu anlatırken.

Aynı anda benim de gözlerim doluyordu… İlk imza…

Not: Daha önce telefonumdan göndermeye çalıştığım ama yazım hatalarını sonradan Özgün’ün uyarısıyla farkederek yazdığım yazımı uzun aradan sonra düzenleyebiliyorum😦 Sınav sonucu geldi  (kazanamadı) sonra başka sınavlara girdi falan…12729657_1672295223040403_1837172945_n(1)

Kültür Turu

Geçen hafta sonu uzun bir aradan sonra sinemaya gittik yine bir çocuk filmine tabi ki. Ekin doğduktan sonra ben Meriç’in sinema keyfine pek eşlik edemedim. Babasıyla ve arkadaşlarıyla gitti benimle de bi iki kez gitmiştir belki. Kendi yaşıma uygun sinemaya ise ne zaman gittim hiç hatırlamıyorum. Bu kez Meriç’te ben de beraber gitmeyi çok istedik. Sonra acaba Ekin’i de mi alsak, yok yok almayalım, sinema da sıkılır kesin, ağlar pişman eder bizi derken neticede Ekin’i de aldık yanımıza. Destek kuvvet babayı kapıda hazır ettik tabi 😊

Filmin ismi ‘İyi Bir Dinazor’. Film nasıldı derseniz bir çocuk filmi için fazla bi duygusal geldi bana. Filmin en duygulandığım sahnesinde Meriç’e döndüm baktım ki o da ağlamak üzere. Belki ona kıyamadığımdan o kadar duygusal olmasına gerek var mıydı bilemedim. Ama genel olarak ben ve kızlar çok beğendik. Ekin mi? O da çok beğendi. Ne ağladı ne zırladı güzel güzel izledi. İlk sinema deneyimi hiçte korktuğumuz gibi olmadı.

Hafta içi iki gün izin aldım kızlarımla tatilde keyifli zaman geçirelim istedim. Ama bir yandan da araştırdım. İzmir’de harika müzeler var. Rota falan çizdim. Ama Meriç’in rotası farklıydı haliyle onun istediği oldu. Ege Üniversitesi kampusünün içinde yer alan Tabiat Müzesine gittik. Meriç daha önce okul gezisinde gitmişti ama müze bu tekrar tekrar gidilebilir. Neyse gitmeden evde bi hazırlık bi telaş ama en telaşlımız Ekin. Neden mi yana döne makas ve kırmızı kurdele arıyor çünkü. Makası eline almış:
-Anne makası buldum,
-Ekin makası ne yapacaksın?
-Anne müzeye gidiyoruz ya. Müzenin kapısına kırmızı kurdele uzatacağız sonra onu makasla keseceğiz.
(Allah Allah bi açılıştan falan bahsediyor galiba.)
-Ekin sen nerde gördün bunu peki?
-Anne Kuzucuk ve arkadaşları müze yaptılar ya orda kırmızı kurdeleyi makasla kestiler ya!
-!!!*?^+%&
Çizgi filmden bahsediyor, müze olayı kafasında böyle kalmış demek.

Meriç’ten de bi kuple gelsin o zaman…

Artık resimsiz kitaplar okuyor kendisi. Geçen akşam bana döndü ve dedi ki:
-Anne sen hep diyordun ya büyüyünce senin de resimsiz kitapların olacak, o zaman hayalinde canlanacak resimler diye,
-Evet kızım.
-Ben hep sanıyordum ki ben büyüdükçe kitaplarımın içindeki resimler kaybolacak…
!!!*+?%&

Kararlıyım Blog Yazmaya :)

Eskiden çocuğumun eline kürdan batsa yazardım şimdi Meriç ilkokul üçüncü sınıfın yarısını bitirmiş, zevkleri, istekleri, üzüldükleri olan bir çocuk oldu doğru dürüst okul maceramız bile yok blogta. Ekin Bebe diye bildiğiniz bıdık tam bir dilli düdük, abladan o kadar çok şey kapıyor ki. Meriç İlkokul birinci sınıftayken (bence en zor dönem) nerdeyse Ekin de okumayı söküyordu. Hiç fena da olmazdı hani şimdiden babasıyla anlaşma yapmaya çalışıyoruz ”Ekin ilkokula başladığında sen çalıştır, hayır hayır sen çalıştır” falan diye… Düşünüyorum da tam bi kabus. Valla daha çok var demeye gelmiyor bu bebe milleti bi bakmışsın gelivermiş o daha çok var dediğin zamanlara…

