Uyuyan güzelle sabahlamak…

Geçen akşam Meriç’i okuldan almak için gittiğimizde uyuyordu bu sahne kadar içimi burkan bir şey yok, çok üzülüyorum. Ama yapacak birşey de malesef şu an için yok. Bazen Bülent erken alıp işyerine getiriyor, bazen de sağolsun Senem’cim (Meriç’in okul arkadaşı Zehra’nın annesi) ”bize gönder” diyor da en azından okulda beklemiyor bizi diye seviniyorum bende. Geçen akşam da boşuna uyanmasını bekledik. Oyun dedim, oyun hamuru dedim yok bir türlü uyanması için ikna edemedim. Kumricik yemek bile yemeden uyudu sabaha kadar. Ben de ne yediğimden anladım ne de uyuduğumdan…

Çalışan anne olmak zor demiş miydim evet biliyorum milyon kez demiştim 😦 (Çalışma o zaman kardeşim diyenlerin de ağzına ağzına vururum!)

Sabah da erkenden uyandı tabi Kumri saat beşte geldi sokuldu yanıma öptük öptük birbirimizi özlemle. Biraz bi saat kadar uyuduk o yine uyandı bende uyandım. Ona ”seni çok özledim, akşam hiç uyanmadın, oyun hamurlarıyla oynayacaktık hani?”dedim. Önce bi üzüldü çünkü normalde sadece tatilde oynayabiliyor oyun hamurlarıyla ve geçtiğimiz hafta sonu onlarla oynamadığından geçen sabah, akşam oynayabileceğini söylemiştim kendisine. İşte Kumri akşam uyuyan güzeli oynayınca ama oyun hamurlarıyla oynayamayınca sabah oynama fikrini de ortaya atınca öyle uykulu ve şaşkaloz bir halde ve de mecburen hamur oynadık, o oynadı ben yanında sabahladım. Dün de okuldan erken getirdi babası da iş yerinde kızımla zaman geçirdim. O da işyerinde çok eğleniyor. Bugün sabah babasına ”bugün de beni erken alır mısın?” dedi. 

Pembiş Kumri

Biz Meriç’in doktorunu değiştirdik. Aslında değiştirmek zorunda kaldık çünkü önceki doktorumuz tam gün yasası sebebiyle Devlet hastanesini tercih etti. Kendisini dün arayıp Meriç’in önceki dönemlere ait kayıtlarını almak istediğimi çünkü yeni doktorumuza vereceğimizi söylediğimde Muayenehanesini tekrar açma durumu olduğunu haber verdi. Yeni doktorumuzu ailecek çok (en çok da Meriç ) sevdiğimizden eski doktorumuzun verdiği bu haberi çok da sevinçle karşılamadım. Offf şimdi o eski dosyaları nasıl alırım, nasıl artık biz sana gelmicez, yeni doktorumuzu daha çok sevdik derim diye düşündüm sadece bu haber karşısında.

Nasıl sevmeyelim yeni doktorumuzu, bir kere çocuk ruhundan anlıyor, Meriç’e karşı çok ilgili.  Sadece sağlığıyla değil psikolojisi ile de hatta kıyafeti, saçı ile de  ayrı ayrı ilgilenmesi, tatlı tatlı ama ikna edici konuşup ağzından laf alışı beni kendisine hayran bıraktı. Eski doktorumuz evet iyi bir doktordu ama çocuk ruhundan çok da anlamıyordu, bazen yetişkin gibi davranmasını bekliyordu ya da bana öyle geliyordu.

Neyse Gevher hanım geçen defa kendisine ilk kez gittiğimizde, Meriç’in kilosunu ve boyunu yaşıtlarına göre biraz az bulmuştu. Meriç ile güzel güzel konuştu ve bizim Kumri de onun söylediklerini dinlemezmiş gibi yapsa da dinledi. Çok değil ama biraz yemesi arttı. Neyse iki haftada 500gr. almış. Buna en az bizim kadar sevindi sevgili doktorumuzda ki bizi ayrıca bu da sevindirdi. Kumri de mutlu oldu. Şimdi de doktorumuz dedi ki Meriç biliyor musun yemeğini, meyveni, cevizini, bademini yersen, sütünü içersen hem sağlıklı olursun hem de daha da güzel olursun. Yanakların pembe pembe olur gözlerin ışıl ışıl bakar dedi. Her gittiğimizde hediye de veriyor Gevher Hanım hediye boya kalemi olunca bizim minik ressam daha da seviniyor tabi.

