Kültür Turu

Geçen hafta sonu uzun bir aradan sonra sinemaya gittik yine bir çocuk filmine tabi ki. Ekin doğduktan sonra ben Meriç’in sinema keyfine pek eşlik edemedim. Babasıyla ve arkadaşlarıyla gitti benimle de bi iki kez gitmiştir belki. Kendi yaşıma uygun sinemaya ise ne zaman gittim hiç hatırlamıyorum. Bu kez Meriç’te ben de beraber gitmeyi çok istedik. Sonra acaba Ekin’i de mi alsak, yok yok almayalım, sinema da sıkılır kesin, ağlar pişman eder bizi derken neticede Ekin’i de aldık yanımıza. Destek kuvvet babayı kapıda hazır ettik tabi 😊

Filmin ismi ‘İyi Bir Dinazor’. Film nasıldı derseniz bir çocuk filmi için fazla bi duygusal geldi bana. Filmin en duygulandığım sahnesinde Meriç’e döndüm baktım ki o da ağlamak üzere. Belki ona kıyamadığımdan o kadar duygusal olmasına gerek var mıydı bilemedim. Ama genel olarak ben ve kızlar çok beğendik. Ekin mi? O da çok beğendi. Ne ağladı ne zırladı güzel güzel izledi. İlk sinema deneyimi hiçte korktuğumuz gibi olmadı.

Hafta içi iki gün izin aldım kızlarımla tatilde keyifli zaman geçirelim istedim. Ama bir yandan da araştırdım. İzmir’de harika müzeler var. Rota falan çizdim. Ama Meriç’in rotası farklıydı haliyle onun istediği oldu. Ege Üniversitesi kampusünün içinde yer alan Tabiat Müzesine gittik. Meriç daha önce okul gezisinde gitmişti ama müze bu tekrar tekrar gidilebilir. Neyse gitmeden evde bi hazırlık bi telaş ama en telaşlımız Ekin. Neden mi yana döne makas ve kırmızı kurdele arıyor çünkü. Makası eline almış:
-Anne makası buldum,
-Ekin makası ne yapacaksın?
-Anne müzeye gidiyoruz ya. Müzenin kapısına kırmızı kurdele uzatacağız sonra onu makasla keseceğiz.
(Allah Allah bi açılıştan falan bahsediyor galiba.)
-Ekin sen nerde gördün bunu peki?
-Anne Kuzucuk ve arkadaşları müze yaptılar ya orda kırmızı kurdeleyi makasla kestiler ya!
-!!!*?^+%&
Çizgi filmden bahsediyor, müze olayı kafasında böyle kalmış demek.

Meriç’ten de bi kuple gelsin o zaman…

Artık resimsiz kitaplar okuyor kendisi. Geçen akşam bana döndü ve dedi ki:
-Anne sen hep diyordun ya büyüyünce senin de resimsiz kitapların olacak, o zaman hayalinde canlanacak resimler diye,
-Evet kızım.
-Ben hep sanıyordum ki ben büyüdükçe kitaplarımın içindeki resimler kaybolacak…
!!!*+?%&

Kararlıyım Blog Yazmaya :)

Eskiden çocuğumun eline kürdan batsa yazardım şimdi Meriç ilkokul üçüncü sınıfın yarısını bitirmiş, zevkleri, istekleri, üzüldükleri olan bir çocuk oldu doğru dürüst okul maceramız bile yok blogta. Ekin Bebe diye bildiğiniz bıdık tam bir dilli düdük, abladan o kadar çok şey kapıyor ki. Meriç İlkokul birinci sınıftayken (bence en zor dönem) nerdeyse Ekin de okumayı söküyordu. Hiç fena da olmazdı hani şimdiden babasıyla anlaşma yapmaya çalışıyoruz ”Ekin ilkokula başladığında sen çalıştır, hayır hayır sen çalıştır” falan diye… Düşünüyorum da tam bi kabus. Valla daha çok var demeye gelmiyor bu bebe milleti bi bakmışsın gelivermiş o daha çok var dediğin zamanlara…

Bugün evde Meriç’e hamileyken tutmaya başladığım günlüğü bulup okuyunca çok duygulandım. O zamanki hislerimi okumak, Meriç’in o hallerini hatırlamak bana blogumun da amacını hatırlattı. Hafızama inat kanıtlarım olması bunları okuyup o günleri hatırlamak çok güzel.

