Güzel Datça

Aile meclisi benim tatil ve gezme için seçtiğim yerleri çok fazla dolambaçlı, çok fazla sakin çok fazla köy gibi bulduklarını bildirdi. Haksız da sayılmazlar. Anlamadığım köyde doğmuş büyümüş biri neden bu kadar doğaya aşık olsun, bilim adamları bunu açıklayabilir mi acaba? Yolda Meriç’e ‘ayyy şu çiçeklerin güzelliğine bak’ diyorum o da bana ‘evet anne çok güzel’ diyor ama bir yandan da içinden ‘artık denize bi varsaydık’ diyor, anlıyorum onu ben. ‘Aaa Meriç ineğe bak!’, ‘e inek işte anne köy sonuçta’ eh doğru. Yolun engebeli bol dönemeçli kısmına kadar her şey iyi ama ondan sonra km olarak az olsa da o dolambaçlı yollar yolculuğu yorucu hale getiriyor. Ama napalım demek ki doğal ve güzel olan aynı zamanda ulaşılması güç oluyor değil mi? Bence iyi ki de öyle oluyor belki gitmekten vazgeçip döner ve daha az insan keşfeder.

İşte yine böyle bir yola bu kez kız kardeşim ve ailesi ile iki aile birlikte çıktık. Datça – Palamutbükü’ne sürdük arabayı. Önceleri eğlenceli olan yolculuk virajlar arttıkça, yol tek şeride düştükçe yine oflamalar, puflamalar arttı epeyce. Ben de navigasyondaki haritayı gösterip ‘ama bakar mısınız nasıl güzel bir yolda ilerliyoruz, varacağımız yarımadanın güzelliğine bakar mısınız hele’ deyip durdum.

Badem ağacı tarlalarının arasından Palamutbükü’ne varınca hepimiz ‘cennet gibi bir yer’ olduğu fikrinde anlaştık nihayet. Bu da beni çok mutlu etti. Kardeşimle birlikte seçtiğimiz apart otel gerçekten o civardaki en iyi yerlerdendi. Temiz, rahat… Hele pırıl pırıl, tertemiz turkuaz rengi denize kulaç atınca yorgunluk falan kalmadı. Palamutbükü’ne gittik ancak sadece orada kalmak istemedik civardaki diğer bükleri de dolaştık. Nasıl anlatayım hepsi birbirinden güzeldi… Hayıtbükü, Kızılbük, Ovabükü bizim gördüklerimizdi. Sahili en uzun olan Palamutbüküydü.

Hepsinde deniz ve doğa muhteşem güzellikte ve çocukla rahat ettiğimiz yerlerdi. Tatilde ilk sırada aradığımız özellik huzur bulmaktı ve oralarda bu fazlasıyla vardı.

Eski Datça ise yakınımda olsa sık sık alıp başımı gidivermek istediğim bir yer, her şey öyle otantik ki. Tabi oraya akşam saati gitmek lazım bunu gitmeden önce de biliyorduk ama bebeler erken uyuduğundan o saatte her şey çekilmez olabilirdi bizim için. Olsun gündüz de çok güzeldi, gittiğimiz mekanlar, sokaklar boştu rahat rahat yedik, içtik, gezdik.

Datça Merkez’de çok zaman geçirmedik, sahilinde dolaşıp dönmek zorunda kaldık, ilçe merkezinden denize girilebilmesi bile oranın güzel olması için yeterli değil mi? Bence bu harika bir şey. Bayıldım.

Gündüz büklerden bük beğenirken akşamları hayli sakin olan sahil köyünde lezzetli el yapımı – öyle söylediler- dondurmamızı yiyerek sahil boyunca yürüyüş yaptık. Çocukları uyuttuktan sonra da plajdaki şezlonglara kurulduk kahvemizi içip sohbet ettik fonda çok gürültülü olmayan müzik eşliğinde.

Sanırım tek memnun kalmadığım tekne gezisi oldu. Şimdiye kadar gittiğim tekne turları içinde en sıradanıydı. Tek sevdiğim Knidos Antik Kentini bu sayede gezip görmüş olduk. Eh o kadar kusur da oluversin.