Bir de bizim Kumri meğer süse, güzelliğe pek düşkünmüş bizim. Bunu da sabah anladık. Yataktan kalktı baktım yanağında yastığın izi çıkmış pespembe olmuş bi tarafı. Meriç’e ”Aaa Meriç görüyor musun yanağın pembe pembe olmuş” dedim. ”Anne bu kadar çabuk mu?” dedi. ”E akşam yemeğini yedin, sütünü güzelce içtin sanırım ondan” dedim. Hemen babasını kaldırıp pembiş yanağını gösterdi. 

Gel de ısırma o yanağı 🙂

Canım Tire çekti

Bugünlerde Tire özlemi çekiyorum…

Ne bileyim Tire çekiyor canım işte. Yok yok Tire Köftesi ya da bayıldığım Tire sandviçinden bahsetmedim basbayağı Tire çekiyor canım dedim.  

Tire’nin o henüz değişmemiş arnavut kaldırımlı eski sokaklarında dolaşmak, Tahtakaleye gidip çekilen taze kahvenin kokusunu içime çekerek gezmek, Tire insanının o güzel şivesine eşlik edip iki laf etmek istiyorum günlerdir. Salı pazarının rengarenkliği arasında kaybolmak, iğne oyası ile işlediği örtüleri, eliyle, tırnaklarıyla topladığı bilumum otları (iğnelik, ebegümeci, dalgan, turp otu) satmak için bekleyen teyzelerin elini öpmek istiyorum. Yorgancıların sokağına, semercilerin mekanına, kalaycıların, keçecilerin dükkanlarına girip çok şükür hala işliyorlar demek, Tire’ye tepeden mesela Kaplan’dan bakıp anılarıma yolculuk yapmak istiyorum.


Çocukluktan gençliğe geçiş dönemimizin yani aklımızın beş karış havada olduğu dönemin biricik sırdaşı olan güzel Tire’m… Ahh az mı çektin bizden… Ne sevdalarımıza, ne güzel mutluluklarımıza, ne masum   gözyaşlarımıza tanıklık ettin…

Hep kredili sistemin (bilen bilir bilmeyenler 92’de lise de olanlardan öğrenir) kurbanı olduğumuzu söylerdim ama bu sayede boşalan derslerimde Tire’mi karış karış, park park ezberledim ya artık ondan bişi demiyorum. O zamanlar en güzel parkı Atatürk Parkıydı, biz de sandviçimizi Bülent Abi’den alır Atatürk parkında yerdik. Şimdi bazen sandviçimi Bülent Abi’den alıyorum ama tanımıyor işte o dokunuyor insana… Sıra sıra minik sandviç büfeleri sokağı öyle güzel nostalji yaşatıyor ki bana (sayıları son yıllarda iyice artmış olsa da)

Bir de aslında hiç o tarafa uğrayıp sizin de canınızı çektirmek  istemezdim ama kokusu geldi şimdi burnuma… Hacıoğlunda ya da artık sizi illa ”bizde ye” diye çekiştiren garsonların olduğu dükkanlardan birinde Tire köftesi yemeden de olmaz ki, mis gibi halis muhlis Tire yoğurduyla, tereyağıyla…

Çok şükür ki Tire ile bağım hiç kopmadı, çok şükür ki eşim de hem köftesine hem sandviçine bayılıyor 🙂 Sizi bilemem benim canım çok fazla Tire çekti…

Vicdan meselesi

Annelik sürekli vicdanınla mücadele etmek demek midir?

Çocuklarımız gözümüzün nuru, onların başına gelebilecek en ufak olumsuz şey en çok bizi yaralar. Aklımız hep onda, yemeğini yedi mi? sütünü içti mi? okulda ödevini iyi anlatabildi mi? bugün de çok öksürdü mü? … gibi gibi sorularla gün boyu boğuşur dururuz.