Meriç’in ilk günlerinde yatak odamda (Meriç orada olduğu için) yemek yediğimi biliyor musunuz? Çünkü mutfakta onu özlüyormuşum. Çok güldüm buna.

aktif olduğum tek adres instagram: sukriye.korkmaz

Çocuk Hakkı – Çocuk Haklı

Sürekli ‘daha dün gibi’ dediğimi fark ettim, peki neydi benim zamanla alıp veremediğim…

 Yeni yıl gelmişcesine süslenmiş yine sokaklar, alışveriş merkezleri, ben zamanı durdurmaya, yavaşlatmaya çalıştıkça bu yeniye olan heyecanı anlamıyorum.

 Son zamanlarda bloguma da giremiyorum, iş yerinde wordpress sakıncalı siteler arasına girdi, evde malum iki bebe ile ilhamın gelmesini beklemek hayli olasılıksız.

 Geçen Facebook sayfamda Çocuk Hakları Günü dolayısıyla paylaştığım yazı çok düşündürdü beni ‘Çocuğun en temel hakkı, çocuk olma hakkıdır’ yazıyordu. Meriç’i düşündüm, zaten sık sık düşünüyorum, onun gibi hayalperest, oyun oynarken kendini kaybeden bir çocuğu saatlerce ödev yapmaya mahkum etmenin haksızlık olduğunu düşündüm. Haksızlık evet ama bir yandan da buna mecbur hatta bunun yanında çok şeye daha da mecbur yine maalesef.

 Bu yıl İngilizce kursuna başladı, geçen yıl da başlamıştı da bırakmıştık sıkılınca, bu yıl ‘alsa iyi olur’ dedi sınıf öğretmeni ‘İngilizce önemli’. E bana göre de Matematik dersi önemli. İnternetten eğlenceli matematik testleri falan alıyorum, eğlenceli olursa sıkılmayacak sanki. Meriç sıkıntıya gelemeyen bir çocuk, geniş zamanları seven, geniş oyun zamanı, geniş yemek zamanı, geniş kitap okuma, geniş resim yapma… Bunlara zaman kalsın diye de sıkıştırılmış ödev zamanı ayarlıyor kendince. Nasıl mı? Yazısı okunmayacak kadar kötü oluyor mesela biran önce bitsin telaşıyla, isteksizliğiyle yaptığı için. Problemlerin çözümleri de öyle alakasız sonuçlar. Ben sinirden deliye dönmüşken de ‘ben daha önemliyim, ödev değil’ deyiveriyor. ‘Tabi ki’ diyorum ‘sen önemlisin’.

 Düşünüyorum daha minnacık, kıyamıyorum ama ‘sen her şeyden önemlisin boş ver kızım ödevini yapmayıver bugünde’ de diyemiyorum. Çünkü tutarsız davranmış olacağım bu kez de. Arkadaşlar anlatıyor kendi çocuklarını, okuldan gelir gelmez ödevinin başına geçen de var Meriç gibi yapan da ödevinin başına geçip mutsuz olan yani, aklı oyunda kalan… Kıyaslamıyorum ki kimseyle onu. O apayrı bir kişilik, bazen sinir harbi de yaşasak onun o kendine münhasır kişiliğine de hayal dünyasına da hayranım ki ben. Keşke diyorum hayat onun istediği gibi olsa. Mesela hayvanları çok seviyor ‘hayvan bakıcısı’ olacağım diyor, ‘veteriner ol’ diyorum, hayvan bakıcısı olmakta kararlı, o hayvanları sevgisiyle iyileştirecekmiş. Bunun için okumaya gerek yokmuş. Paranın pulun ehemmiyetinin olmadığı ne güzel yaşlar… 