Yaz’ı şimdiden özledim

Baktıkça özlemimin katlandığı fotoğraflar belki size de fikir verir.…

datça101k datça11k datça13k datça20k datça32k datça37k datça43k datça51k datça58k datça65k datça66k datça68k datça71k datça72k datça74k datça77k datça83k datça84k datça89k datça90k datça92k datça94k datça96k datça98k datça99k datça100k

Senenin En Güzel Zamanları Bunlar

Senede birkaç günü beraber geçirmek için özlem biriktirdik, hasret biriktirdik… Sonra ‘senenin hangi zamanı buluşalım’ diye konuşmaya başlayınca heyecan sardı içimizi. Ev sahibi olmak ayrı heyecan, planı yapan bendim bu sefer… O birkaç günü unutulmaz kılmak, bir yılın acısını en güzel şekilde çıkartmak istiyoruz hepimiz.

Planı yaparken daha çok önceden bizim keşfettiğimiz en güzel yerleri onlarla beraber gezmek oralara dostluğumuzun izini bırakmak istiyorum… Onlarsız yarım gezmişiz gibi tamamlamak istiyorum hatıraları…

Gündüzleri gezerek çocuklarımızı eşlerimizi de katarak eğlenip gezerken geceleri de onlar uyurken kendimize ayırdık tüm zamanı sabaha az kala uyuduk hiç istemeyerek, hiç doyamayarak birbirimize…

Her şeyden konuştuk, çocuklardan, eşlerden, üniversite yıllarımızdan… Bitmesin istedik ama kum saatinin kumları gibi geçiyordu hain zaman…

Yine nasıl geçti anlamadık, yine tadı damağımızda kaldı… Bir sonraki buluşmayı özlemle bekliyorum şimdiden…
30 Nisan gecesi gelen misafirlerimle 1 Mayıs Cuma günü Nazarköy’e gittik. Daha önce yazmıştım burayı pek bi değişiklik yok en önemli değişiklik kapanan birçok boncuk atölyesi… Önceki yazımı okumak için bir tık buraya

2 Mayıs Cumartesi günü en çok gitmek istediğim Urla Enginar Festivaline maalesef gidemedim. Nedeni aşırı kalabalıktan sıkılan kocalar ve aşırı kalabalıkta baş etmekte zorlanacağımız bebelerimiz. Urla’nın içine girdik festival alanını gördük ve kaçtık… Ama Balıklıova – Mordoğan – Karaburun turu yaptık. Daha önce gitmiştim yazmıştım bir şeyler isterseniz burayı bi tıklayın.

3 Mayıs için de planlarım olmasına rağmen dostlarım o gün öğleden sonra dönecekleri için evde zaman geçirmeyi tercih ettik.

En çok fotoğraf makinemi kullandığım zamanlar bunlar…

Bekle ki geçsin şimdi bir sene…

Üniversite arkadaşlarımla daha önceki geleneksel buluşmalarımızdan diğer yazılar…

1- https://sukriyekorkmaz.wordpress.com/2011/12/21/dostluk-guzel-sey/

2- https://sukriyekorkmaz.wordpress.com/2012/06/19/dostluk-guzel-sey-2/

3- https://sukriyekorkmaz.wordpress.com/2012/06/19/dostluk-guzel-sey-2/

 

 

 

Alaçatı Ot Festivali

Alaçatı Ot Festivali

ot1k

Egeli olmak demek çoğu kimsenin tanımadığı bilmediği otları, sebzeleri bilip bayıla bayıla yemek demektir. Ve bence sebze ve ot, et ile karışmamalıdır. Bir kere, et ettir, ot ottur ve öyle de kalmalıdır. Bazı istisnalar vardır bununla ilgili benim de yakıştırdığım. Mesela arapsaçı kuzu etiyle bir arada olabilir, kereviz ve enginar da etle fena olmuyor. Ama o kadar. Kıymayı dolmanın sarmanın, böreğin içinde hiç sevmem mesela. Kıymaysa köftedir o, et ise de ızgara, kavurma…

Geçtiğimiz hafta sonu Alaçatı’da 6.’sı düzenlenen Ot Festivaline gittik. Ot ve ottan yapılmış yemeklerin cennetine düştüm, otlu el açması börekler, sarmalar, enginarın türlü türlü lezzetleri, kabaklı kekler, havuçlu muffinler ve daha neler neler…

Canımın çektiklerinden aldım yedim ama yiyemediklerimde aklım kaldı. Bende bazılarını fotoğrafladım.