Hep derim ya annelik güzeldir ama çalışan anne olmak zordur zor, burnunun direği sızlar durur diye. Bebekliğinden beri ben vicdanımla mücadeleyi hiç bırakmadım.  Bebekliğinde işe başladığımda tahmin edersiniz yapışık ikizimden ayrılıp büyük bir boşluğa (minik bişi de olsa bendeki boşluğu dağlar, dünyalar kadardı) düşmüştüm. Aklım fikrim hep ondaydı, yedi mi?, içti mi? uyudu mu- uyandı mı? Ağlayarak işe gelip ağlayarak eve gidiyordum.

Zamanla büyüdükçe azalmadı bu vicdan meselesi. Günün koşturmasında okuldan gelen yazışmada ki ufak bir detayı unuttuğumda ve bunu kumrim akşam bana hatırlatarak ”Anne bugün bilmem ne günümüzmüş sen şunu koymamışsın” dediğinde. Kendime inanılmaz işkenceler yapıyorum. Gün boyu ayrı kaldığım kızımın ufak bir ihtiyacını gözden kaçırdığım için kendimi affetmiyorum.

Meriç günün çoğu saatini oyun oynayarak geçiriyor ve de bizimle oynamaktan inanılmaz keyif alıyor peki ya ben-biz hemencik sıkılıveriyoruz. Bu kadar oyun yeter yorulduk falan diyoruz bu kez o da biraz daha  zorluyor azcık daha katlansakta öyle çok fazla tahammül gösteremiyoruz. Sonra kendi kendimin düşmanı oluyorum yine nolur sanki az sabretsen sıkıldığını belli etmesen çocuğa diye yine başlıyorum kendimle vicdanımla boğuşmaya.

Bazen de bu üzülüp kendime dert ettiğim şeyleri düşündüğümde nice türlü dertler, hastalıklar ile mücadele eden anneleri hatırlayıp onlar için dua ediyorum. Allah evlatlarımıza, sağlık sıhhat versin…

Hatice Aslan üzerine…

Hatice Aslan…

Ben onu Ferhunde Hanımlar dizisi ile tanımış sevmiştim. Zaten Bizimkiler ve Ferhunde hanımlar o kadar hayatın içindendi ki, bizde sanırım en çok bu tarafını seviyorduk. Ya tamam öyle çok sayıda kanal izleyip, dizi seçme lüksümüz de yoktu o zamanlar ama güzel dizilerdi işte. 

Sonra ”En Son Babalar Duyar”ı sırf onun için izlemeye başladım. Aldığı ödüllerde gerçekten bende gurur duydum (bana ne oluyorsa). Son zamanlarda oynadığı dizileri dizi izlememe üzerine aldığım karardan dolayı izlemiyorum.  Ama kötü kadının da hakkını verdiğini biliyorum. Bir kere usta bir tiyatro sanatçısı kendisi. Hep onun çok naif bir kişilik olduğunu düşündüm, ince ruhlu, kırılgan, sakin, içinin güzelliği dışına yansımış biri. Taaa çocukluğumdan beri bendeki yeri bu işte onun. Sanırım onu bir de halama benzettiğim için de çok seviyorum. 

Dün onu bizim işyerinde görünce gözlerime inanamadım, Nurayla birbirimize kocaman açılmış gözlerimizle bakakaldık. O ise benim onunla ilgili düşüncelerimi boşa çıkarmayacak kadar güleryüzlü, sıcak, içten ”merhaba” dedi ya da öyle bir şey söyledi şaşkınlıktan duymadım, bizimle konuşurken hep  gözlerimizin içine baktı. Ve o kadar güzeldi ki… 

Benim ona sevgim sanatçı izleyici hayranlığından farklı aslında ”aaa ünlü geldi yapışayım koluna fotoğraf çekilelim eşe dosta hava atayım olayı değil, gerçekten seviyorum. Ve evet fotoğrafta çekildik 🙂

Yanında başka bir ünlü daha vardı ben biraz bu durumu yadırgasamda gönül bu deyip geçtim. Yanındakinden bahsetmeyeceğim 😉

 

Badem Gözlü Bilgisayar

Sabırsız bir kızım var, yakın çevrem bu durumu ”eee normaldir anasının kızı” şeklinde yorumlardı bundan eminim. 