 Çocuklarımızın çocuk olma hakkını maalesef erkenden kendi ellerimizle alıyoruz. Çocuklar ilkokuldan itibaren o sınav senin bu sınav da senin bir yarışın, koşturmacanın içinde buluveriyorlar kendilerini. Açıkcası ara ara tökezlediğim bu koşturmacanın içine, zamanın, sistemin acımasız çarkına çocuklarımı da katmak istemezdim. Çocuk çocuk olmalı derken çok ciddiyim ama bu çarkın dışına nasıl çıkılır bilmiyorum. Erkin Koray örneği var evet ama o da pişmanmış kızını okula göndermediğine baksanıza.

 

Akşam olsun da kızlarıma kavuşayım diye beklerken bu ödevler, sınavlar bize fazla geliyor…

 meriç

 

Benim Sanal Dünyam

Sanal alemle ilk münasebetim (sanırım 2004 yılıydı) canım dostum Nigar sayesinde bir mail adresi alarak başladı. Onunla mektuplaşmak çok güzeldi eminim mailleşmekte güzel olacaktı. Zaten son zamanlarda postaneydi, puldu zor gelmeye başlamıştı.  Sonrasında MSN muhabbeti çıktı o daha da eğlenceliydi özellikle benim gibi telefonla uzun uzun konuşmaktan hoşlanmayan masa başı çalışan biri için MSN harika bir olaydı.

Yine bu aralarda fotoğraf tutkum beni çeşitli fotoğraf siteleriyle tanıştırdı. Fotokritik, EFC, Pozitifstil gibi siteler sayesinde ortak tutkusu, hobisi, aşkı fotoğraf olan binlerce kişiyle aynı ortamda olmak inanılmaz keyifliydi. Fotoğraf yükleyip yorumları beklemek, çok sevdiğin fotoğrafçıdan olumsuz da olsa yorum almak, ama en güzeli olumlu yorum almak bana çok iyi geliyordu. Ve tabi diğer fotoğrafçıların galerilerinde gezinmek, yaptıkları yorumları okumak da bir o kadar ufkumu genişletiyordu. Fotoğrafın buluşturduğu sanaldan gerçeğe dönüşen çok güzel dostluklarım oldu bu sayede. Bazılarıyla hiç görüşmedik ama kendimi çok yakın hissettiğim kişiler oldular.

Sonra efendim yıllardan 2007 ben Meriç’e hamileyim Facebook diye bir şey girdi hayatımıza. İlkokul arkadaşını bile bulabiliyormuşsun dediler. Sanal alem zaten ondan sonra iki döneme ayrıldı Facebook’tan önce Facebook’tan sonra…

Tanıdığım eşim dostumu eklediğim gibi tanımadığım yüzlerce fotoğrafçı arkadaşım da listemdeydi. Çok garipti. Yine önceleri Fotokritik’in uzantısı gibi kullanmaya başladık kendimizce çektiğimiz sanatsal fotoğraflarımızı paylaştık daha çok. Sonra Mevlana, Hayyam, Özdemir Asaf gibi ünlü şair düşünür ve yazarların sözlerini, şiirlerini paylaştık. Amman ne güzeldi. Beğene beğene geldik bugünlere… Şimdi gittiğimiz yerleri, yaptığımız kekleri, çocuğumuzun ay ay fotoğraflarını çoğunu tanımadığımız insanlara açtığımız bi acaip mecra oldu.

Sonra çoluk çocuğa da karışınca blog dünyasının kapılarını araladım Bu kız uyumuyor ne yapsam? Çok uyudu özledim. Kakasını tuvalete yapıyor ama çişini tutamıyor gibi paylaşımlarımı rahatça yapabildiğim blogger anneler ile tanıştım ve onlar vazgeçilmezim oldular. Bir gün bende hayatımı bu blogta toplamaya karar verdim. Tarihe not düşmelik anılarım oldu. Yazmak en güzeliydi.  