Yalnız bu otlar sadece Ege’de sevilmiyormuş, çünkü Ege dışından çok fazla ziyaretçisi vardı Festivalin. Habercilerin, yemek gurmelerinin, TV programcılarının katılımı yüksekti. Bu bakımdan sosyetik bir festival de diyebiliriz. Bu ilgi konumu itibariyle gösterilmiş olabilir. Malum yazları sosyetenin, şehir dışından gelenlerin gözdesi Alaçatı. Mis gibi denizi, rüzgârı, otantik sokakları ile de bu ilgiyi hak ediyor.

Bu sayede uzun bir aradan sonra Fotoğraf makinemle fotoğraf çekme imkânı buldum daha doğrusu imkânları zorladım demeliyim. Sağolsun eşim üzerimdeki yükün çoğunu almış da olsa iki çocukla fotoğrafçılık çok zor. Hava şartları yüzünden bi mont giydirdik bi çıkardık yelekle bıraktık arada yelekle sıcakladılar onu çıkardık falan derken ellerimizde bi yığın mont, çanta ile dolaştık kalabalık Alaçatı sokaklarında. E acıkanı, susayanı, tuvaleti geleni derken düşünün artık halimi. Aşağıda çekebildiğim fotoğrafları sunuyorum izlerken bu zor şartları göz önünde bulundurun diye anlattım 😉

ot33k  ot2k ot3k ot4k ot5k ot6k ot7k ot8k  ot10k ot11k ot12k ot13k ot14k  ot19k ot20k ot22k ot23k ot24k   ot29k ot30k ot31k ot32k

Ekmek Sevgiydi

Ekmek neydi? Ekmek iyilikti, dostluktu, ekmek emekti…

Son zamanlarda uykularımda bile doğal yaşam, organik havuç, köy ekmeği, köy tavuğu diye sayıklar oldum ben de çoğu yurdum annesi ve bireyi gibi. Sonum Canan Karatay’a benzeyecek ondan korkuyorum.

Allah’tan köyden geldim de çok da hayal değil benim için doğalına ulaşmak. Aldığımızın gerçekten köy yumurtası olup olmadığı endişesinden yakın zamanda kurtulduk. Artık köyde kocaman bir kümesimiz var hem de gerçekten özgürce dolaşan, annemin bahçeye ektiği şeyleri yiyip yiyip yumurtlayan tavuklarımız var. Hafta sonları gittiğimizde doldurup geliyoruz. Oh içim rahat! Çiğ süt olayında hala gelgitlerim var sadece yoğurt yapmakta kullanıyorum ve evet artık onları da kendi ineklerimizin sütünden yapıyorum.

Bir de ekmek olayı var ki en çok kafamı kurcalayanlardandı o da. Beyaz normal ekmeğe özellikle çocuklu hayata geçtikten sonra elim gitmiyordu zaten, tam tahıllı, çavdarlı, rüşeymli vs. inanılmaz çeşit var, onlar da ne kadar doğal, ne kadar gerçek bilmeden ve mecburen alıyorduk. Köyde artık annem de eskisi kadar ekmek yapmıyor, yaptığında ise o evi saran mis koku beni benden alıp çocukluğuma götürüyor. O zamanlar ekmeği yaptığı un bile kendi buğdayımızdandı. Çocukluğumda – nerdeyse iple çektiğimiz- ender zamanlarda ‘Pazar ekmeği’ (biz öyle derdik) alınırdı eve. Hep bir kıymet bilmezlik işte. 🙂

Şimdilerde çeşitli tarifler bakıyorum evde ekmek yapımıyla ilgili. Kuru mayalı bir tarif vermişti arkadaşım, o tarifi değişik unlarla deneyip lezzetli, mis kokulu ekmekler yaptım. Sonra ise daha da doğalının arayışı içine girdim, annemin yaptığı bizim oraların ekmekleri nohut mayasıyla oluyor, tadı çok güzel ama ekşi maya daha cazip geldi, çok duyuyorum bloglarda falan o yüzden ekşi mayalı tariflere bakarken buldum kendimi. Ekşi mayayı yapmak o kadar zor olmamalı derken arkadaşım Nuray bana ‘ben sana köyden getiririm ekşi maya’ dedi. İşte o zaman heyecanlı bir bekleyişe girdim. Ve sonra beklenen an geldiiii. Yaptım çok güzel, yemeye, bakmaya kıyamadığım ekmeklerim oldu.