Bugün evde Meriç’e hamileyken tutmaya başladığım günlüğü bulup okuyunca çok duygulandım. O zamanki hislerimi okumak, Meriç’in o hallerini hatırlamak bana blogumun da amacını hatırlattı. Hafızama inat kanıtlarım olması bunları okuyup o günleri hatırlamak çok güzel.

Meriç’in ilk günlerinde yatak odamda (Meriç orada olduğu için) yemek yediğimi biliyor musunuz? Çünkü mutfakta onu özlüyormuşum. Çok güldüm buna.

aktif olduğum tek adres instagram: sukriye.korkmaz

Karşı Balkon…

İlk ahşap pencere pervazları söküldü, mutfak dolapları yenilendi, sonra balkon demirleri boyandı… Ama sardunyalar, amcanın gözü gibi baktığı sardunyalar, onlar orda kaldı… Kurumaya mahkûm bırakıldılar… Ah içim sızladı baktıkça onlara…

Bi kaç hafta sonra ise hiç olmadığı kadar şenlikliydi balkon. Meriç’in arkadaşıymış taşınanlar, bizim ki mutlu.

Benim aklım ise balkonun eski sahibi olan amcada… Ne acı ismini bile bilmiyorum. Karşı bloktaki amca… Uyumadığında balkonda oturur-du saatlerce, sigarasını içer-di, parkta oynayan çocukları izler-di. Bazen onlara şeker atardı ama o gıcık olduğum şekerci amcalar gibi değildi o… Yalnızdı, yalnızlığını paylaşıyordu… En güzel en saf çocuklar paylaşırdı. Bazen onlara çıkışırdı tam balkonunun altındaki leylak ağacını hırpaladıklarında. Çok sevdiği rahmetli eşiyle dikmişler…

Ne ilginç o balkondaki sardunyalar gibi aklıma yerleşmiş amcanın görüntüsü, orada gözümün alıştığı bir detayın yokluğu sanki beni asıl üzen.

 

Güzel Datça

Aile meclisi benim tatil ve gezme için seçtiğim yerleri çok fazla dolambaçlı, çok fazla sakin çok fazla köy gibi bulduklarını bildirdi. Haksız da sayılmazlar. Anlamadığım köyde doğmuş büyümüş biri neden bu kadar doğaya aşık olsun, bilim adamları bunu açıklayabilir mi acaba? Yolda Meriç’e ‘ayyy şu çiçeklerin güzelliğine bak’ diyorum o da bana ‘evet anne çok güzel’ diyor ama bir yandan da içinden ‘artık denize bi varsaydık’ diyor, anlıyorum onu ben. ‘Aaa Meriç ineğe bak!’, ‘e inek işte anne köy sonuçta’ eh doğru. Yolun engebeli bol dönemeçli kısmına kadar her şey iyi ama ondan sonra km olarak az olsa da o dolambaçlı yollar yolculuğu yorucu hale getiriyor. Ama napalım demek ki doğal ve güzel olan aynı zamanda ulaşılması güç oluyor değil mi? Bence iyi ki de öyle oluyor belki gitmekten vazgeçip döner ve daha az insan keşfeder.

İşte yine böyle bir yola bu kez kız kardeşim ve ailesi ile iki aile birlikte çıktık. Datça – Palamutbükü’ne sürdük arabayı. Önceleri eğlenceli olan yolculuk virajlar arttıkça, yol tek şeride düştükçe yine oflamalar, puflamalar arttı epeyce. Ben de navigasyondaki haritayı gösterip ‘ama bakar mısınız nasıl güzel bir yolda ilerliyoruz, varacağımız yarımadanın güzelliğine bakar mısınız hele’ deyip durdum.