Günlerden bir gün Twitter diye bir kuş geldi gagaladı camımızı eksik kalmadık çok şükür buyur ettik kendisini sanal hayatımıza. Hatta kendisini o kadar sevdim ki ben Facebook’umu dondurdum bir süre. Laf sokmalık, bilgi almalık, bilgi vermelik güzel bir platformdu twitter. Hem kendi kendine konuşuyormuşsun gibi ama yüzlerce kişi duyuyor seni vay be! Ama tarihe geçen Gezi Olayı ile en Twitter daha bi değer kazandı benim için. Zaten ondan sonra Twitter sadece laylaylom yeri olmaktan öteye gitti… 

Ve şimdilik en son olarak -en azından benim için- Akıllı telefon hayatımıza girince İnstagram diye başka bir oluşumun içinde buldum kendimi. İnanılmaz bir serüven orası. Herkes zengin, herkes okuyor, herkes geziyor, herkesin bahçeli ve kocaman salonlu evi var. Çocuklarına çok çok acaip aktiviteler yaptırıyorlar sanırım hem zenginler hem en hakiki üstün zekalı çocuklar yetiştiriyorlar. Bana başlarda zenginlerin hayatını dikizliyormuş hissi gelse de meraktan mıdır nedendir kopamadığım bir mekan oldu. Genelde yine twitter, facebook’tan edindiğim arkadaşlarım var ama meğer hepsi zenginmiş, en güzel yerlerde tatil yapar, her gece başka alemlere dalarlarmış arkadaşlarım. İnstagram tozpembe, soap opera… Bak bak iç geçir 😉 Ve inanmazsın herkes kahve tiryakisi… O fincanlar ah o fincanlar… (benim de var he ) 

İnstagram’da bir de ünlüler falan da var gerçi heryerde varlar da işte burada da aktifler senin benim gibi ‘spordayım’, ‘yemekteyim’ falan gibi paylaşım yapıyorlar (peh sanki onlar uzayda yaşıyordu saçma oldu) gerçi baksan benim arkadaşlarımın paylaşımlarının da ondan kalır yanı yok ya neyse. O ünlü bir fotoğraf paylaşıyor hooop haydi herkes orada hayranlığını yazan mı, çamur atan mı ararsın, ayyy çok güzelmiş bunu nerden aldın Demet Abla! diyen mi? girişimci ruhların reklamlarını mı bulmazsın çok çok acaip. Hadi bu ünlü sana cevap verdi ‘Milanadon aldım o çantayı’ dediiii eee napıcan gidip alacan mı? Ay ne bileyim belki alırsın.

Sevmiyorsan ne işin var her platformda kapat hesaplarını bak işine de diyebilirsiniz de sevmiyorum diyen mi oldu? Seviyorum bizim ailenin paylaşımcı ruhu da benim, sizi de seviyorum hem 😉

 Ana girişimci – Hülya Çobanoğlu Cinsçiçekci’nin o güzel instagram yazısından sonra kendi sanal alemimin kronolojisine bir bakayım dedim işte bende durum bu 🙂

ingt

Yeni Yıl mı? Eskisinin Nesi vardı ki?

#blogfırtınası 6. gün

Mutfakta penceremin önünde duruyorum… Yeni yeni yeşillenen çam ağacımızı izliyorum çocuksu bir sevinçle. Biz birinci kattayız o ikinci kata ulaşıyor tam penceremizin önünde ama hiç rahatsız değiliz. Onu izleyerek kahvaltımızı yapıyoruz, Meriç ile üzerindeki kuşları sayıyoruz bazen… Meriç onu yılbaşı ağacı olarak süslemeyi teklif etmişti bir keresinde. Madem evimize yılbaşı ağacı almıyoruz onu süslesek olmaz mıymış.  Aslında fena fikir değil bizimle birlikte üç daireyi şenlendirir.  🙂 CYMERA_20131206_090205