Ekşi mayalı ekmek şimdiye kadar yaptığım ekmeklerin yanında öncelikle daha gerçek. Kabuğu, rengi, kokusu nasıl desem, anlatılmaz yaşanır ki bu. Kokusu hala burnumda 🙂

Dün gece yine ekşi mayalı ekmek yapıyorum, bunun için ön hazırlık olan mayayı, unu, suyu az bir miktar karıştırıp ürgürmesini hazırladım. Sabah da işte hamurun içine karıştıracağım yoğuracağım falan ben de nasıl bir heyecan cereyan ettiyse sabaha karşı 4.30’da uyandım. Geçtim hamurun başına… Abarttığımı düşünebil  irsiniz ama durum bu.

İnanılmaz haz veriyor bana böyle şeyler. Aileme iyilik yaptığımı düşünüyorum, vicdanım biraz daha rahat, ayrıca sanki büyük bir iş başarmışçasına gururlanıyorum kendimle. İyi hissettiriyor uykusuzluk falan sorun olmuyor o zaman da. Eve yayılan o koku sevginin, iyiliğin, emeğin kokusu bence… Hep sürsün istiyorum…

10259803_789392304477923_2086103658279696695_n11054409_817351325015354_2401550921859449815_n11046948_817351341682019_1662747564533603473_n

Affettim…

Unutmalı mı? Unutmamalı mı? Affetmeli mi? Affetmemeli mi?

Bize yapılan kötülükleri diyorum unutmalı mı, unutmamalı mı? Yazmalı mı bir kenara, aman sende deyip geçmeli mi? Bizi üzen insanları, haksızlık yapanları affetmeli mi?

Unutmak istemediğim güzellikler, iyilikler olduğu gibi kötülükler de var bana yapılan, hak etmediğime inanmadığım. ‘Unutma bunu’ diyorum kendime ‘unutma!’ Sanki ne yapacaksam, ne karşısına geçip hakaret edebilirim ne de iki yumruk sallayıp ağzını burnunu dağıtabilirim. Sadece bir ağırlık olup kalıyor işte, gönül yorgunluğu oluyor ancak.

Bazen ister istemez unutuyoruz, öyle şeyler yaşıyoruz ki öyle darbeler alıyoruz hayatta, kısa bir süre önce geçmez dediğimiz acıları un ufak ediveren… İyi ki unutmak diye bir şey var yoksa zaten çekilmez bu hayat…

Bazen kolay olmuyor bizi yaralayanları, bize zarar verenleri affedebilmek. Ben kısa bir süre önce geçmişimden bir yük gibi bir yara gibi ruhumda taşıdığım bazı insanlara özgürlüklerini verdim, yani koyverdim gitti… Affettim, buna kendimde şaşırarak. Ve bunca zaman boş yere içimde bir yerde onların ağırlığını taşımış olduğuma üzülerek bunun farkına vararak affettim. Sadece kendime eziyet etmişim, gereksiz taşımışım içimde, attım rahatladım, hafifledim, dinlendim… Bu iyilik en çok benim için en az da affettiklerim için… Onlar da kendilerini affedebilir umarım.

Haydi selametle…

hatçe13

Özgecanımız Yandı

Üniversiteyi kazandığımda sevindim sevinmesine ama babamı düşünüp tepkisinden de çekindim. Babam İzmir’de bir yer olursa gönderirim diyordu hep, ama olmamıştı Edirne çıkmıştı. Arkadaşımda kalmama bile izin vermeyen babama bunu korkarak söylediğimde onun içinde nasıl fırtınalar koptu kim bilir ama bana ‘olsun kızım’ dedi, ‘ben sana güveniyorum…’ O zamanlar güldüğüm, komik bi bahane olarak düşündüğüm cümle ‘sana güveniyorum ama çevreye güvenmiyorum.’ Şimdi düşünüyorum da haklıymış meğer şans eseri sağ salim dönmüşüz.