Badem ağacı tarlalarının arasından Palamutbükü’ne varınca hepimiz ‘cennet gibi bir yer’ olduğu fikrinde anlaştık nihayet. Bu da beni çok mutlu etti. Kardeşimle birlikte seçtiğimiz apart otel gerçekten o civardaki en iyi yerlerdendi. Temiz, rahat… Hele pırıl pırıl, tertemiz turkuaz rengi denize kulaç atınca yorgunluk falan kalmadı. Palamutbükü’ne gittik ancak sadece orada kalmak istemedik civardaki diğer bükleri de dolaştık. Nasıl anlatayım hepsi birbirinden güzeldi… Hayıtbükü, Kızılbük, Ovabükü bizim gördüklerimizdi. Sahili en uzun olan Palamutbüküydü.

Hepsinde deniz ve doğa muhteşem güzellikte ve çocukla rahat ettiğimiz yerlerdi. Tatilde ilk sırada aradığımız özellik huzur bulmaktı ve oralarda bu fazlasıyla vardı.

Eski Datça ise yakınımda olsa sık sık alıp başımı gidivermek istediğim bir yer, her şey öyle otantik ki. Tabi oraya akşam saati gitmek lazım bunu gitmeden önce de biliyorduk ama bebeler erken uyuduğundan o saatte her şey çekilmez olabilirdi bizim için. Olsun gündüz de çok güzeldi, gittiğimiz mekanlar, sokaklar boştu rahat rahat yedik, içtik, gezdik.

Datça Merkez’de çok zaman geçirmedik, sahilinde dolaşıp dönmek zorunda kaldık, ilçe merkezinden denize girilebilmesi bile oranın güzel olması için yeterli değil mi? Bence bu harika bir şey. Bayıldım.

Gündüz büklerden bük beğenirken akşamları hayli sakin olan sahil köyünde lezzetli el yapımı – öyle söylediler- dondurmamızı yiyerek sahil boyunca yürüyüş yaptık. Çocukları uyuttuktan sonra da plajdaki şezlonglara kurulduk kahvemizi içip sohbet ettik fonda çok gürültülü olmayan müzik eşliğinde.

Sanırım tek memnun kalmadığım tekne gezisi oldu. Şimdiye kadar gittiğim tekne turları içinde en sıradanıydı. Tek sevdiğim Knidos Antik Kentini bu sayede gezip görmüş olduk. Eh o kadar kusur da oluversin.

Yaz’ı şimdiden özledim

Baktıkça özlemimin katlandığı fotoğraflar belki size de fikir verir.…

datça101k datça11k datça13k datça20k datça32k datça37k datça43k datça51k datça58k datça65k datça66k datça68k datça71k datça72k datça74k datça77k datça83k datça84k datça89k datça90k datça92k datça94k datça96k datça98k datça99k datça100k

Senenin En Güzel Zamanları Bunlar

Senede birkaç günü beraber geçirmek için özlem biriktirdik, hasret biriktirdik… Sonra ‘senenin hangi zamanı buluşalım’ diye konuşmaya başlayınca heyecan sardı içimizi. Ev sahibi olmak ayrı heyecan, planı yapan bendim bu sefer… O birkaç günü unutulmaz kılmak, bir yılın acısını en güzel şekilde çıkartmak istiyoruz hepimiz.

Planı yaparken daha çok önceden bizim keşfettiğimiz en güzel yerleri onlarla beraber gezmek oralara dostluğumuzun izini bırakmak istiyorum… Onlarsız yarım gezmişiz gibi tamamlamak istiyorum hatıraları…

Gündüzleri gezerek çocuklarımızı eşlerimizi de katarak eğlenip gezerken geceleri de onlar uyurken kendimize ayırdık tüm zamanı sabaha az kala uyuduk hiç istemeyerek, hiç doyamayarak birbirimize…

Her şeyden konuştuk, çocuklardan, eşlerden, üniversite yıllarımızdan… Bitmesin istedik ama kum saatinin kumları gibi geçiyordu hain zaman…

Yine nasıl geçti anlamadık, yine tadı damağımızda kaldı… Bir sonraki buluşmayı özlemle bekliyorum şimdiden…
30 Nisan gecesi gelen misafirlerimle 1 Mayıs Cuma günü Nazarköy’e gittik. Daha önce yazmıştım burayı pek bi değişiklik yok en önemli değişiklik kapanan birçok boncuk atölyesi… Önceki yazımı okumak için bir tık buraya