Yılbaşının yaklaşacak olduğunu düşünmek bile içime düşen sevinçi bir anda yok etti. Yeni bir yıla girecek olmanın nesi güzel hele benim gibi yeni yılın ilk günlerinde doğum günü de varsa… Ben bu dönemde alışverişe gitmeyi bırakın sokağa çıkmayı bile sevmiyorum. Heryer kırmızı, simli, süslü… Bir de sanki mecburmuşsun gibi illa o akşam için bir planın programın içinde buluyorsun kendini. Geçip giden yılın ne kötülüğünü gördün ya da ne iyiliğini gördün ki yeni yıla bu kadar bel bağlıyorsun…

Sanırım en çok tepkili olduğum kutlama bu. Sonra sevgililer günü, anneler günü vs. Sevginin, annenin günü mü olur, olmamalı. Hergün söyle lütfen sevdiğini, Anneni de hergün ara sor. Arada hediye al buna sözüm yok hoşuma da gider yani ama bir güne sığdırmayın sevginizi rica edicim…

Doğum günleri ve evlilik yıldönümü günlerini ayrı tutuyorum onlar senede bir gün kutlanmayı hakediyor. Mesaj yerine ulaşmıştır 🙂

6. günün konusu: “Mutfakta penceremin önünde duruyorum…” Başlangıç cümlesi bu, gerisi serbest.

İlgili link burda : http://tamamenatiyorum.com/2013/11/30/blog-firtinasi/

Yeni Stres Mevzuu – Çocuğum İlkokula Başlayacak

Küçükken ben her Eylül geldiğinde hüzünlenirdim. O zamanlar ‘okul açılacak yine ya’ diyeydi bu hüznüm daha çok. Büyüdüm büyüdüm Eylül’ü hala sevemedim okul yoktu artık ama yaz bitiyor diye hüzünleniyordum bu kez de.

Ama bu 2013 Eylül’ü başka bir anlam taşıyor bende. Her yeni gelişme de bir stres yaşanır ya. Ek gıda, tuvalete alıştırma, yatağını ayırma, anaokulu seçme, anaokuluna alışma gibi dönemlerin stresini Kumrimle çoktaaan geride bırakıp, yeni bir dönem yeni bir strese yelken açıyoruz. Çocuğum İlkokula Başlayacak Stresi (adını da ben koyuverdim)

Meriç bu yıl gerçekten okullu olacak. Arada Meriç’e moral vermek amacıyla muhabbet açıyorum ”aman da benim kızım okullu mu olacakmış, okuma yazma mı öğrenecekmiş” diyorum mesela hiç oralı değil. Bir yandan kendi heyecanımı bastırarak ”heyecanlı mısın?” diye soruyorum. ”Hayır değilim. Ben okula gitmek istemiyorum.” diyor o an saçlarımın prize takılmış gibi diken diken olduğunu hissediyorum. Ekliyor Kumricik ”hem o okulun ufacık parkı var.” Durumun ciddiyetinden bihaber, hala oyun da oyun 😦

– Okuma yazma öğrenmeyi çok istiyordun ya işte İlkokula başladığında öğretmenin öğretecek ve sen de kendi kitaplarını kendin okuyabileceksin diyorum en sevecen sesimle.

– Ben okuma yazma öğrenmek istemiyorum diyor en uyuz sesiyle.

– Artık büyüyorsun ne güzel (Meriç’e söylenecek en son söz oysa ki)

– Ben büyümek istemiyorum, keşke ben bebek olsaydım, Ekin abla olsaydı…

– Kerem abi gibi sende ödev yapacaksın, ben de yanında olacağım (yalannnn Babasına çoktan sattım ödev işini)

– Ben ödev yapmak istemiyorum diyor yine aynı sinir bozucu ses tonuyla.

– Kızım sıkılmadın mı kaç yıldır oyun okuluna (anaokulu) gidiyorsun. Artık gerçek okullu olacaksın işte. Herkes gidiyor bizde gittik, hem de çok isteyerek gittik. Okumayı öğrendiğimde öğretmenim kırmızı kurdele takmıştı, çok mutlu olmuştum falan filan…

– Ben evimizi seviyorum, parkımızı seviyorum okula gitmek istemiyorum diyor 😦

– Zaten eve erken geleceksin, sıkılmaya zamanın olmaz.