Nereye baksam Özgecan var. Aklımdan çıkmıyor. Aşağılık katilinin anlattıkları var bir de. Uykularım kaçıyor. Aklım almıyor caniliğin vahşetin bu kadarına, yüreğim kaldırmıyor ama okuyorum sürekli Özgecanı okuyorum. Okudukça acım katlanıyor. Gözyaşlarım durmuyor. Özgecan dünya güzeli, hassas, ince ruhu fotoğraflarından belli… Bir annenin kuzusu… Annesinin babasının göz nuru…

Benim kızlarım nasıl gözümün nuruysa canımın ta içiyse öyle. Meriç şu an sekiz yaşında, on yıl sonrasını düşünüyorum, bana benden uzakta bir üniversite hayatı yaşayacağını haber verdiğinde ben ne yapacağım… Buruk bir sevinç mi olacak yaşadığım, korku mu olacak asıl hissettiğim. Peşinden gidebilecek miyim? Gitsem de onu koruyabilecek miyim? Zaten evhamlıydım artık paranoyak oldum. Nasıl olmayayım. İnsanlara güvenimi yitirdim, adalete güvenim kalmadı.

Sevgiyle büyüttüğün, üniversiteyi kazandığında gururlandığın kızın sırf dolmuşta tek başına kaldığı eve dönmek istediği için, canice hunharca işkence edilip öldürüldü. Diyelim ki idam edildi bu caniler, diyelim ki linç edildi, ya da diyelim ki ‘sen annesin en çok senin hakkın bu caniye cezasını vermek, istediğin gibi öldür’ dedi gözlerinden sakındıkları kızları geri gelecek mi? –hayır. Belki bir nebze yürekleri soğuyacak…

Anne yüreği ‘Silahla vursalardı, çok canı yanmıştır…’ demiş. Ne söylenir bunun üstüne. Kelimeler boş. Yaşanılan acı gerçek.

Özgecanımız yandı, ne olur başka canlar yanmasın, Allah kimseyi evlat acısıyla sınamasın… Çok üzgünüm çok…

ozgecan-aslan-2

Yokluğunuzda…

Blog dünyasından ayrı kalmak hiç iyi olmadı. Ne çok sevdiğim blogger arkadaşlarımın bloglarını okuyabiliyorum ne de kendim iki satır yazdığımda rahatladığım, mutlu olduğum bloguma girebiliyorum.

Daha önce bahsetmiştim bloglar işyerimde sakıncalı bulundu diye…

Bu arada iyi – kötü ‘bunu bloguma mutlaka yazmalıyım’ dediğim şeyler yaşadım, üzerinden zaman geçince yazma hevesimin kaçtığı şeyler…

Yokluğunuzda çok kitap okudum… (ama gerçekten okudum şarkı söylemiyorum.) Kitap okumayı o kadar çok severken uzun süre kitap okuyamadığımı fark ettim üzüldüm. Kürk Mantolu Madonna’yı neden bu kadar geç okuduğuma kızdım mesela. Bir de gizli gizli Meriç’e aldığım Küçük Prens’i okudum ne kadar özlemişim, umarım o da benim kadar keyif alır…

Her kitap büyülü bir dünya… Bir kitap bittiğinde bir süre damağımda kalan tadı özümsemeye çalışıyorum, hemen kaldıramıyorum önümden bir aşk yaşıyorum onunla, hemen kaldırıp rafa koyarsam sadakatsiz bir okuyucu olmaktan korkuyorum… Ama çok da uzun sürmüyor yeni kitaba başlamak için içimde yeni bir iştah duyuyorum. Kitap okumaya uzun aralar vermemem lazımmış meğer…

Daha sık görüşmek dileğim…

Bu arada siz Bir Sevgililer Günü Anısı başlıklı yazımı okumuş muydunuz? Okumadıysan tıkla 😉

Kutlu olsun o zaman 🙂

Yokluğunuzda çekilen fotoğraflardan…

1958375_800321530051667_5699867024929491627_n 10968548_804650802952073_5988399373026421276_n 1972273_799880846762402_2127932167235828_n 10292452_801755473241606_7868232649506697213_n 10353630_800321493385004_7870226606991591438_n 10384281_796522413764912_8967974521659096648_n 10407938_796522517098235_1779384271708716724_n 10409695_801735506576936_2885893539536816800_n 10412003_801756846574802_1811658052395539079_n 10488362_803474383069715_3571436098196224968_n 10947271_800320710051749_1821839761621809267_n 10952145_800320840051736_9030627686864824452_n 10952871_800320726718414_3123938752560032483_n 10955338_798818236868663_6753185917315577890_n 10919012_786954444721709_5727536182235185423_n 10259803_789392304477923_2086103658279696695_n 10898163_787412791342541_3761234028589956868_n


Sevgi Kelebeği Ekin

Bir tuvalet sohbeti sırasında;

 Ekin: Anne beni çeviyo mucun?