2 Mayıs Cumartesi günü en çok gitmek istediğim Urla Enginar Festivaline maalesef gidemedim. Nedeni aşırı kalabalıktan sıkılan kocalar ve aşırı kalabalıkta baş etmekte zorlanacağımız bebelerimiz. Urla’nın içine girdik festival alanını gördük ve kaçtık… Ama Balıklıova – Mordoğan – Karaburun turu yaptık. Daha önce gitmiştim yazmıştım bir şeyler isterseniz burayı bi tıklayın.

3 Mayıs için de planlarım olmasına rağmen dostlarım o gün öğleden sonra dönecekleri için evde zaman geçirmeyi tercih ettik.

En çok fotoğraf makinemi kullandığım zamanlar bunlar…

Bekle ki geçsin şimdi bir sene…

Üniversite arkadaşlarımla daha önceki geleneksel buluşmalarımızdan diğer yazılar…

1- https://sukriyekorkmaz.wordpress.com/2011/12/21/dostluk-guzel-sey/

2- https://sukriyekorkmaz.wordpress.com/2012/06/19/dostluk-guzel-sey-2/

3- https://sukriyekorkmaz.wordpress.com/2012/06/19/dostluk-guzel-sey-2/

 

 

 

Alaçatı Ot Festivali

Alaçatı Ot Festivali

ot1k

Egeli olmak demek çoğu kimsenin tanımadığı bilmediği otları, sebzeleri bilip bayıla bayıla yemek demektir. Ve bence sebze ve ot, et ile karışmamalıdır. Bir kere, et ettir, ot ottur ve öyle de kalmalıdır. Bazı istisnalar vardır bununla ilgili benim de yakıştırdığım. Mesela arapsaçı kuzu etiyle bir arada olabilir, kereviz ve enginar da etle fena olmuyor. Ama o kadar. Kıymayı dolmanın sarmanın, böreğin içinde hiç sevmem mesela. Kıymaysa köftedir o, et ise de ızgara, kavurma…

Geçtiğimiz hafta sonu Alaçatı’da 6.’sı düzenlenen Ot Festivaline gittik. Ot ve ottan yapılmış yemeklerin cennetine düştüm, otlu el açması börekler, sarmalar, enginarın türlü türlü lezzetleri, kabaklı kekler, havuçlu muffinler ve daha neler neler…

Canımın çektiklerinden aldım yedim ama yiyemediklerimde aklım kaldı. Bende bazılarını fotoğrafladım.

Yalnız bu otlar sadece Ege’de sevilmiyormuş, çünkü Ege dışından çok fazla ziyaretçisi vardı Festivalin. Habercilerin, yemek gurmelerinin, TV programcılarının katılımı yüksekti. Bu bakımdan sosyetik bir festival de diyebiliriz. Bu ilgi konumu itibariyle gösterilmiş olabilir. Malum yazları sosyetenin, şehir dışından gelenlerin gözdesi Alaçatı. Mis gibi denizi, rüzgârı, otantik sokakları ile de bu ilgiyi hak ediyor.

Bu sayede uzun bir aradan sonra Fotoğraf makinemle fotoğraf çekme imkânı buldum daha doğrusu imkânları zorladım demeliyim. Sağolsun eşim üzerimdeki yükün çoğunu almış da olsa iki çocukla fotoğrafçılık çok zor. Hava şartları yüzünden bi mont giydirdik bi çıkardık yelekle bıraktık arada yelekle sıcakladılar onu çıkardık falan derken ellerimizde bi yığın mont, çanta ile dolaştık kalabalık Alaçatı sokaklarında. E acıkanı, susayanı, tuvaleti geleni derken düşünün artık halimi. Aşağıda çekebildiğim fotoğrafları sunuyorum izlerken bu zor şartları göz önünde bulundurun diye anlattım😉

ot33k  ot2k ot3k ot4k ot5k ot6k ot7k ot8k  ot10k ot11k ot12k ot13k ot14k  ot19k ot20k ot22k ot23k ot24k   ot29k ot30k ot31k ot32k

Ekmek Sevgiydi

Ekmek neydi? Ekmek iyilikti, dostluktu, ekmek emekti…

Son zamanlarda uykularımda bile doğal yaşam, organik havuç, köy ekmeği, köy tavuğu diye sayıklar oldum ben de çoğu yurdum annesi ve bireyi gibi. Sonum Canan Karatay’a benzeyecek ondan korkuyorum.