– Heyyy! öğleye kadar mı? (eh sonunda sevinecek bişi buldu)

– Hayır ikiye kadar.

– Yağmurun da mı? Belizin de mi? onlar da ikide çıkarsa yine oynarız, ağaca çıkarız, onu yaparız bunu yaparız bıdı bıdı…

– Kışın soğukta eskisi kadar parka çıkamazsın, onlar da çıkamaz zaten diyorum açtığım konunun gidişatından hoşnutsuz…

– Pöffff kışı sevmiyorum diyor  (ah bende bende)

Anaokuluna ilk başlayacağı zamanı hatırlıyorum da ne kadar kolay olmuştu. İlk günden alışıvermişti o minik elleriyle öğretmeninin elini tutup koridorda uzaklaşırken arkalarından bakakalmıştım. Gözümden yaşlar süzülürken bir gerçeği de anlamıştım ki asıl bana zordu bu yeni dönem.

İlkokul ise farklı, ciddi bir kurum neticede. İlkokul 1’de önemli bir dönem. Bir de değiştirdiler herşeyi ‘T harfi’, ‘te’ diye okunmaz ‘tı’ (hatta tıh gibi bişi çıkıyor) diye okunurmuş. Geçen yıl komşumuzun kızından öğrendim. Annesi de ‘tı, bı’ derken sallanan dişleri çabucak döküldü dedi. 🙂

El yazısı dersimiz vardı bizim hiç sevmezdim şimdi ise bütün dersler el yazısıyla.

Şimdi ona olduğu kadar bana da zor olduğunu düşünüyorum. Bunu düşündükçe stresim katlanıyor. Meriç Okumaya, yazmaya bu aralar hiç heves etmeyen aklı fikri oyunda bir kız çocuğu olduğu için Ödev yapmaktan çabucak sıkılacağını düşündüğüm için benim daha çok gözümde büyüyor. Kumri bir oyun oynamaktan, koşmaktan, zıplamaktan, yüzmekten bıkmadı. Yine de evrene olumlu mesaj göndermek istiyorum:  İlkokul çok güzel, başarıyla geçecek diyerek.  🙂

Çocuğum İlkokula Başlayacak Stresi’nin ne kadarını paylaşabildim bilmiyorum ama yazınca bir parça rahatladım. Umarım kolay atlatırız bu süreci ve bir dahaki İlkokul yazımın giriş cümlesi şöyle olur ‘Amannn amma abartmışım yahu, kızım, okuluna hemen alıştı, öğretmeni çok iyi, Kumri de okumaya, yazmaya, ödev yapmaya çok hevesli.

*Dipnot: Bu arada Evrene olumlu mesaj göndermek deyimini ilk kez bir cümle içinde kullandım şaşkınım :/ oysa saçma bulmuşumdur. Dua etmek bence daha mantıklı 🙂

3. Köprüye Neden Karşıyım?

Bu yazı bir ortak yayındır. Bugün, benzer düşünceleri paylaşan birçok blog yazarının blogunda bu yazıyı göreceksiniz.
Yazıyı hazırlayan Banu Conker ve İrem Afşin’e teşekkür ederim.
Bende aynen katılıyorum ve paylaşıyorum…

3. KÖPRÜYE NEDEN KARŞIYIM? / #KöprüdegilTopluTasima

Ben bir anneyim. Anne olmak sadece doğurmak değildir. Anne olmak geleceği yetiştirmektir. Bir çocuk gelecek için yatırımdır. Çocuklarımızın sağlıklı olması en büyük servetimizdir. Bunun için de sağlıklı yiyecekler, kirlenmemiş, yok edilmemiş bir doğaya ve temiz suya ihtiyacımız var.

Ben İstanbul’da yaşayan bir anneyim. Kış geldiğinde şehrin üstüne inen kirli hava pusunun altında nefes almaya çalışıyoruz. Ben çocuğumun temiz havayı içine çekmesini, toprağın kokusunu duymasını istiyorum, çünkü bunu ona borçluyum. Kızılderililerinin dediğine inanıyorum, “biz dünyayı çocuklarımızdan ödünç aldık”. Dünyayı daha iyi bir şekilde onlara geri vermeliyiz.