Anne: Evet kızım seni çok seviyorum.

Ekin: Anne Meriç’i çeviyo mucun?

Anne: Evet kızım ablanı çok seviyorum.

Ekin: Anne babamı çeviyo mucun?

Anne: Evet kızım babanı çok seviyorum.

Ekin: Anne Ela’yı çeviyo mucun?

….. tuvaletin uzunluğuna göre uzayan bir sohbet bu J

 

***

 

Ekin anneyi kızdırmıştır hem de zevkle, şimdi hasar tespit zamanıdır.

 

Ekin: Anne kıjdın mı banaaaa?

Anne: Evet kızdım!

Ekin: (dudağını büzüştürerek)Anne kıjmaaa ben çeni çoook çeviyom…

 

 *****

Ablasının kalemini, oyuncağını alan Ekin’e;

Meriç: Ekin kalemimi – veya oyuncağımı- verir misin?

Ekin: Hayır bu benim!

Meriç: Hayır benim verir misin?!

Ekin: (suratını gayet şirinleştirerek) Meriç kıjma, ben çeni çok çeviyom.

 

Böyle bi sevgi kelebeği bu aralar 🙂

 Resim 1557_filtered

Çocuk Hakkı – Çocuk Haklı

Sürekli ‘daha dün gibi’ dediğimi fark ettim, peki neydi benim zamanla alıp veremediğim…

 Yeni yıl gelmişcesine süslenmiş yine sokaklar, alışveriş merkezleri, ben zamanı durdurmaya, yavaşlatmaya çalıştıkça bu yeniye olan heyecanı anlamıyorum.

 Son zamanlarda bloguma da giremiyorum, iş yerinde wordpress sakıncalı siteler arasına girdi, evde malum iki bebe ile ilhamın gelmesini beklemek hayli olasılıksız.

 Geçen Facebook sayfamda Çocuk Hakları Günü dolayısıyla paylaştığım yazı çok düşündürdü beni ‘Çocuğun en temel hakkı, çocuk olma hakkıdır’ yazıyordu. Meriç’i düşündüm, zaten sık sık düşünüyorum, onun gibi hayalperest, oyun oynarken kendini kaybeden bir çocuğu saatlerce ödev yapmaya mahkum etmenin haksızlık olduğunu düşündüm. Haksızlık evet ama bir yandan da buna mecbur hatta bunun yanında çok şeye daha da mecbur yine maalesef.

 Bu yıl İngilizce kursuna başladı, geçen yıl da başlamıştı da bırakmıştık sıkılınca, bu yıl ‘alsa iyi olur’ dedi sınıf öğretmeni ‘İngilizce önemli’. E bana göre de Matematik dersi önemli. İnternetten eğlenceli matematik testleri falan alıyorum, eğlenceli olursa sıkılmayacak sanki. Meriç sıkıntıya gelemeyen bir çocuk, geniş zamanları seven, geniş oyun zamanı, geniş yemek zamanı, geniş kitap okuma, geniş resim yapma… Bunlara zaman kalsın diye de sıkıştırılmış ödev zamanı ayarlıyor kendince. Nasıl mı? Yazısı okunmayacak kadar kötü oluyor mesela biran önce bitsin telaşıyla, isteksizliğiyle yaptığı için. Problemlerin çözümleri de öyle alakasız sonuçlar. Ben sinirden deliye dönmüşken de ‘ben daha önemliyim, ödev değil’ deyiveriyor. ‘Tabi ki’ diyorum ‘sen önemlisin’.

 Düşünüyorum daha minnacık, kıyamıyorum ama ‘sen her şeyden önemlisin boş ver kızım ödevini yapmayıver bugünde’ de diyemiyorum. Çünkü tutarsız davranmış olacağım bu kez de. Arkadaşlar anlatıyor kendi çocuklarını, okuldan gelir gelmez ödevinin başına geçen de var Meriç gibi yapan da ödevinin başına geçip mutsuz olan yani, aklı oyunda kalan… Kıyaslamıyorum ki kimseyle onu. O apayrı bir kişilik, bazen sinir harbi de yaşasak onun o kendine münhasır kişiliğine de hayal dünyasına da hayranım ki ben. Keşke diyorum hayat onun istediği gibi olsa. Mesela hayvanları çok seviyor ‘hayvan bakıcısı’ olacağım diyor, ‘veteriner ol’ diyorum, hayvan bakıcısı olmakta kararlı, o hayvanları sevgisiyle iyileştirecekmiş. Bunun için okumaya gerek yokmuş. Paranın pulun ehemmiyetinin olmadığı ne güzel yaşlar… 