Bir kaç sene önce teyzesi Kumriye oyuncak bir bilgisayar almıştı. Tuş takımı olabildiğince sesli, müzikli birşey. Kumri o sayede harfleri, rakamları 2-3 yaşında görsel hafızasıyla kafasına yerleştirmişti. Çoğu zaman sesi bizi rahatsız etse de Kumri nasılsa hevesini alır bırakır methoduna güvenimizden o günün gelmesini bekledik durduk. Ki o gün geldi de. Oyuncak kutusunun dibini gördü zavallı bir zamanların gözbebeği bilgisayar. Zamanla o kadar gözden düştü ki, misafirimizin çocuğu tuş takımını bir güzel olduğu yerden söktü, bizim bilgisayarın içi dışına çıktı. Kumri o kadar hevesini almış ki buna bile ses çıkarmadı.

Gel zaman git zaman, bizim Kumricik okulda ne zaman iletişim araçları dersini işlediler o zaman birden badem gözlü olan bilgisayarını oyuncak kutusunun dibindeki yerinden çıkarıverdi. E tabi eskisi gibi sükseli değildi, şekli kaymıştı bir kere. Bizimki üzerine en sevdiği çıkartmaları yapıştırdı, güzelliğini yeniden kazanması için didindi etti olmadı. Biz geçen sene bir benzeri ve küçüğünü hediye olarak bir bebeğe vermiştik. Nasıl olduysa onu hatırladı. ”Acaba onun da böyle ayrılmış mıdır?”diye soruverdi. Ben bile unutmuştum, yine hafızasına şaştım kaldım. ”belki onun da tuş takımı böyle ayrılmıştır” dedim. Sonra ikinci önemli soru geldi ”Anne- baba yenisini alalım mı?” ikimiz birden bu soruya ”hayır” diye atladık. Ben Badem gözlü oluveren eski bilgisayarını tamir etmeyi teklif ettim, babası ”yeni bir bilgisayar alacak kadar paramız yok” dedi. Bizim ki bir iki mırıldadı sustu.

Aman neyse geçti bilgisayar krizi dedik kiii, bizim minimini hanım sabah uyandı bizim odamızın kapısını tıkladı, içeri buyur ettik kendisini hemen yanıma sokuldu öptük birbirimizi falan derken bombayı patlattı: ”ben size benim kumbaramdaki paralardan üç tane versem böyle şeyli (eliyle mouse’yi anlatıyor) bilgisayar alır mıyız???!!!” Öyle kolay vazgeçer mi be kimin kızı o heyyyt 🙂

Ben bunu uyandığında babanla konuşursun ama istersen eski bilgisayarını ver ben işyerindeki arkadaşlarıma bir göstereyim belki onlar yapabilirler dedim. Yok hanımefendi bir türlü tamam demiyor, ağlıyor da ağlıyor sabah sabah. Neymiş bana verirse akşama kadar bekleyemezmiş, neymiş verirmiş ama sonra peşimden bilgisayarını almaya gelirlermiş, yani bi dolu bıdı bıdı. 

Bir zamanlar yüzüne bakmadığı bilgisayar nasıl da kıymetli oldu böyle diye şaşarak işe geldim. Bana yaşattığı sabah şaşkınlığını üzerimden atmadan da yazıverdim.

Bakalım bu ”Badem gözlü bilgisayarı kurtarma operasyonunun galibi kim olucak” 🙂

DGS’de olmasa…

Dışarıda yağmur, dolu, fırtına…

Sanki bi kaç gün önce incecik hırkayla dışarı çıkan ben değildim, sanki bu şehir değildi ışıl ışıl ışıldayan, ısıtan… Gök gürültüsünü, çakan şimşekleri duyar duymaz kızım geldi aklıma acaba duydu mu, o da korktu mu benim gibi diye. Onu düşünmek içimi ısıtıyor, özlem dolu geçen saatlerimde…

Neyse neyse yeterince duygusal anlar yaşıyorum bu ara. Öyle sulu sepken bir yazı olmayacak… Zaten ben şu bi kaç cümleyi yazana kadar hava açıldı azıcık bir yağmur atıştırıyor öyle güneşli güneşli pek güzel… 