Yaşadığımız şehirde doğa rant hırsı ile uzun yıllardır fazlasıyla tahrip edildi. Şimdi bir de yıllardır konuşulan 3. Köprü’nün yapımına başlandı.

Eğer 3. Köprü yapılırsa; trafik için çözüm olmayacak, ancak çevreyollarının kenarları yeni sitelerle doldurulacak.
Eğer 3.köprü yapılırsa, zamanla ormanların içindeki su havzaları ortadan kalkacak ve susuzluk sorunu ile yüzleşmek zorunda kalacağız.
Eğer 3. Köprü yapılırsa, suların kirlenmesi çevrenin daha da sağlıksız olmasına neden olacak.
Eğer 3. Köprü yapılırsa, sadece İstanbul değil, Kocaeli ve Çatalca yörelerindeki verimli topraklar da beton yığınlarıyla kaplanacak.
Eğer 3. Köprü yapılırsa, İstanbul’un giderek azalan yeşil alanları hızla iyice küçülecek, sıcaklık dayanılır olmaktan çıkacak.

Böyle bir şehirde nasıl yaşayacağız? Çocuklarımızı büyütmek istediğimiz şehir bu olabilir mi?

İstanbul’un ilk Boğaz Köprüsü 1973’te, ikincisi 1988’de açıldı. O zaman gösterilen gerekçeler, iki kıta arasındaki ulaşımı kolaylaştırmak ve trafik sorununu çözmekti. Ama sorun, yıllar geçtikçe daha da içinden çıkılmaz hale geldi.
Çünkü köprüler trafiği azaltmıyor, aksine kendi trafiklerini yaratıyor.
Çünkü köprülerin taşıdıkları yolcu değil araç!

Birinci köprü açıldıktan bir yıl sonra:
Boğazı geçen insan sayısı yüzde 4 artarken
Boğazı geçen araç sayısı yüzde 200 arttı!

İkinci köprü açıldıktan sonra bugüne kadar:
Boğazdan geçen insan sayısı yüzde 170 artarken
Boğazdan geçen araç sayısı yüzde 1180 arttı!
Yolcuların yüzde 63’ünü taşıyan toplu taşım araçlarının köprü trafiğindeki payı yüzde 10
Yolcuların yüzde 37’sini taşıyan özel araçların köprü trafiğindeki payı yüzde 90

Özel araçların yarattığı trafik sıkışıklığını karşılamak için İstanbul Boğazı’na 2020 yılında 7 köprü, 2040 yılında 70 köprü yapılması gerek! Köprülerle örtülmüş bir boğaz hayal edebilir misiniz?

Ben bir anneyim, çocuğum için 3. Köprü’nün yapılmasına karşıyım.

Trafiği çözmek istiyorsanız toplu ulaşımı arttırmanızı istiyorum. Trafiği çözmek istiyorsanız, bilinçli araç kullanımının yaygınlaştırılmasını istiyorum.

Köprü değil, sağlıklı yaşam ve çevre için bilinçli toplum ve toplu taşıma istiyorum!

Sizleri 3. köprüyü engellemek ve daha iyi bir geleceğe sahip çıkmak için sosyal medya üzerinden yetkililere baskı yapmaya çağırıyorum.

Daha ayrıntılı bilgi için: http://www.spoist.org/dokuman/Raporlarimiz/spoist_3.koprurapor.pdf

Kadın aklımla…

Kendimi tutayım diyorum olmuyor arkadaş.