 Çocuklarımızın çocuk olma hakkını maalesef erkenden kendi ellerimizle alıyoruz. Çocuklar ilkokuldan itibaren o sınav senin bu sınav da senin bir yarışın, koşturmacanın içinde buluveriyorlar kendilerini. Açıkcası ara ara tökezlediğim bu koşturmacanın içine, zamanın, sistemin acımasız çarkına çocuklarımı da katmak istemezdim. Çocuk çocuk olmalı derken çok ciddiyim ama bu çarkın dışına nasıl çıkılır bilmiyorum. Erkin Koray örneği var evet ama o da pişmanmış kızını okula göndermediğine baksanıza.

 

Akşam olsun da kızlarıma kavuşayım diye beklerken bu ödevler, sınavlar bize fazla geliyor…

 meriç

 

Ekin ile İki Yıl

Ekin’im…

Sen gelmeden önce çok kitap okudum. Artık kendimi daha deneyimli hissediyordum bebek bakımı konusunda ama olsun, hiç uyku problemi yaşamayalım, hiç emzirme, yemek sorunumuz olmasın istedim. Öncelikle daha rahat bir anne olmaya kararlıydım bu kez. İşte hamile olduğumu öğrenmem, kalp atışlarını duymamla Tracy, Ferber, mahallenin mutlu bebeği vb. uzmanların kapılarını tıklamış anlattıkları yöntemleri harmanlamış ama artık iyice kafası karışmış bir anneydim.

Bu yüzden gardımı aldım bekliyorum diyemedim, daha çok endişeliydim ve endişelendiğim tek şey de uyku problemi, yemek problemi vs. değildi. İki çocuklu hayatın bize yaşatacaklarına dair endişelerim vardı. Tabi ki biricik ablanın tepkilerini, aranızın nasıl olacağını da dert ediyordum. Açıkçası ablanı öyle çok seviyordum ki seni de onu sevdiğim kadar sevebilecek miydim hiç bilmiyordum bunu da merak ediyordum.

Ve sonra sen geldin, nasıl güzel bir bebektin daha ilk bakışta sevilmeyecek gibi değildin hani, o an aşık oldum, hayran kaldım, seni o an çok sevdim çok, ablanı sevdiğim kadar hem de…

Ne uyku problemi ne emzirme, ne o ne bu. Hırçın bir nehirden sonra dalgasız bir denizde keyifte gibiydim adeta. Ya ben baya tecrübelenmiştim ya da sen gerçekten sorunsuz bir bebektin. İki yaşını bitirmeden yaz başında yine çeşitli uzman görüşleri, blogcu annelerin görüşlerini harmanlayıp iyi bir Tuvalet Eğitimi vermeye niyetlenmişken, sen açıkça ‘ben daha hazır değilim’ mesajını verince (hani şu eline kakanı aldığın) bırakmıştım bende. Yaz sonunda tekrar denediğimizde ise şaşırtıcı derecede hızlı bir şekilde beze veda ettik. Yine bütün yöntemler elimizde patladı.

Boyun ve kilondan pek belli olmasa da konuşmanı duyan daha büyük olduğunu sanır. Her şeyi anlıyor, cevap veriyorsun, şarkılar söylüyorsun… Müziğe bayılıyorsun, sen kulağını vermiş müzik dinlerken rahatsız edilmekten hiç hoşlanmıyorsun… Bir de ablanla kardeş kavgalarınız var ki evlere şenlik 🙂

Ablan bu ara çok meşgul, sana doğum günü partisi hazırlıyor, ihtiyaç listesi, davetli listesi, davetiyeler…Belki arada kızıyor falan ama o da seni çok seviyor merak etme.

Ekin’im canım kızım, iyi ki doğdun, iyi ki bizimlesin, hep birlikte nice mutlu yıllarımız olsun… Seni çok seviyoruz…Annen – Baban – Ablan…

EKİN5EKİN1K