Allah’tan köyden geldim de çok da hayal değil benim için doğalına ulaşmak. Aldığımızın gerçekten köy yumurtası olup olmadığı endişesinden yakın zamanda kurtulduk. Artık köyde kocaman bir kümesimiz var hem de gerçekten özgürce dolaşan, annemin bahçeye ektiği şeyleri yiyip yiyip yumurtlayan tavuklarımız var. Hafta sonları gittiğimizde doldurup geliyoruz. Oh içim rahat! Çiğ süt olayında hala gelgitlerim var sadece yoğurt yapmakta kullanıyorum ve evet artık onları da kendi ineklerimizin sütünden yapıyorum.

Bir de ekmek olayı var ki en çok kafamı kurcalayanlardandı o da. Beyaz normal ekmeğe özellikle çocuklu hayata geçtikten sonra elim gitmiyordu zaten, tam tahıllı, çavdarlı, rüşeymli vs. inanılmaz çeşit var, onlar da ne kadar doğal, ne kadar gerçek bilmeden ve mecburen alıyorduk. Köyde artık annem de eskisi kadar ekmek yapmıyor, yaptığında ise o evi saran mis koku beni benden alıp çocukluğuma götürüyor. O zamanlar ekmeği yaptığı un bile kendi buğdayımızdandı. Çocukluğumda – nerdeyse iple çektiğimiz- ender zamanlarda ‘Pazar ekmeği’ (biz öyle derdik) alınırdı eve. Hep bir kıymet bilmezlik işte.🙂

Şimdilerde çeşitli tarifler bakıyorum evde ekmek yapımıyla ilgili. Kuru mayalı bir tarif vermişti arkadaşım, o tarifi değişik unlarla deneyip lezzetli, mis kokulu ekmekler yaptım. Sonra ise daha da doğalının arayışı içine girdim, annemin yaptığı bizim oraların ekmekleri nohut mayasıyla oluyor, tadı çok güzel ama ekşi maya daha cazip geldi, çok duyuyorum bloglarda falan o yüzden ekşi mayalı tariflere bakarken buldum kendimi. Ekşi mayayı yapmak o kadar zor olmamalı derken arkadaşım Nuray bana ‘ben sana köyden getiririm ekşi maya’ dedi. İşte o zaman heyecanlı bir bekleyişe girdim. Ve sonra beklenen an geldiiii. Yaptım çok güzel, yemeye, bakmaya kıyamadığım ekmeklerim oldu.

Ekşi mayalı ekmek şimdiye kadar yaptığım ekmeklerin yanında öncelikle daha gerçek. Kabuğu, rengi, kokusu nasıl desem, anlatılmaz yaşanır ki bu. Kokusu hala burnumda🙂

Dün gece yine ekşi mayalı ekmek yapıyorum, bunun için ön hazırlık olan mayayı, unu, suyu az bir miktar karıştırıp ürgürmesini hazırladım. Sabah da işte hamurun içine karıştıracağım yoğuracağım falan ben de nasıl bir heyecan cereyan ettiyse sabaha karşı 4.30’da uyandım. Geçtim hamurun başına… Abarttığımı düşünebil  irsiniz ama durum bu.

İnanılmaz haz veriyor bana böyle şeyler. Aileme iyilik yaptığımı düşünüyorum, vicdanım biraz daha rahat, ayrıca sanki büyük bir iş başarmışçasına gururlanıyorum kendimle. İyi hissettiriyor uykusuzluk falan sorun olmuyor o zaman da. Eve yayılan o koku sevginin, iyiliğin, emeğin kokusu bence… Hep sürsün istiyorum…

10259803_789392304477923_2086103658279696695_n11054409_817351325015354_2401550921859449815_n11046948_817351341682019_1662747564533603473_n