Bir kaç gün önce ”Anne neden hep öğretmenlerimizin dediği oluyor” dedi. Bende tabi hemen deşeledim neymiş bu minik hanımı üzen şey diye. Sorun DGS dersiymiş. Kumri çok sıkılıyormuş o derste. Beni aşan konular bunlar tabi. ”Öğretmenler sizin çok şey öğrenmemizi, başarılı, akıllı  çocuklar olmanızı istiyorlar. O yüzden onları dinlersen çok iyi, başarılı bir çocuk olursun” dedim. Ya aslında anlıyorum ben canımın içi kızımı o hep oyun saati olsun istiyor. Dersler oyunla, eğlenceyle yapılırsa tamam ama öyle ders gibi yapıldığında yazık ya kıyamam ben ona 🙂 düşünsenize 5 yaşında henüz ve bundan sonra 18-20 sene kadar sürekli çalışılacak dersi olacak -sağlıkla, inşallah- az buz değil yahu. Aman tek derdi-miz DGS olsun!

Bu aralar gösterisi olacak sanırım. Geçen sabahlardan birinde sabah elini yüzünü yıkarken banyoda elini sakladığını farkettim. Israrla sorunca gösteri diye bişi kaçtı ağzından ama başka da bişi kaçırmadı. Bu konuda acaip sır. Öğretmeni söyleme dediğinde söylemiyor kesinlikle. Nolur nolmaz ağzımdan kaçırırım korkusundan sanırım ”Anne soru sorma, söyleyemem, bu sürpriz” dedi. Bizde bekliyoruz.

Geçen hafta doktora gittik. (geçmeyen öksürükten dolayı) Doktor kilosunu ve boyunu az buldu, yaşına göre. Doktorun anlattıklarını dinlemiyor gibi yapsa da öyle güzel dinlemiş ki. Birden iştahı açıldı sanki aman Maşallah! Geçen yemek yemeyen arkadaşına ”sağlıklı olmamız için yemek yememiz gerekiyor” diye akıl verdi 🙂 Ben ve babası öyle şaşkın şaşkın baktık. 

Kıyafetlerinden bazılarının boyu gözle görülür ölçüde kısalmış bunu ona göstere göstere anlattım, ”yemek yer süt içersen sağlıklı büyürsün  mesela bak pantolonunun boyu kısalmış çünkü sen doktora gittiğimizden beri yemeğini güzelce yeyip, sütünü içiyorsun” dedim. Öyle çok sevindi ki hemen pantolonu kaptığı gibi babasının karşısına dikildi ”bak baba ben sağlıklı büyüdüğüm için pantolonumun boyu kısalmış” dedi. Güldük. Sonra okul yolunda da ”acaba öğretmenim de farkeder mi?” dedi. Eh ufak bir hileyle farkettirdik 🙂

işte öyle…

Hafta sonu İzmir’in havası çok güzeldi, bahar gibi…

Kumriyi zorla dışarı çıkardık desem yeridir, kızçeyi bırak evde akşama kadar resim çizsin, çizgi film izlesin… Taşındığımız yerde evet açık alan çok ama şöyle İnciraltı, Sahilevleri gibi manzaralı, Kafe, restaurant tarzı yerleri olan ve de aynı zamanda  açık havadan da nasiplenebileceğiniz yerler yok gibi. Bana göre en yakın Çiçekliköy var o da Manisa sınırları içerisinde. Derken Aşık Veysel Rekreasyon Alanı ve Buz Pistini keşfettik. Önce kocaman bahçesindeki çocuk parklarından birinde Kumrinin deli gibi koşmasını, kaymasını izledik. Her ortamda eğlenebiliyor olması harika! Sonra da Buz Pistine gittik. Ben hava güzel diye Meriç’e de kendime de birer hırka almıştım. Dolayısıyla Buz pistinde donduk. Oysa çok güzel bir Buz Hokeyi maçı izleyecektik, bunu daha çok Kumri istedi. Bende onu kendi hırkama sardım. Ama benim üşüdüğümü farkeden Kumricik ”Anne sen üşürsen ben üzülürüm ama sen hırkanı giy” dedi. Peki ben nasıl kıyayım sana! Düşünceli kızım benim gönlü razı olmadı da o zevk aldığı ilgisini çeken maçtan fedakarlık yaptı sırf ben üşümeyeyim diye… Merhametli kızım sonra ”artık gidelim suluboya fırçası alalım” dedi de kalktık. Tarihe not düşeyim dedim…