Uzun zaman benim ve benim gibi binlerce annenin uykularını kaçıran 4+4+4 eğitim sistemi değişikliği ile şaşkına döndük. Minicik yavrularımızı o sıralarda düşünemedik. Çünkü onların yeri orası değildi oyun çocuğuydu onlar. Bu kadar erken yaşta başlayacakları okul hayatından çabucak sıkılacaklardı. Büyük tuvaletini yaptığında hala bize seslenen kızım gibi 30-35 (en iyi ihtimalle) öğrenciyle bir öğretmen nasıl ilgilenebilirdi, yetebilirdi. İşin kötüsü hiç bir öğretmen arkadaşım da daha iyi olacak bu yeni eğitim sistemi demedi. Görüştüğüm bir il milli eğitim müdürü de aynı şekilde ‘göndermeyin’ dedi. Eee eğitimciler göndermeyin derken ille de bu kanunun çıkarılmasının oldu bittiye getirilmesinin gereği neydi???

Şimdi de sezeryan ve kürtaj kanununu çıkaracaklarmış. Neymiş sezeryanla ikiden fazla doğum yapılamazmış, neden ülke nüfusunun büyümesine engel olunuyormuş. Kürtaj 4 haftalık hamilelikten sonra yasaklanacakmış falan filan.

Ben Allah’a inancı olan biriyim. Kürtaja hiç bir zaman sıcak bakmadım. Arkadaşım kürtaj olacağını söylediğinde içim cız etti ‘yapma’ dedim. Ama onun kendince sebepleri vardı, onun bedeniydi, kararıydı saygı duydum. Bu ülkede neler yaşanmıyor. Gazetelerde televizyonlarda kadınlar cinsel şiddete maruz kalıyor. Şimdi ailesinden birinin çocuğunu doğursun mu? Kendisine sorulmadan uğradığı şiddetin sonucunda hamile kaldığı çocuğu doğursun mu? maddi zorluklar içerisinde yiyecek yemeye muhtaç yaşamaya çabalarken hamile kalan kadın mutsuz edeceğini bile bile o çocuğu doğursun mu? Elbette doğum kontrol yöntemi değil, hiç kimse de istemez kürtaj olmayı ama bazen mecbur kalınan durumlar olabiliyor. Kadının bu hakkını da elinden bu şekilde alınmasına razı değilim. Bir de anlamadığım dört haftadan sonra yasak denmesi. Kusura bakmasınlar ama hiç mi bir bilene sormak akıllarına gelmedi. Kadın hamile olduğundan reglin gecikmesiyle şüphelenir. Yani regl gecikmeden nasıl anlayacak hamile olduğunu da kürtaja koşacak. Tamam kan tahliliyle meydana çıkabilir de şahsen benim aklıma hiç gelmez bir kan tahlili yaptırayım öğreneyim demek.  Doktorlarda benim gibi düşünüyorlar çok şükür. Eee peki böyle bir konuda kadınları ve doktorları ilgilendiren bir konuda neden hiç onlara danışılmadan karar veriliyor.  Kanun çıkarılıyor.

Kürtaj kadının vicdanına bırakılmalıdır. Kanunla yasaklamayla engellenmesi daha kötü sonuçlar doğurur benden söylemesi. Gerçi ben de kadınım sözüm geçmez ya neyse.

İlk doğumumda kan verirken bile acıya dayanamayan ben normal doğum yapacağım diye tutturdum. Çok kararlıydım. Çocuğum için, kendim için sağlıklısı neyse onu yapmak istiyordum. Evet normal doğum ile doğurdum. Ama çok çok büyük komplikasyonlar atlattım. Şöyle söyliyeyim ölümden döndüm. Evet geçti, hatta şimdi ikinci kızımı bekliyorum belki ikinci normal doğumda aynı şeyleri yaşamam ama psikolojim normal doğuma hala hazır değil. Sezeryan gibi bir seçeneğim olduğunu bilmek açıkcası beni rahatlatıyor. Artık kolayına kaçmak deyin ne derseniz deyin ama yaşadığımı da ben biliyorum. Benim bu hakkımı elimden almaya ne hakkınız var. Kaldı ki ben ikiden fazla çocuk düşünmüyorum zaten. Size bir faydam olamayacak yani.

Amannnn kadın aklımla yazdıklarım kimi ilgilendirir ki değil mi?