Birlikte Uzun Yaşayın…

Cuma günü haberdar olduğum o andan itibaren bir yumru gibi boğazıma düğümlenen Gamze Anne‘nin çığlığını duymayan kalmamıştır eminim. Onun da dediği gibi ben kızıma her sarıldığımda aklımdaydı Gamze, Atakan… Akşamına Okan Bayülgen de bu çığlığa tepkisiz kalmadı. Bendeki antipatik imajından eser kalmadı o dakika… Kimsenin yapamadığını yaptı helal olsun…

Bir annenin kendinden vazgeçip annesiz kalacağını düşündüğü yavrusunun geleceği ile ilgili endişelerini kaleme aldığı yazısı kimi üzmez kimi tepkisiz bırakabilir ki. Twitter Gamze anne ile ilgili twitlerle resmen sallandı. Ünlü, ünsüz herkes bu konuda duyarlı davrandı. Dilerim ki bu konuda yazan çizen herkes üzerine düşeni yapar, gönüllü doner olur ve de kan verir. Güçlü babanın yazısı da burada tüm bilgiler de bu yazı da mevcut. Tüm kalbimle aranan ilik’in bulunması için dua ediyorum. Allah Annesini Atakan’a, Atakan’ı annesine bağışlasın inşallah…

Yemeli içmeli bir Cumartesi

Cumartesi güzel ama yine koşuşturmakla geçen bir gündü. Akşama misafirlerimiz geleceğinden sabahtan hazırlıklara başladım, güzel bir menü hazırlamak için elimden geleni yaptım. Sabahtan başlamalıydım çünkü saat 17:00’de Hiltondaki nikaha yetişmek için 15:00’te hazırlanmaya başlamalıydım (kuaför, makyaj, giyinme, yola çıkma anca yetişirdik) 

Önce tatlımı (tatlımı kelimesine bastığınızda açılması gerekiyor bu olayı başarabilmenin mutluluğunu yaşıyorum;)) yaptım bu tatlıyı da dördüncü kez yapıyorum şahane, böreğimi, brokoli salatası, yazdan hazırlayıp buzluğa koyduğum patlıcan közlemesi salatamı yapıp, ana yemeğim olan Sürprizli Patates ‘e eşimin ”güzel olmaz belki risk alma bildiğin bir şey yap” demesine rağmen yaptım, görüntüsü kadar lezzeti de nefisti demedi demeyin deneyin :), Kızkardeşimin kayınvalidesinin Taaa Kayseri’den gönderdiği hakiki Kayseri Mantımı da ilk kez misafirlerim için çıkardım buzluktan ve başarılı bir telefon görüşmesi sonucu onu da yapıp misafirlerime sundum. Çorbam ise Cahide-Jibek’ten, ben Cahide Hanımın sitesinden ne tarifi aldımsa hepsi çok çok iyi sonuç verdi. Bu çorba da nefisti… Bir de pilav vardı işte en klasiğinden 🙂

Aslında soframın fotoğrafı olmalıydı ancak fotoğraf makinem hala arızalı ki olacağa benzemiyor malesef hala yok. Eşim yeni, güzel bir makine için ancak Nisan ayında finansman ayırabileceğimizi söyledi, heyecanla bekliyorum sevgili okur 🙂      

Hiltondaki nikahta güzel geçti, ihtişamından bahsetmeme gerek yok sanırım, o ihtişam içerisinde tanıdık yüzlerle sohbet etmek, gözlerimin detaylarla (süsle- püsle) şenlenmesi de ayrıca hoştu.

Sonuç olarak misafirlerim geldi yemeklerimi çok çok beğendiler, benim de tüm yorgunluğum geçti. Gecenin sonuna doğru misafir sayım arttı tatlıya yetiştiler onlarda, epey şenlikli oldu. Çocuklar özellikle geç saate kadar eğlendiler, Kumri için de iyi oldu bu.